Perşembe, Aralık 31

Bu Dutluk



Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Evropa'ya bir at ziki gibi uzanan bu dutluk ve üzerinde kelebek gibi duran bizler.

Dayak yiyerek büyümüş oğlanlardan, kukusundan utanan kızlardan oluşan bir toplum.

Engin Ardıç'ın koca götüne çatı-pencere çizsen daha güzel olacak olan taşra şehirleri.

Bozkırlar, boş topraklar.

Sportif Japon arabaları gibi "kaçan" güzel-adaletli-özgür-müreffeh-mamur-mutlu ve saire bir hayat ütopyaları, yutkunmalar, öykünmeler.

"Onlara" verilen fırsatlar bize verilmedi ki.

Hep başkalarına, sonra kendilerine suç bulmalar.

Suçsuz kavruk yığınlar.

Tek eğlenceleri bir bardak bayat çay eşliğinde iktidar yalanları sıkmak olan -karısını tatminden aciz- zavallı insanlar.

Bir avuç kodaman ve koca bir "devlet" heyulasıyla birlikte.

Türkiye diyorlar, bu dutluk bizim.

...

Perşembe, Aralık 24

Sikindirik Kavramlar

Tanımları yapılarak farkları ortaya konabilmekle birlikte, esas olarak muhasebeleştirildikleri yerlerden [maliyetler bilançoda varlıklarda, giderler gelir tablosunda, harcamalar ise fon akım tabolarında] de anlaşılacağı gibi, temel fark maliyetin - değer YARATMAMASIDIR. Hatta gider için maliyetin tüketilen kısmı dersek, fark daha iyi anlaşılabilir. Bkz. dönem gideri, giderleştirme, maliyet unsurları, değerleme vs. Misal kredi kartı ile alışveriş maliyet de olabilir, gider de, harcama da...


Zamanında bir paçavraya karalamış olduğum şu saçmalık, bütün bir insan türü olarak ne geyik işlerle uğraşmaya memur bulunduğumuzun yeterli bir ispatı olsa gerek.

Misal "bütçe," nedir ulan bütçe?!

Bir üçem maygıros mağazacısına sorsanız, "Sorma aga ya, ayın kapanmasına şu kadar gün kaldı, daha yüzde atmıştayız amına koyim, bi trilyon iki yüz bütçe verdi pezevenk, al tuttur. Üç aylığı tuttursak bari de prim alsak, sıçtık yoksa. Mecbur ediyolar mal basmaya, sonra yok yasak masak, karlılık falan. Hassiktir." diyecektir. Anlaşıldığı üzere bütçe, hedeftir onun için.

Bir firmacıya sorsanız -hızlı tüketim için konuşuyorum- "Sorma müdür, geçen az daha patlatıyoduk bütçeyi, ovırsıpent olayazdım hacı." diyecek, firma muhabbeti geçerse "Şimdi pienci'de emesenpi'nin (namı diğer kategori, pazarlama) ağzına bakarsın. Lever'de havuz bütçe var, kaydırmalı falan, oynayabiliyosun. Henkel'de her bok sende. Lakin sıçma olasılığı haliyle yüksek." geyiğine kadar gider bu bütçe olayı. Ulaşılmaya çalışılan değil, elde edilen ve kullanılan birşey manasında.

Gidip bilmemne holding'in (una değer katıyorlarmış) finans departmanında çalışan bizim Fatih'e sorsanız, o kimbilir neler anlatır "bütçe"den anladığıyla ilgili.

Tüm bu zırvalar bizim daha sönük hayatlar yaşamamız için olmasın lan? Doğanın, hayatın, kendisinin daha az farkında itaat-tüketim-ölüm varlığı değil miyiz alayımız. Konuş yaz dur, hepsi boş. Bir Yılmaz Özdil yazısı kadar, neredeyse. Bir avuç dolar için tüm şebekliğimiz.

Ben çocuk yapma işinde kariyer yapmak istiyorum.

...

Nagarjuna Bir Hırsıza Engel Oldu

-- 2. YY / HİNDİSTAN --

Budist düşünür Nagarjuna, Dünya'yı değilleme mantığıyla anlıyor. Dünyayı anlama, yorumlama ve varlığın gizini çözme girişimlerinin zorunlu olarak sınırlarla karşılaşacağını söyleyen filozofa göre eşya boş. Ona göre bilge kişi, varlıkla ilgili olarak var mı yok mu sorusuna takılmadan, "ne var, ne yok" demek yerine her şeye tepeden bakmalı. Nagarjuna bu yüzden de tartışmayı gereksiz buluyor.

Nagarjuna, geçtiğimiz günlerde kendisine gelen hırsızı hırsızlıktan vazgeçirdi. Hırsıza "Neden korkuyorsun? Kim senin hırsızlığından bahsedecek ki?" diyen Budist düşünür, "Ama ne zaman bir keşişe, dindar bir rahibe veya dini bütün bir azize gitsem, hep bana 'önce çalmayı bırak' derler." cevabını aldı. "O zaman sen hırsızlara gitmiş olmalısın; yoksa neden? Niçin umursasınlar ki? Benim umurumda değil." diyen düşünür sözlerini şöyle sürdürdü: "Şimdi gidip ne istiyorsan onu yapabilirsin. Yalnızca bir koşula uyman gerekiyor: farkında ol! Git bir eve gir, bir şeyler al, çal... Ne istersen yap; bu beni ilgilendirmiyor, ben bir hırsız değilim. Ama tam farkındalıkla yap."

Bu konuşmadan üç hafta sonra geri gelen Hırsız: "Siz bana oyun oynadınız çünkü eğer farkında olursam çalamıyorum. Çalarsam farkındalık yok oluyor. Güç durumdayım." diyerek hırsızlığı bıraktığını açıkladı.

...

Pazar, Aralık 20

Ağzını Burnunu Gırarım


Ben de çocukluğumdaki Kung-fu / Boks / Muay-thai ve sair en bi proleter / amele yanığı sporlarına olan içgüdüsel ilgimi lümpen filmlere ve estirilen dandirik modalara bağlı zannederdim. Genel ve dolayısıyla bayağı bir şiddet eğilimi ve kaba bir zevk diye aşağılar, raki / ivan drago / tong-po modlarımı elit kişiliğime (!) hakaret sayar, kendimi küçümser ve kendimden utanırdım.

Meğer esas motivasyonum başkaymış. Şimdi gururla haykırabilirim dört kişiye kadar kemik kırabildiğimi.

Alırım sokaklarınızı bak, akıllı olun lan itaatkar kitleler.

...

Cumartesi, Aralık 19

Güzel Kadının Dayanılmaz Hafifliği

...

Güzel kadınlar.

Doğuştan gelen bu artıyı hayatın her alanında kullanacaklardır.

Ne kadar farkında değilim mavalı okumaya çalışıyorsanız, o kadar farkındasınızdır.

Eşitlik mavraları bu noktada sik gibi kalır.

Güzel kadın diğerlerinden ayrılır.

Herhangi bir toplulukta diğer kadınlar bile ilgi toplamak için güzel kadını kullanır.

Güzel kadın fark yaratır.

İlla cima etmeniz gerekmez.

Anarşizm gibi vermesi gerekmez, kapitalizm gibi göstermesi yeter.

Bir sabah bir akşam gö(tü)rüverem diye nicelerini nice okumuş-zeki-kültürlü-lakin-kesekağıdı bacılarımıza tercih etmiştir eli-sikinde-ezik-yönetici-bozuntularınız.

Kimilerine hunharca kıyılmıştır sonra siz onu yemez-içmez-sıçmaz-düzüşmez insanötesi zannederken.

Yine de insan ötesidir onlar elde edilmedikçe sizin tarafınızdan.

Güzel kadın candır, kim ne derse desin.

O kısacık an, o kadın -hayatınızın kadını- hayatınızdır, sonra dönersiniz kendi kalabalık yalnızlığınıza.

...

Yugoslav kökenliymiş.
Sütyen giymemiş.
Boğaziçi mezunu.
Satış direktörü denen götveren, kendine asistan diye almış.
Toplantıda karşımda oturuyordu.
Dengeli bir göğüs dekoltesi.
Bir ara kalktı.
Eğildi ve...
Bu yazıyı yazmak zorunda kaldım.
Kıyamadım.

Kimin Parası


Bordrolusu bulunduğum iri distribütörün hem ortağı hemi de vays prezidıntı olan şahsın; "buranın ağası benim, hepiniz taşşağımı yalayın" egosuyla dolaşan satış direktörüne kurduğu -onun da bölge müdürüne ağır hakaretli ses tonları ekleyerek aktardığı-, tahsilat ve açık hesaplar konusunda piyasadaki vadesi geçmiş alacaklarla ilgili -birazdan dile getireceğim- veciz cümle beni buraya kusmaya iten yegane suçlusudur bugünün.

Cümlede yatan "patron bakışı" düzlüğünü geçelim bir. Altında bulacağınız basit sorgu, bu basit sorunun kendisi, öznesi, sizi içinde bulunduğunuz sisteme dair içinden çıkılmaz sorgulamalara itecek, itmeli.

Siklerinin keyfine çalışmazken bunca adam, işsizlik sopasının, eşlerinin, çocuklarının zoruyla, kusmuklarını, salyalarını, ego tatminlerini efendilerinin temizlerlerken saygıyla; kimisi kariyer yaptığını, kendini geliştirdiğini falan düşünedursun, stresleri, rekabetleri, baskıları hayat enerjilerini sömürürken, emeklerinin amına koyulurken meta-değer-piyasa çukurlarında, paraya itibar - zengine sövme / zengin olma isteği çelişkisi - bencillik vs. "insan faktörü" çıkmazlarında kaçarken ütopik kümülatif mutluluk -anarşizm- fırsatları... ben bir kez daha farkına vardım ki çalışmak zorunda olmayan patronun -orospu- çocuğu daha lüküs arabalara karı atsın, yiyeceği mirasa daha fazla zilyon dolarlar eklensin, köleliğimiz en içinden çıkılmaz çıkmazlarla pekişsin ve ben de bunu iyice içselleştirip normalleştireyim diye çalışmak zorundayım. Çalışayım ki daha düzgün bir KÖLE olayım, esnaftüccarpatron efendilerim daha bir kötü İçAnadolukabası ağızlarıyla sohbet lütuflarında bulunarak kafamı okşasınlar, taşşaklarını öperek havlayayım sadakatimi. Kravatımı daha sıkı bağlamalıyım.

Koçyiğitler üç kuruş maaşa tır kamyon yüklerken, biz satıcı bozuntuları beş kuruş maaş/prim havucuna kendimizi adam sanaduralım, ekmek kavgamız Amarikan şirketinin ürünlerini bölünmezcennetvatanımız'da en bir çok fazla hayvan satmak ve dağıtmak, zerre bi sikim üretmeden Çorum burjuvası patronumuzun kesesini şu sikiküçüncüdünyaülkesi'nin ilk yüz kesesi arasına sokmak olsun. Andlar içelim başarımıza dair. En ufak pürüzde küfrün kallavisini yediğimizde, onlara daha fazla nasıl layık olabilirizin derdine daha fazla yanmamız gerektiğini zinhar aklımızdan çıkarmayalım. Kızalım kendimize. Devletimize ve şirketimize sahip çıkalım.

Fırçamızı yiyip oturalım.

"Ulan siz kimin parasını hangi hakla piyasada bu kadar vadeyle tutuyorsunuz ha?!"

...

Pazartesi, Aralık 14

Bugünlerde Bir Kez Daha İzlenmeli


Ve ağlanmalı, anlanmalı.
...

Bi Bok Değilsin

...

"Kimsenin benimle ilgilenmediğini anladığım zaman 16 yaşındaydım. Hayatımda ilk kez bir şeyi doğru anlamıştım. İnan bana seninle de ilgilenmiyorlar. Başına gelenler sana ceza ya da ödül olsun diye değil. Hepimiz öleceğiz ve cehenneme gideceğiz. İskender dünyayı aldı ve şimdi tek hatırlanan gay olduğu. Marie Cruie laboratuarda çürüdü. Ne geliyor gözünün önüne firijit bir bakire, hayır aslında evliydi. Kimin umrunda ? Demeye çalıştığım da bu zaten. Bırak ansiklopediler senden bahsetmesin, popüler olma, 2150 yılında Google’da adın çıkmasın, üst geçide ismini yazmasınlar. Ah ne gam! Beş sene önce hayal ettiğin durumda mısın ? Ya da beş sene sonra hayallerin gerçek olur mu sence ? Önemsiz olduğunu kabullen, mızıldamayı bırak !"

Yeni izlemeye başladığım birinden çarptım. Meğer bütün dünya izliyormuş, ben yeni uyanmışım. Beğenmesem çarpmazdım.

...

Pazar, Aralık 13

İnsansız


"İnsan faktörü"nden dolayı arapsaçından hallice karmaşıklığa ulaşan işçi mevzuları düşüncelerinde boğulmaktansa; mekatroniğin, kontrol mühendisliğinin, PLC'nin, otomasyonun, hidroliğin, pnömatiğin ve envai çeşit mekanizasyonun gözüne vurup, cümle başında adı geçen faktörden mütevellit tüm bilinmeyen parametrelerden uzakta, mükemmel koşullarda -kimyacı ağzıyla NŞA- düşünerek fabrika tasarlamak; makineler ihanet etmez, seni sevmezler, saymazlar ama sikmeye de çalışmazlar diye düşünmek, onların arasında kendine yetmek hayali, ve bak eğitimsiz bir yığın olmama rağmen mühendislik terimleri içeren cümle kuruyorum avuntusu da cabası.

Otoriteye karşı hayaller kurarken, onun köpeği olmuş kitlelerden umudu kesip, kendi içine dönüp, dışardaki evrenden, o evreni oluşturan parçacıklar içindeki evrenlerden kelli bir evreni kendi içinde bulup, insan içinde default olarak, fabrika ayarı olarak yerleşik, her türlü manipülasyona açık vahşetleri fark edip, otorite, şiddet, itaat, acımasızlık, açgözlülük gibi sonu acı çelişkilere/çıkmazlara varan temellerden tiksinip kendini yemektense, herşeyi kabul edip, hiçbir şeye karışmayıp, bilgisayar programcısı olup bağımsız yaratmak, tasarlamak, "insan faktörü" olmaksızın, kimseye hükmedip kimsenin taşşağı altına girmeksizin, bilgisayara hükmetmek, emirlerini yaptırmak ve içindeki faşisti tatmin etmek, ne kadar zeki, yaratıcı ve yetenekliyim avuntusu da pakete dahil, güle güle kullan.

Can, canan anarşizm ütopyasının temelinde yatan "insan insanı yönetir mi a be gerizekalı!" argümanının kafanda "insan insanı siker mi amına koyim, eheh" geyiğine paralellik arz eden bir çaresizliğe bürünmesi. İnsanların yönetilmeyi istemesi, "sikmek" diye adlandırılan eylemin pek çok farklı anlamlara gelmesi. Al işte bir tane daha insan faktörü, insan çelişkisi.

İnsanın olduğu yerde Allah'ın emri olan ikiyüzlülük, ihanet, şiddet ve sair lanetlerin içinde, sonucu özgürlük ve adalete, oradan da insanların kendi dünyalarına göre mutluluklarına / hüzünlerine, nihayet kendi tercihlerine varan ve bireyi kutsayan limit fonksiyonunda, bencilliğin, rekabetin ve düşmanlığın sonsuza değil de sıfıra gitmesini istemek hayalperestliği, kümülatif mutluluğun ve iyiliğin imkansızlığı sendromu ve "ulan insan! senin doğanı, ikiliğini sikeyim!" tarzı küfürler.

Anarşizm rüyaları görürken, ütopyalar düşlerken, gerçekliğin iğrençliğinin şahitliğiyle, hayattaki, insandaki iyilik ve kötülüğün biraradalığı sırrında rencide olup, insana bakıp, insanlara bakıp, kendine bakıp, insan faktörüne lanet edip... ne yapıyorum, uyanıyorum, işe gidiyorum ve insan sıradanlığının en yalancılaştığı ve insan yalancılığının en sıradanlaştığı, en riyakar, en aşağılık halet olan ticaretle, o da maaş karşılığı uğraşıyor, üç senede üç iş üç şehir bohem yaşıyor, para biriktirme amaçsızlığında beş kuruş biriktirmeden ömür geçiriyor, genç ve azimli kardeşimden "ben senin gibi amaçsız değilim!" suçlamasına muhatap oluyor ve başkaca bi sik yapmıyorum.

Şu anda ne yapıyorum, "mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim!" diyen, yıllarca en suçlayıcı bakışlarla atıfta bulunulan şu klişenin sahibi olarak bu sözü söylerkenki dürüstlüğü, cesareti ve doğruluğu gözardı edilen amcamızın yaptığı gibi bir itirafname zırvalıyorum, çaresizliğimi haykırıyor, sonuca monuca da bağlamıyorum. Tek sebebi, tek sonucu, bu yazının o ilk iki kelimesinde söyledim çünkü.

...
Not: Bu yazı sabahın 05:50'sinde "geldi", o saatte kalkıp not aldım "malın önde gideni, bayrak taşıyanıyım, kesin unuturum," düşüncesiyle, aha işte sabah ilk iş, kustum klavyemle. İnsana sövüp duruyorum mütemadiyen ama bak ey sevgili iki elin parmakları adedince okurum, sana, insana ne kadar kıymet veriyorum!

Cuma, Aralık 11

Yazıklar Olsun Be, Yazıklar Olsun

Yo yo, öyle yorum-analiz falan yapacak değilim.

Bu ülkede konuşmanın bi sike yaramadığı artık ayan beyan, açık seçik ortada.

Umutlu olmak aptallığımızdı zaten belki de.

Devletin verdiği ne siyaseti ulan, dağa çıkın amına koyim, mesajına mı yanarsın, 2010'da parti kapattığımıza, siyaset yasakladığımıza mı, artacak şiddet çıkmazına mı, güç bela lafı edilen demokrasinin, getirilecek özgürlüklerin liderlik fetişizmlerine, provokatif eylemlere ve nihayet devletin "pozisyonu iyi görmesine" takılmasına mı...

Tek bir şey söylüyorum, onu da söyledim, bu nefret-tiksinti-umutsuzluk-hayalkırıklığı-yutkunma yazısının başlığında.

Bu rezilliğe "Oh be!" falan diyenlere ise söyleyecek söz dahi bulamıyorum.

...

Perşembe, Aralık 10

La Cause du peuple


"Kendisini yadsıya yadsıya, kendisine karşı savaşa savaşa, en ufak özsaygıyı reddede reddede, kişi olarak yitip gitmeyi ve tam anlamıyla öteki kişilerin hepsi olmayı başarmıştır. O, ister hayranlık ister kin duyarak olsun, kendisiyle özdeşleştikleri adamdır; çünkü onu kendi içlerinde görüp tanımaktadırlar. (...) Her birimiz onun isteklerini, parıltısını, yadsımalarını, inadını, düşsel düzeyde de olsa, içimizde görebiliriz. Her birimiz onun belirsizliklerini ve güçsüzlüğünü, hayırları perdeleyen evetlerini, nevrozları saklayan kanılarını, inanışlara ve şiddete dönüşen kararsızlıklarını bulabiliriz. Sartre yaşamın karmaşık devinimini yansıtır."

Bertholet

...

Cumartesi, Aralık 5

Allahına Kurban


"Loneliness has followed me my whole life, everywhere. In bars, in cars. Sidewalks, stores, everywhere. There's no escape. I'm God's lonely man."

Travis Bickle

...

Perşembe, Aralık 3

Yirmi Altı


Yalnız olduğunu hissedip derin nefes almak zorunda kaldığın zamanlarla, insanlardan kaçtığın zamanlar birbiriyle yarışıyor.

Hem hiçbir şeye vaktin yok hem sıkılırken duvarlar üstüne geliyor bazen.

Yalnızlıkta yalnız olmadığını anladığın güzel insanlar da buluyorsun nadiren.

Ve işte iki yıldır, hayatının neredeyse en boktan iki yılıdır, "25!" diye özetlediğin hayatın, hiç bir özelliğini fark etmediğin ama sanki çok özel olan şu güne de gelip çattı.

Gün aldığın bir büyük yaşı söyleme evresinden aşmış, doldurduğun bir küçük yaşı söyleme evresindesin, ve artık 25 diyemeyeceksin.

Gelen mesajlar falan var. Üşenmeyip arayanlar bile olacak.

Sen sanki kimseyi arıyor musun?

Kafandaki pusta ne yaparsan yap, hep "Ulan şu an ölsem bok yoluna gitmiş, hayatta hiçbir şey yapmamış bir hiç olarak ölmüş olucam," zıvanasıyla gezinmeye devam edeceksin.

Selim Işık'a da daha iki yıl var.

O iki yılı geç, yarının ne getireceğinden dahi habersizsin, aha, LP çalıyor lan, this is my December, this is my time of the year. Bi de ayaklarım donmasa...

Çok büyük adamsın ve güzel insansın aslında ama işte deterjan satıyor, bir bankada çalışıyor veya atkafası insan tiplerine sunum hazırlıyorsun.

Bi beş dakka herşeye ara verip, kaçınılmaz zevk aldığın yalnızlığınla banyoya gidiyor, aynaya bakıp en çakal Travis Bickle gülümsemenle "Doğum günün kutlu olsun lan!" diyorsun.

...
Ana fikir : Tutunamayanlar'ı okuyun. Taxi Driver'ı izleyin.

Cumartesi, Kasım 28

Medya Distopyası

...

O bir milyon insan, Kızılay'a yürüyerek tarihe geçtiler, bu yüzyıllık dutluğun Güneş Ülkesi'ne inkılabının kıvılcımı oldular.

Lakin bir tarih işçisi olarak gelecekten o günlere bakarken, utanç dolu sayfaları atlamamak mecburiyetindeyim.

Hürriyet ve fotokopileri, görmezden gelmeye, sulandırmaya çalışarak tükürdüler önce, sonra "topyekün savaş"a girişmeyi denemeler filan; kararlılığı görünce, Aydın Doğan'ın da soluğu Berlin'de almasıyla demokrasi havarisi kesilivererek "yılana bel kırdıracak" bir örnek daha sergilediler, yaladılar hastalıklı tükürüklerini.

Artık pijamayla karşılayabilecekleri, ana avrat küfredip enseye tokat göte parmak iş görecekleri, siklerinin keyfine göre indirip kaldırabilecekleri hükümetlerle oynadıkları iğrenç bir çıkar oyunu olmayacaktı bu ülkenin siyaseti.

Kalan 'merkez medya', birkaç ayrıkotu hariç, çoluk çocuğun hezeyanı diye baktılar sürece.

Solcu geçinen hastalar, Denizlerin "Ordu-Millet El Ele!" diye yürüdüklerini hatırlatarak, iğrenç bir militarizmle akılları sıra yurtseverlik kaşıyarak, dayanışmayı manipüle etmeye çalıştılar.

Dindar görünümlü eyyamcı iri basın, devlete isyanın zinhar günah ve kıyamet alameti olduğunu yazarak, ne olduğunu bilmeden ortaya çıkan "anarşizme" çattı. Dindarları itidale çağırdı.

Birlik ve beraberliğe, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne yine her zamankinden çok ihtiyacımız vardı.

Her türden Kamalist, sürece dış mihrakların ve içerdeki hainlerin, kısaca ezeli ve ebedi düşmanlarımızın planı gözüyle baktılar, işte Sevr tıkır tıkır işliyordu.

Cumhuriyet, Sözcü vs. gibilerine göre ortada bin türlü komplo vardı.

Oysa orada toplananlar, artık bunları yemeyecek kadar doluydular. İşsizdiler. Kardeşleri ölmüştü. Oğullarının eline bomba verilmişti. Gelecekleri çalınmıştı "irtica"dan. Amcaları gözaltında kaybedilmişti. Dayıları fail-i meçhule kurban verilmişti. Babaları işkence görmüştü. Kendileri cop yemiş, hakarete uğramış; küçümsenmişlerdi. Yıllardır ayan beyan meydana gelen olaylar, zekalarına, haklarına, özgürlüklerine küfür gibiydi.

Orada toplananlar arasında eşcinsellerin hakları için düzenledikleri eyleme katılan türbanlılar vardı. Dersim'i unutturmamak için eylem yapanlara destek olan Türkler vardı. "Artık çocuklar ölmesin!" diye PKK'lı çocuğu ölmüş annelerle buluşmaya giden şehit anneleri vardı. Güzelliği sokakta arayan anarşistler vardı.

Satışları iyice azalan gazetelere göre hepsi haindi.

Onlara tümden destek olan yegane gazetenin başlık rengi de, anlamlı bir şekilde "yeşil"di. Dolar yeşili veya Fettoş yeşili, ne fark eder?

...

"Mavi Ütopya"da umuda mavi dedim, burada cesaret ve aykırılığa yeşil. Gitgide "kırmızı"dan uzaklaşıyorum farkındaysanız. Hainleşiyorum muntazaman.

Mavi Ütopya


...

Dindarı, liberali, anarşisti, alevisi, solcusu, Kürd'ü ... tam 1 milyon demokrat, Kızılay'a yürüyünce, birkaç yıldır iki ileri bir geri illallah ettiren süreç şaşırtıcı biçimde zaferle noktalandı.

Ezilenler, birbirlerini suçlamayı, birbirini ortak tecavüzcülerinin önüne atmayı bırakıp omuz omuza verince, yılların propagandasından, yılların darbelerinden feleği şaşmış şaşkın ve yorgun kitleler, işçiler, köylüler, öğrenciler... tabularından soyunup, vicdanlarını önyargılarının üzerine koyup biraraya geldiler ve "bu ülkeden bi bok olmaz" ümitsizliğindekiler kocaman bir gülümsemeyle haksız çıktılar.

Herşey düşünüldüğünden çok daha kolay oldu. İnsanların, sivillerin, halkın el ele vermesi yetti. Cesaretin ödülü, zafer oldu. Kan emicilerin kanlı komploları, son çırpınışları olarak tarihin çöplüğünde yerini aldı.

Kaybeden medya patronları, cuntacılar, bürokratlar ve kalantorları şimdi kimse hatırlamıyor bile. Yunan meslektaşları gibi birer birer hapiste ölecekler.

Şimdi bu ülkenin insanları geleceğe bakıyor.

Kırmızı vahşetin yerini, umudun mavi rengi alıyor.

...

Cuma, Kasım 27

Eleştirel Günlük'ün Çığlığı

...

Günlerdir kendimi tutuyorum.

Şemdinli'de düştüğüm umutsuzluk, Dağlıca ve Aktütün'deki bulantı, Ergenekon İddianamesi'ndeki tiksinti, Darbe Günlükleri'ndeki kızgınlık, Lahika'daki nefret, Onur Öymen'in Dersim'indeki öfke... birleşerek Kafes'le beraber tarif edilmez yoğunluktaki sağlıksız bir ruh haletine, Taylan'ın da dediği gibi "bu ülke mutsuzluk cenneti" üzüntüsüne dönüştü.

Ensemizdeki yumruk katmerli.

Kulağıma eğilip "katsayı" deyin, Danıştay'ından nefretle girip, Kanadoğlu'ndan kusma isteğiyle çıkıyorum.

Günlerdir kendimi küfretmekten alıkoymaya çalışıyorum.

Merkez medya denen fosseptiğin piyonlarını okumamaya gayret ediyorum. Bulaşmak istemiyorum.

Buraya direkt küfür yazmak istemiyorum.

İzmir'deki tikilerin daş yok mu daş olayından feysbuk deliganlılarının kan-nefret hezeyanlarına, ayan beyan zekamıza küfreden siyaset-medya-bürokrasi erbaplarına, nefes alınan her yeri saran faşizme... o kadar çok şey var ki.

Ben öyle susuyorum.

Aydın Doğan'dan tiksiniyorum. Militaristlerden tiksiniyorum. O teğmene 9 yıl verenlerden tiksiniyorum. Yargıdan tiksiniyorum.

Bunun gideceği hiçbir yer yok, o yüzden susuyorum.

Eleştirel Günlük'ün çığlığını
paylaşıyor ve konuşmadan dinlemeye, yazmadan okumaya devam ediyorum.

...

Salı, Kasım 17

Mağlup


...

Oturdu ve önce bir anda gelen dinlenmişlik - rahatlık hissine sonra da sanki dinlendikçe artan yorgunluğuna kızarak önce rahatladı, sonra kaşlarını çattı.

Verdiği kararın arkasındaydı, eve kapandığı, küstüğü, o berbat birkaç ayı düşündü; yüzü yandı, uzattığı sakalları kesmek zorunda hissettiği için kendine bir kez daha kızdı.

"Haklıyım," dedi, "Lanet olsun!", "Allah kahretsin!" ...

Sonra, o yazar vurulduğunda, o gazete kapandığında basın özgürlüğü havarilerinin nasıl selam durduklarını hatırladı.

Sonra, televizyonların, gazetelerin nasıl görüntülü megafonlara, bildiri ve propaganda kağıtlarına dönüşüverdiğini hatırladı.

Sonra, demokrasi piyadesi siyasilerin, nasıl hizaya geldiklerini, en acısı, horlanan, hakarete uğrayan, onuru çiğnenen halkın nasıl kandığını, inandığını / oynadığını, döndüğünü hatırladı.

Kimse şerefine sahip çıkmamış, herkes gelene ağam gidene paşam itaat etmiş, yine aynı şey olmuş, kimse sokaklara çıkmamıştı.

Kolay zamanda çok çıkan sesler sus pus olmuştu.

Ülkeyi tanıyanlar, son yüz yılın tarihini bilenler için yabancı birşey yoktu.

Camdan dışarı baktı, otobüs hareket etmeye başlamıştı.

Ankara'ya son kez bakmak istedi, AŞTİ'den sorumlu tabura bağlı askerlerden birinin bıkkın bakışlarla şu son birkaç ayda sanki hiçbir şey olmamış gibi, puslu ve yağmurlu intihar havasına inat, arkadaşlarıyla şakalaştığını gördü.

Bir şekilde almayı başardığı izne baktı, bir şekilde "eski vilayet" Yunanistan'a kaçacaktı, bir şekilde Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı yazılı kağıdı ağzına götürdü, kusmak üzere olduğunu anladı.

...

Genç Başarı

...

Soğuğu iliklerime kadar hissediyor, fakat üşümüyorum.

Fiscal year, quarter, month, week derken, mevsimleri planlamayı unutmuşum.

Yine kış gelmiş benim bölgeye, hem de geçen seneye index basarak gelmiş.

Sanırım en baştan başlamalıyım.

O janjanlı irfan (!) yuvasında çift anadal yaparken döktüğüm saçlara özel kozmetik şampuanlar satmak için yüksek mühendis oldum.

Hiçbir yararı olmayan siyah bir sıvı üretip para basan şirkete geçtim.

Beş ay altı günlük "Ortadoğu gerçekleri" arasından sonra 'kariyerimde hızla yükselmeye' devam ettim.

Akciğer düşmanı tröstte bölge müdürlüğünden, ürettiği kremleri derisini yüzdüğü kedileri kullanarak deneyen tröstte kategori müdürlüğüne, oradan denizleri en çok kirleten firmanın "temizlik sektörü" ulusal satış müdürlüğüne, oradan da aynı firmanın Orta & Doğu Avrupa - Orta Doğu - Afrika müdürlüğüne geçtim.

Altımdan 34 farklı araba, her çeşitten insan -tüm anlamlarıyla- geçti.

Birkaç zamandır -nedensiz- hiçbir şey hissetmemeye, veya şimdiye kadar ne hissettiğimi sorgulamaya başladım.

Çevremdeki cenazeleri fark eder, çocukluğumu hatırlar, insanların yüzüne bakar oldum.

Annemi özledim. Umursar oldum.

Bu kadar yeter.

Şakağımda elimdeki metalin soğuğunu iliklerime kadar hissediyor, fakat üşümüyorum.

Artık umursamıyorum.

...

Selim Işık'a not: Hayatta tanıdığım tek dost sensin. Bir yaz günü annemlerin yazlığında seni okuduğum geceden beri beni hiç bırakmadın. Sen saflığını kaybetmediğinden tutunamadın. Ben başardım. Ama neyi başardığımı, neye tutunduğumu anlayamadım. Ve senden 20 yıl geç kaldım.

Kemal Kahraman, 48 yaşında.

Cuma, Kasım 13

Darbe Günlükleri... #1

...

Selam :)

Bu da benim sana ayrılırken hediyem olsun... İnsan kendi kaderini kendi yazar demiştin bir kez. Belki de haklıydın. Yaptığım her seçim, bugün burada olmamı sağladı. Tıpkı dün "yanında olmamı" sağladığı gibi. Bazen bazı şeyler söylenmez, yaşanır. Hayatta üstünde konuşulamayacak, kelimelerin yetersiz kalacağı şeyler de vardır. Bilirim...

Çocuğum :) Evet bi yerde çocuğum. Ama aptal bi çocuk değilim. Asla yanlış anlama. Çok büyük hikayelerim yok belki ama söyleyecek sözüm çok. Sadece nereden başlayacağımı bilmiyorum. Kendimi açmak istemeyişim değil bu, anlatamayacak oluşum belki. Şu gerçeği görmezden gelemem ama, hayatımda hiçbir kimse için -DAHA- keşke beni tanısaydı, keşke söyleyemediklerimi söyleyecek çok vaktim olsaydı diye düşünmedim.

Pişmanlıklarım olmaz benim, genelde ne geldiyse aklıma, içimde kalacağına dışımda olsun, yine üzülebilirim ama ileride bir gün neden diye sormayayım diye düşündüm. Bu noktada sana Ahmet'ten bahsetmeliyim. Bazı insanlar vardır, sevdiğini haykırmak istersin ama kaybedebileceğin şeyler korkutur seni, güveni, dostluğu, varlığı... Bir zaman -garip ama- yaşama sebebim oldu, kalktım buralara geldim de bu gücü nerden buldum kendimde, ben kimdim de... Ondan öğrendim. Mutlu olmayı ondan öğrendim. Dalga geçmeyi. Sadece varlığı için şükrettim, sadece bana kattığı sevgi için, yaşam için. Ama sonuçta bilirsin biraz da "kendinden yanadır yürek," acı çekeceğimi anladım. Kalktım geldim, daha güzel bi ifadeyle kaçtım, geldim :)

Ne bulacağımı sandım, ne umdum bilmem. Geldim, yalnızdım, kararımın arkasında ama huzursuzdum. Sonra Hakan çıktı karşıma... Dur biraz daha geri döneyim. Babama... Benim için dünyadaki en önemli varlığıma. Zeki bi adam, yetenekli, hem de her konuda, hayranlığım ilk etapta bundan kaynaklanır. Meslek lisesi okumuş, otelcilik turizm. Siyasi bi adam, solcu yani sizin deyiminizle komunist, ama sevmem bu kelimeyi... Emekçi demeyi tercih ediyorum. Aşçı benim babam. Pasif bi solcu değil. Anlayacağın çocukluğum bu kavganın içinde geçti. Evimizde saklananlar, tutuklananlar, türküler, marşlar, mitingler... Üniversiteye başlayacağı dönemde (nedense!) vazgeçmiş, mecburi hizmetinden de vazgeçerek gelmiş İstanbul'a, ailesinin yanına, iş aramış ve bulmuş, tabi babamın mesleğini merak ediyorsun şimdi, kapıcıydı babam, İstanbul'da, Kadıköy'de, Göztepe'de... Her simitçinin simitçi olmadığını öğretti dedim sana, babam bana! Çok insan saklandı bizde. Bizim evde, benim resimlerime baktığında sorduğun ve benim hapishanede dediğim adam örneğin, babamın arkadaşı, o da bizde kalanlardan...

Sever okumayı babam, belki Deniz'in odasını dolduracak kadar kitabı vardı. Ben ikinci sınıfa gidiyordum, bir gece polisin beni uyandırdığını biliyorum. Babamı aldılar, çok değil bir hafta gözaltı, örgüt olayları :) Tabi yok aslı astarı... Kitapların büyük kısmı, hem de zararsız bir kısmı amcam tarafından yok edildi. Kalanlarında İstanbul'dan İzmir'e, İzmir'den İstanbul'a taşınmalar sırasında büyük kısmı gitti. 59'lu babam ama gamsız bi insan. Çok az beyaz vardır saçında. Sorsan adil, eşit bi dünyadan başka bişey istemez, bir de mutluluk. Yani maddi boyutuna geliyorum olayın, sıkıntı çektiğimiz oldu.

İzmir'e babamın emekliliği ve deprem nedeniyle geldik. Babam bu iki sene zarfında, İzmir'de, çalışmadı, hazır para yedik ve açıkçası, maddi sıkıntı dediğin kavramı burda öğrendim, öğrendik. Annemin çok ağladığını bilirim. Ben kendimin çok ağladığını bilirim. Bazen bazı yerlerde tıkanıp geleceğimden sırf bu nedenle korktum. Ve belki sırf o günleri yaşamış olmaktan dolayı bağlıyım aileme. Neyse İzmir'de olmadı anlayacağın ve babam ÖSS'de İstanbul'u yazacaksın dedi. Babamın ağzından bugüne kadar yani o güne kadar duyduğum, benim hayatıma dair duyduğum, tek emir cümlesiydi desem...

Karar alında sonuçta, İstanbul'a geri dönülecek, bahane de ben olacaktım. İstedim mi hatırlamıyorum ama gittim. Sebep bulamıyorum. Ve 2 sene orda işte...

Neyse döndüm Hakan'a... İlgi-alaka ihtiyacım da vardı, eğlendim de onunla, tarzım olmayan birşey bu. İlk defa. Ben güven problemi olan bir insanım, yakınlaşma problemi olan. Ne düşündüm bilmem. Bi insanı sevmek için aylara ihtiyacı olan ben, 10 günde bağlandım ona...

Ve kızdın sen bana biliyorum ama düşündüm, geleceği... Yılları, yıllarımızı... Birlikte geçtiğini. Derinlerde bir yerde inandırdım kendimi. Ağzım söyledi hep olmaması gerektiğini ama inandım ben. Söyleyerek olmayacağını onu kırmak istedim belki. Ama artık gereksiz yere çok üzüleceğimi anladığım anda son verdim işte... SEN!

Ne noktada girdin hayatıma yada ne zaman önemli oldun bilmiyorum. Sadece -bi zaman- seninle olmak istediğimi anladım. Yani seninle olmak derken, seninle konuşmak, birşeyler paylaşmak. Okula geldiğimde senin için bakındığımı fark ettim, yeni bi film, eski bi film, bi şarkı, bi ayrıntı, bi an, bi anı ve bunu, bunları seninle paylaşmak istediğimi çünkü yalnız senin anlayabileceğini düşündüm. Arkadaşlık derler mi buna, yada var mı başka bi adı bilmem. Sadece hayatımda yerinin değiştiğini ve hayatımda ÖNEMLİ bir yerin olması gerektiğini hissettim... Söylemek de isterdim ama söyleyemedim. Neydi beni tutan bilmem. Belki senin çevren, dostların, belki de benimkiler...

Herneyse ama söyleyemedim. Anlamanı bekledim. Anla, birşey söyleme, sorma ama anla istedim. Ne kadar olgunluk, erdem palavraları sıksam da her zaman hissettiğimin arkasında durmuyorum galiba... Sonuçta bugün burdasın, yanımda, önemli olan da bu zaten. Seni sevdiğimi de biliyorsun, seveceğimi de... Bugünlük bu kadar yeter heralde. K.İ.B.

(Umarım şu an mutlusundur.)

Sevil

...

Perşembe, Kasım 12

Esemes


...

Bazen şaşırtıcı süreler hiç çalmayan, bazen yeter artık dedirten şahsi hattımın çöplüğe dönmüş gelen kutusunda iki mesaj:

"serkan ben erkan agzni yuznu skim sen in adammsn sen yawsak ben sana ozlemimi sktm dedm desem bile anlatmanmi lazim oruspu gbi adamsn ama gelym samsuna bekle"

"adam dglmissn olum sen onunda agznin payini werdm ama ben kimseye kendmi zorla aratmadm olum hersyni bliyrum onun ben gondrdi resmler mailler duruyo ama sen o gotlu yapmcktn skecem agzni"

Bu ne lan?

Varoş bebeleri bile mesajla artislik eder olmuş. Teknoloji deliganlıyı bozuyor hacı.

...

Gençlik Andı



Ulu Önder'im, Lider'im, Başbuğ'um, Führer'im!
.
Türg gençliği olarak, muhteşem cümlelerinizi dinledik ve ağlamaklı olduk, hatta ağladık.
.
Türg'ün demir kartalları sapasağlam durur iken, O'nun nasıl bir yol izlediği ap açık iken, şanlı yakın tarihimizi görmezden geliyor, bugün mal gibi, sanki böyle birşey varmış gibi, sözde kürd sorunu denen şeyi konuşuyoruz.
.
Kürd sorunu yoktur! Deli misiniz, esas kürd yoktur!
.
Bizler idiyot değiliz! Beyinsiz hiç değiliz! Sik kafalı, sümme haşa değiliz!!!
.
Emanet aldığımız bu vatanı, yeri gelir kırmızıya boyar, olay neyse çözer, sorun nedir bilmeyiz!
.
Güç mü lazım, kanımızda mevcut! Yıldırım mı lazım, yaratırız ulan!
.
Ne mozayiği ulan!!!
.
Bugün iktidara yuesey denen gevur emperyalist köpekler tarafından yerleştirilen Arab Kürd Partisi, şanlı vatanı bölmek için gece gündüz çalışıyor.
.
Karşılarında biz sokakta, kentte, dağda, kırda, bayırda her zaman varız.
.
Meclis'te de sizi "Dersim'de yapılan bellidir. Yol bellidir." mealli konuşurken gördük, duygulandık.
.
Börklü ellerinizden öperiz.
.
Analar elbette ağlayacaktır. Ve şüphesiz, Antalya dünyanın en güzel yeridir. Türg faşisti, en asil duygunun insanıdır.
.
Titreyerek bu andı içiyoruz, "TÜRG OLMAYAN HERKESİN TALUKATINI S.KERİZ!!!"
.
Saygılarımızla,
..
Gönençli ve Tapgan Türg Gençliği
...
...
Not: Eminimsi'ye saygı ve selamlar.

Mesir Macunu

...

Şşt, lan boş kafa. Senin ben a... k...

Kaç slogan ezberledin?

Hala dahi anlamındaki de'yi birleşik mi yazıyorsun?

Ve hala boş beleş faşist gruplara mı yazılıyorsun?

Olmak istediğin dolar işareti, olduğunu sandığın altı ok, olduğun gamalı haç.

Üçünün de a... k...

Küfürbaz oldum lan sizin yüzünüzden.

Kiminiz pleb faşisti, kiminiz orduda yerleşik, çoğunuz boş zihinlerde...

Alayınız bu ülkeden gitmek isteme sebebi.

Alayınız bu sistemin sırtımızdan asla inmeyecek olmasına götürüyor hepimizi.

Düşüncelerinizin terkibi fosfat ve sülfürken, sözlerinizin nefret ve küfürden ibaret olması normal.

Bir Yunanistan, bir İtalya, bir İspanya olamayıp halkça sırtımızdaki kambura tapmamız da.

Sizi seviyorum ama bugün formdayım.

Kendime bile koyuyorum, işime bakmayı beceremediğim, mutsuzluğun kitabını yazdığım için.

Kitabın adını Kavgam mı koyayım, Nutuk mu; hangisi daha çok satar?

...

Salı, Kasım 10

Başlıksız

...

"İnsan gruplarının tek bir temel amacı vardır: Herkesin farklı olma, özel olma, düşünme, hissetme ve kendi seçtiği biçimde yaşama hakkının üzerinde durmak. İnsanlar bu hakkı kazanmak veya savunmak amacıyla bir araya gelirler. Fakat bu noktada korkunç ve kaçınılmaz bir yanlış doğar: bir ırkın, bir Tanrı'nın, bir partinin veya bir devletin ismi altında toplanan bu grupların hayatın tek amacı ve sona ulaşan tek yol olduğu inancı... Hayır! Yaşam mücadelesinin tek gerçek ve kalıcı anlamı bireyin içinde, en mütevazı tuhaflıklarında ve bu tuhaflıkları sürdürme hakkında yatar."

Vasili Grossman, Hayat ve Kader, s.230

...

Pazartesi, Kasım 9

Şehir

...

Geceyarısı şehirlerinin sessizliği.

Ben soluk alıp verebilen şehirleri seviyorum, ve kavak hışırtılarını.

Bu yüzden her şehir tercihinde art arda beş şehir sıralayışım.

Bu yüzden çoğunluk gibi tek bir şehre, doğ/yduğum şehre, ait olamayışım.

...

Otobüs

...

Çift katlı bir yolcu otobüsünde yaşıyorum ben. Dünyayı dolaşıyorum.

Üst katta uyuyor, yiyor, içiyor, izliyor, dinliyor, okuyor ve düşünüyorum. Üst katta yaşlanıyorum.

Küçük belediyelere kiralayıp otobüsü, insanlara karışıyorum bazen.

Tiyatro kumpanyaları ağırlıyorum, Eti Çocuk Tiyatrosu gibi neşeli sanatçılar ve güzel insanlarsa eğer.

Yağmurlu asfaltın verdiği hüznü, gülen bir çocuk yüzünde unutuyorum dekor taşırken.

Buğday ve ayçiçeğinden, çöl ve tipiye, mezradan metropole, devran gibi dönüyorum.

Sonsuz varoşlar, dev sanayiler, gökdelenler görüyorum.

Varoluşumu kilometrelerce yaşıyorum.

Ve yorgun, ve şaşkın, ve umutlu; yol hiç bitmesin istiyorum sıkıntıdan patlarken.

...

Perşembe, Kasım 5

Grup Yapmaya Devam...


...

Okuldaykene Yalçın diye kafası çalışan, dürüst bi arkadaş vardı (hala var, hala vatan haini). Mail grubumuzda Ermeni meselesini, o zamanki adıyla Güneydoğu sorununu falan tartışırdık. Malum fosfatlı - sülfürlü neticeler hasıl oldukça rahatsız olmaya başladı ve aynen şu cümleyle terk eyledi mail grubumuzu:

"Gruptan ayrılıyor, siktir olup gidiyorum. Siz grup yapmaya devam edin. Hade eyvallah..."

Benzer bir halet-i ruhiye içindeyim bu aralar, gayet normal insanların yılların propagandasıyla iş malum konulara geldiğinde beynini aldırmış agresif papağanlara inkılap etmelerine alışkındım ama, sayılarının bu denli çoğunluğa/genele tekabül eder olduğunu gördükçe hiddetleniyorum.

Bu ne lan? Feysbuk denen bok çukurunda, imla hatalarıyla dolu, geri zekalıca, evlere şenlik gruplar kurun, içinde birkaç malum kelime geçsin yeter ki, milyon adam üye oluyor. Toplumsal cinnetinize osurayım.

Lan beyin düşmanı, siktir et tarihi falan, hiçbir şey bilme, elini vicdanına koy da bir düşün yav, insaf. Önce insan ol bi.

Yada banane anasını satayım. Dürüst adam her yerde var, bloglar var, bir kısım "Sorosçu" medya var, friendfeed'te var, çevremde var, var oğlu var işte. Azınlıksa azınlık, kelle sayısıyla değil beyin ağırlıklı alındığında milyonlara değer mi, değer.

Grup yapmaya devam edin siz, hadi kop kop ATAMMM, VATAN, KAN KOKUSU, BÖLÜCÜ KÖPEKLER ZİKECEZ SİZİ, ASACAZ, ÖLÜM, DEVLET, REJİM, LAİKLİK, ORDU, TENGRİ, HOBAREEEY!!!

Okumanız yazmanız yok sizin, sorosçu hainler için bir iki link vereyim okumaya değer:

cuntacı generalleri azletmeyince neler oldu?


yasak

şimdi değilse ne zaman?

...
HAMİŞ: Bu örneği vermezsem çatlarım.

Yazdığım ileti :

Org.Başbuğ görevden alınsın, GK Bşk.lığı MSB'na bağlansın, TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi lağvedilsin, askeri yargı, disiplin mahkemelerine dönüştürülsün ve yeni bir sivil anayasa yapılsın.


Ulusalcı atkafasının yorumu:

"Siktir git bunların olduğu bi ülkede yaşa o zaman. Oldu olacak ordu da lağvedilsin iyice rahatlayın yavşak liboşlar"

...

Pazartesi, Kasım 2

Anne Böreği


...

Anne böreği insanı ağlatır mı, güldürür mü?

Bu şehir bana ihanetle başladı.

Büyük "sıkıntılar var," falan filan.

(Bahane.)

Kaçış gibi bir haftasonu, sabah 04.30'da çıkılan dönüş yolu, kilometreler, Çorum'da iki yalandan (satış) görüşme, kilometreler. Kar, yağmur, mazot, uykusuzluk.

Kardeşimi Ankara'daki yeni adresine (Hv.Loj.K.lığı, Etimesgut) bıraktım.

Ben hep gurbethanede yaşadım, 1999 depreminde bir hata yaptım. Annemlerle Düzce'ye geri dönmedim.

Daha da hiç dönmedim.

Konya, İzmir, Samsun, Ankara ve yine Samsun.

Sırasıyla, Anadolu Lisesi lise 2-3 (okulun "registered" serserisi), Dokuz Eylül yüksek lisesi (işletme 2001-2005), Narlıdere erkek lisesi (307. kd. is. çvş.), tekstil sektörünün hırslı bebesi (toy, ingilizce ve türkçe anlamıyla), gece hayatı personelinin diline düşmüş mağaza yöneticisi (tek kelimeyle, salak) ve nihayet, ağzı yanmış ağlak melankolik.

Annem hep börekler yaptı bana.

İzinler -Remarque'nin de dediği gibi- sonu ayrılığa doğru gerisayan mutluluk görünümlü acı günleriydi.

Anne börekleri, dünyanın en güzel insanları olan annelerin (o hep çok sevdi beni, hala sever), hoyrat evlatlarının (hep en çok onu üzdüm ben, sevdiğimi bir gösteremedim) en yalnız olduğu anların şahitleridir.

Annemin hayatımdan geçen kadınlara, mutfağımı temizlerken bulduğu şişelere ağladığı kadar, ben hayatımda ağlamamışımdır.

Siktir edin bu huysuz veledin serzenişlerini, bu bir blog ve ben ne yaptığımı tutuyorum.

Annemin böreklerinden yiyor, demli çay içiyor, salata çatallıyorum.

Anne böreği yiyor ve ağlıyorum.

...

Çarşamba, Ekim 28

Musallat Kelimeler

...

Hemen aklınıza o ağza oturan, alışkanlık yapan "laflar" gelmesin : "sikko!", "yarraam!" vs.

Aklınız hemen küfre çalışmasın arkadaşım, mevzu başka.

Şöyle ki, bazı insanlarda dönemsel olarak farklı kelimelerin, deyimlerin veya cümle yapılarının 'popüler'leştiğini gözlemler dururum.

Bir arkadaşıma bir zaman "dolayısıyla" kelimesi musallat oldu, adam konuşuyor, sırf bu kelimeyi kullanmak için olmadık taklalar atıyor.

Bir diğeri, "öngörümlemek" lafını cümle içinde kullanmak için garip gayretler içinde.

Ha, konuyu farklı yerlere getirip kimseyi eleştirmek değil amacım.

İsteyen kasar, isteyen skinin keyfine göre konuşur.

İsteyen "Savan da beni support etmek için adama şöyle dedi," falan diye cümleler kurar.

Benim takıldığım, hagaden de insanın konuşmasında, kelimelerinde, cümlelerinde, böyle meyve seçer gibi, alışkanlıklı, tarzlı, dönüşümlü, etkileşimli garip bir yan oluşu.

Acayip eğlenceli bir arkadaşımdan -o kadar direnmeme rağmen- bir iki kalıp da bana "bulaşmak" üzere; hatta konuştuğu her insana neredeyse bu kelimesel alışkanlığı "bulaştırıyor" çocuk.

Biri, hızlı bir şekilde söylenen "çok iyi çok iyi" sözü. Karşınızdaki insan komik veya onayladığınız birşey söylediğinde bunu derseniz, bir süre sonra alışkanlık yapıyor, kendinizi ota boka "çok iyi çok iyi" hatta "çokiyiçokiyi" derken buluyorsunuz.

Bir başka kalıbı, üç farklı boktanlık derecesindeki durum için, "sıkıntı yok", "sıkıntı var", "büyük sıkıntılar var" grupları. Bir kez kullanınca, bunlar da alışkanlık yapıyor. Bir durum, iş, olay, insan vs. ne tanımlarsanız tanımlayın, bunlardan birini kullanıyor oluyorsunuz.

Bir dönem Beyaz'ın literatüre soktuğu laflar vardı, "güzelim" hitabı, "keyifli" lafı, sonradan boku çıkan. "Saç şeklin çok keyifli olmuş," bu ne lan?

"Çıkmak" kelimesini de hamiyetli Türg gençliğimizin külliyatına sokan Çılgın Bediş Yonca Evcimik'tir.

Beyaz'ınkiler geçici olurken, "go out"un ithali kalıcı oldu, bi yere de gideceği yok.

İlginç konu, konuşma alışkanlıkları, kimi jargon keyif verirken, kimi insanı insandan alır.

Oturup analiz mi yapalım şimdi yarraam?!

...

Pazar, Ekim 25

Güzelliğin Ötesi...


Düzce'deki evden son bir kare. Bahar, 2009.

Soldan sağa, Selma'nın kardeşi, kardeşim Aysun, komşu kızı Selma.

Şu pislik yuvası dünya sizin hatırınıza duruyor lan, durmalı. Şu yüzlerdeki güzelliğe bak.

Selma, gülümseyişinle o kadar çok şey anlatıyorsun ki, sana sağır-dilsiz diyenin talukatını s.keyim, affedersin.

...

Çarşamba, Ekim 21

Ummadığın Taş...


...

"İşim (!) gereği" her hafta Samsun'dan Çorum'a gidip, bir gece kalıyorum.

Ne yalan söyleyeyim, doğma büyüme İstanbul'lu arkadaşın her sabah "Ulan bugün de Samsun'dayız hadi..." diye uyanması kabilinden, her Pazartesi Çorum'a giderken, Ronaldo'nun Fransa 98 finaline çıkışında belli ettiği hissiyat*la yola çıkıyorum.

Bu hafta çok acayip bir "şey"le karşılaştım, zaten görüp duruyordum, içeri girdim.

Bir cami, evet, tarihi bir cami.

Murad-ı Rabi Ulu Cami, 1306 yazıyor.

Bursa'daki ihtişamdan önce hayretin, hayranlığın dibine vuran, sonra saygı ve sevgiyle dolup taşan, en sonunda da karmakarışık bir halet-i ruhiye ve orada yaşama arzusu ile kalan ben, Çorum'dan böyle birşey beklemezdim.

Cumhuriyetin alelade bir taşra kenti olan Çorum'da, Hitit - leblebi falan muhabbeti bir yana, tek başına bu eser, gelinip ziyaret edilmeyi hak eder.

Avlusunda küçük havuzu, şadırvanı, gülleri, sarmaşıkları, asmaları, ağaçları ve banklar.

Sadeliğin ihtişamında bir yapı.

Ve Ulu Cami'de korumaya alınmış o muhteşem, o gizemli, o ölçüleri ve manaları halen çözülemeyen minber, burada aynen, caminin herhangi bir parçası gibi duruyor, bakıp, dokunup inceleyebiliyorsunuz.

Sanki atalarımız, bizler gibi camileri borç ötele ve git hesabı zevksiz mecburiyetler olarak değil, vakit geçirilecek, hayran olunacak, sanat, huzur ve sükut bulunacak çekim merkezleri nazarıyla yapmışlar.

Böyle bir miras gördüğümde, nerede olursa olsun, kafamdan, gönlümden pek çok şey çıkıp gidiyor, hayranlık ve şaşkınlık baki kalıyor.

İstanbul, Edirne, Bursa, Konya falan bir kenara, bu topraklarda ummadık taş bile baş yarıyor.

...
* O meşhur fotoğrafı bilirsiniz, sakat mıydı neydi, kolundan tutulup zorla okula götürülen isteksiz bir çocuk gibi çıktı maça, isteksiz işten de ne olacağı malum, e oldu da, 2 Zidane 1 Petit diyeyim ben.

Pazartesi, Ekim 19

Toraman




...

0.1 ton çekiyorum.

Tamam, hayatımda hiç kısmadım boğazımdan, kısmaya gerek de olmadı, ancak bu kadar da abartmak... Çüş derler adama.

Üç haneli rakamlar görüyorum.

Fazla güvendim bir ayda yirmi kilo verebilen (boksing mevzu) bünyeye, ne de olsa bulurum izbe bi kulüp başlarım gene diye.

Samsun'u bırakmayı düşündüğüm (ulan bi yerde de kalıcı ol be!) için kulüp bulmama rağmen yazılmadım.

Bu saatten sonra diyet yapacak halim yok.

İnşallah bir an önce işler yoluna girer, spora da sıra gelir de, ben de insana dönüşürüm.

...

O Türk İslamı'nı Yedirirler Sana


...

Türk İslamı'ymış...

Daha İbni Sina ile Gazali'nin 4ü küfrü mucib hangi 20 felsefi mes'elede anlaşamadıklarından bihaber, aklınca çokça kendinden hareketle Müslüman topluma giydiriyor, "özeleştiri" yapıyor.

Yaptığının "ünlü ateist komedyen"in saçma Amerikan esprileri gibi su yüzeyinde popüler kulaçlar atmaktan farkı ne?

Kimi eleştiriyorsun sen ve inanç konularında bu üslubun cüreti nerden?

"Biz" demek cüreti nerden?

Kimsin sen?

O lafları, Ulu Cami'nin, Eyüp'ün, Hacıveys'in müdavimleri sana öyle bir yedirir ki, bir daha rüştün olmayan konularda geyik yapmayı kendine en feci haram bellersin.

Daha senin ne bok olduğun belli değil.

Anarşistsen, ruhundaki Osmanlı kalıntılarından nefret edeceksin, devlete karşı olmak kolay, kökenine, ve yiyorsa, Allah'a da karşı olacaksın.

Hiç şimdi "Ama Tolstoy..." falan diye başlama.

Hepimiz biraz konfederasyonuz, hem çerçevelenmek saçma değil mi, geyiği yapma.

Bunlar elmalarla armutlar da değil.

Aynaya bakıyorsan bak, ama sen sen ol, çeyrek asırlık yaşamınla, asırlık kalabalıkların değerlerine paha ve hüküm biçmeye kalkma.

Yiyemeyeceğin lokma gördün mü kapa çeneni, ekmek fırınlarını saymaya başla.

O Türk İslamı'nı, yada kalkıştığın hangi genellemeyse, yedirirler sana.

...

Cuma, Ekim 16

Türk İslamı...


...

İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın.

Biz "Müslüman-Türkler" de, kendi kolayımıza, genetiğimize oturan kodlarıyla, bir İslam uydurmuşuz ki rahatlayalım, garantiye alalım nemize lazım...

Bir felaket, bir cenaze kendimize getiriverir bizi.

Dilimizden Allah düşmez kalbimizde ibnelik varken.

Elhamdülillah müslümanızdır biz hep, ilkokulda latin harflerinden namaz surelerini öğrenmişliğimizle.

Farz olan vakit namazlarında yeller esen camiler, vacib olan Cuma namazlarında ve sünnet olan Teravih namazlarında hınca hınçtır.

Kendimizi tatmin ederiz biz yatıp kalkarken, borç savarız, dert öteleriz, dostlar da alışverişte görür bizi.

Huysuz ihtiyarlarımızdır bizim İslamımız, beş kere Hacca gittim diyen tüccarlarımız, namusperestliğini gözümüze sokan abaza insanlarımızdır.

Gülümseyen saygılı insanlarımız değildir, çünkü bizim gülümseyen saygılı insanlarımız yoktur.

Hepimiz psikopatlığımızla övünürüz de, hiçbirimiz yaşayış ve inancımızla hiç aşağı olmadığımız ateistlerin delikanlılığında değilizdir.

İnanmıyorum! diye haykıramayız.

Kalbimizde hissetmeden Cumalara gider gelir, yılda bir ay aç (ve köpek gibi sinirli) gezeriz.

Sabah namazlarına kendiliğimizden uyanmayız. (Çünkü uyanmayız.)

Alkol kokar ağzımız, arabanın anahtarını çevirirken Bismillah diye.

Karımızı bakire alırız ancak bize tüm kadınlar helaldir, bekarken de evliyken de.

Kaypağın, karaktersizin önde gideniyken biz, namus için can alan, can veren yiğit oluveririz.

Paraya tapar dindar esnafımız.

(Ve davulla zurnayla yapılır hep en gizli hayırlarımız.)

Asker postalı yalar en cesur siyasi delikanlımız.

En okumuşumuz kör cahildir, anlamını bilmez haftada bir ilkokuldaki ezberinden okuduğu cümlelerin.

Beş kere ayak yıkatan, diş temizleten bir geleneğin sözde mirasçıları olarak, ayaklarımız bakımsız, dişlerimiz bozdur.

Kof bir devletçilik, yavan bir milliyetçilik, kesif bir eziklik süsler mahyalarımızı, Cuma hutbelerimizi, din adamlarımızı ve küf kokulu beyinlerimizi.

...

Ve varın siz Türk İslamı'nın yine de dünyadaki en harbi, en dürüst, en içten; iki yüz yıldır bozulan, bozularak büyüyen bu gövdenin tutunduğu en sağlam kökün filizi olduğunu hesap edin.

İşte İslam'ın ihtişamı, müslümanların bu dangozluğunda gizli.

En geri, en ilkel, en yobaz bizler, en ileri, en üstün, en zarif ama en bilinmeyen, en gizemli, en keşfedilmeyi bekleyen sırlar medeniyetinin kayıp çocuklarıyız.

Ve olanca "yaramaz"lığımızla, bir tarihin mükellef, velayetli mirasçısı zannediyoruz kendimizi.

...

Perşembe, Ekim 15

Yıldıray K.Kaan


...

Selam okuyucular!

Siz bu satırların yazarını tanımıyorsunuz, tanışalım, adım başlıkta yazıyor.

Doğru ya, siz bu "agrasifiiim, gompleksliyiiim, kariyereziğiyiiim, işeyaramaz - ağlak - reklampeşindemalınöndegideniyiiim" diye çığrınıp duran Serkan bebesini kendi başına, başlı başına, müstakil bir adam ve bu blog'da yığılı hezeyanların müellifi zannetmektesiniz.

Devam edin. Devam edin de, bir konuda anlaşalım.

Daha doğrusu size bir sır vereyim.

Yo, yo. Çocuk şizofren falan değil. Ben de ne bir Olric, ne bir Hüsamettin Albay, ne bir melek, ne de bir Tyler Durden'ım. Baştan söyleyeyim.

Lakin bu saf çocuğun kafasını karıştırıp duran benim.

Yapışkan bir sinek gibi onu kızdıran, deli danalar gibi kudurtan, bazen de ezik ezik ağlatan, yalnızlaştıran benim.

O kadar salak ki, keyifle içmeyi ve takılmayı yaşam tarzı haline getirmekten uzakta, beynini uyuşturma hedefiyle ne bulsa içen, çeken ve sabahları dinç kalkan haliyle, bedevi diline ait bir kelime veya bir harften gözlerinin dolduğu inanç ve pişmanlık dolu halinde asıl kışkırtıcının ben olduğumu bile bile, yıllarca kendine kızdı.

Beni yobazca bir niteleme ile, "şeytanım" olarak adlandırıyor. Damarlarında geziyormuşum.

Aptal! Oysa ben senin kafanın içindeki yağ kütlesinde başlar, aynı yerde biterim. (Bunu sakın ona söylemeyin.)

Kendini kontrol ve olgunlaşmadan o denli aciz, o denli dengesiz ki ona sunduğum güzel kadınlarda kararsız kalıp kazık yerken, güzel olmayan kadınlarda yıllarca ısrar etti. Ben onu güzel yada güzel olmayan, ama hep ona zarar veren kadınlarla karşılaştırdım.

"Bunalıyorum, bunalıyorum, hop, bunaldım..." ezikliğinde fena halde sıkıcı ve depresif olurken, isyankar ve asi ve küfürbaz ergenliğinde fena halde toydu. Olgunlaşan elma çürür hesaaabı hala çocuk saflığında tutuyorum ben onu, boynuzlarından, lakin direniyor öküz.

Sakinleşsin ve rahatlasın diye bu ara camilere tebelleş ettim onu. Ne de olsa kulağına iki kelime fısıldar çekerim istediğim zaman.

Kendi çıldırtıcı çelişkileri içinde eve kitap yığıp okumuyor, insanlardan şikayet edip yalnız sıkılıyor, asosyal miyim lan şüphesinde insanlardan hayırsız/vefasız köpek diye fırça yiyor, gezmekte rahatlarken evde kaldığı dakikalara dakika eklemeye çalışıyor, mutlu/mutsuz ikileminde kahkahalar gözyaşlarını (g)izliyor, "kariyer" denen kelimeden ve diğer tüm ikiyüzlülüklerden tiksinip yine iş peşinde koşuyor ve daha neler neler.

Bu elmanın kurdu olmak bana acayip keyif veriyor.

Bu kadar idiyotunu da görmemiştim. Kendini Selim Işık kadar saf sanıyor.

Rest çekiyor.

Beni boğacak kadar kendine güveninin geldiğini düşünüyor bazen, sefil.

Oysa sen sadece beni çantanda taşıyıp dünyayı dolaşabilecek kadar kendine güveniyorsun, ben olmadan bir hiçsin sen.

Ben olmadan sen, mutlu bir insansın.

...
Sınav sorusu, dünyada bir milyar insan aç. Aç ulan hayvan herif, aç. Al hadi uğraş dur. Bir ömür yersin sen bununla. Düşün dur, bi bok yapabilecekmiş gibi. Geri zekalı. Bak, bak. Aynaya bak. Aynadan kendi hayatını mı göreceksin? Kendi hayatını mı kurtaracaksın önce? Tek gördüğün benim, sik kafalı.

Salı, Ekim 13

Olursa Ekime, Olmazsa Sikime Kadar!

...

Eyyamcılık, eziklik; şeref yoksunluğundan gelir.

Kimsenin adamı değilim, olmayacağım, olmam ulan!

Kendimden zerre taviz verirsem adam değilim.

Vermeyeceğimi, veremeyeceğimi biliyorum.

Vicdanıma, onuruma sifon çekip "bir yerlere" geleceğime, çeker giderim, foseptiğiniz size kalır.

Ben, kafama koyduğum işi yaparım; işi yaparım, sadece işi.

Bu, ilk de değil.

Diyeceksiniz ki, patron, ona daha fazla kazandıracak adamı kırar, onu engeller mi?

Engeller, kompleksinden engeller.

İlk iş tecrübemde bunu yaşadım.

İkincisinde, öğlen "Senin gibi birini üç beş çapulcuya harcatacak değilim," diyen bölge müdürü, akşam "İstifanı almak zorundayız," dedi.

("Sana bunu yapanlar için ne diyorsun?" dediğinde de, söyledikten sonra kendim bile şaştığım ama hala gurur duyduğum birşey söyledim: "Herkesin günahı kendine yeter.")

Ve şimdi de, işin olabilecek en iyi şekle gelmesi için yaptıklarım, her ne hikmetse "üzeri örtülmesi gerekenler"i söyleyebilmem, onlara kazandıracak olmasına rağmen, distribütörü oldukları firmaya duydukları kompleks ve çekişme nedeniyle, bordromun bağlı olduğu boktan şirketin yöneticileri tarafından "ihanet" olarak algılandı.

Esas neden de, duydukları korku, ön kesme içgüdüleri. Ayrık otu istememe. "Tehlikeli" adam istememe. Farklı ses, doğru ses istememe.

Kusura bakmayın. Ben bilmemne beyi, bilmemne hanımı, bilmemne beyin imparatorluğunu, bilmemne hanımın çöplüğünü tanımam. İşi tanırım.

Her iki tarafı da allayıp pullayıp arada geçinmenin ne kolay olduğunu görüyorum. Kral bile olursunuz.

Ama ben bu değilim, kusura bakmayın.

Benden yalakalık beklerseniz alacağınız şey ağız dolusu bir SİKTİR olacaktır.

Benim sizden alacağım şey de, meşrebinize uygun olarak işe başlarken bana imza attırdığınız o rezil, o sefil boş senet.

...
Türkiye'de en yüksek imkanları sunan şirketlerden birinde çalışan çok düzgün bir arkadaşımla muhabbetimizde geçti. Çok sağlam karakterli insanlar hariç, büyük çoğunluk, kendinden iyi olduğunu gördüğü bireyi şirketinde istemiyor. Tüm çürüme burada ve insana verilen değerin azlığında başlıyor. Adam gibi adamsan, orası adam gibi bir ortamsa, astın seninle iş konusunda kavga edebilecek, haklıysa kabul edeceksin. Yalakalık, "evet efendimcilik" beklemeyeceksin. İğrenç komplekslerini işe yansıtmayacaksın. Bu ülkede özel sektörde KOBİ'den tröst'e, bunu bulamazsınız. Sonra gerçekten iyi olan gençler neden kaçıyor, kalan da gavur şirketlerinde çalışıyor olur. Çünkü bunlara imkan bulamayan ve hala eyyamcı olamayanlar da ya TAHAMMÜL EDİYOR, ya benim gibi devrimci-hayalperest bir gayretle son noktaya kadar yardırıp bir noktadan sonra bırakıyor. Sonra Serkan yine mi iş değiştirdi (yada işsiz kaldı) oha! oluyor.

Pazar, Ekim 11

Dönüşüm...


...

Eski milliyetçi yoldaşlar merak edebilirler, bu kanı yüzde yüz Türk, kesinlikle "çaşıt", "dönme" ve "soysuz" olmayan çocuk nasıl böyle düşünebiliyor, ne oldu bu çocuğa zaman içinde, dış veya iç mihraklar tarafından kaçırılıp tecavüze uğradı da Stockholm sendromundan mı müzdarip diye...

Hayır.

İsmimin "lider, başkan" vs. anlamına geldiğini biliyordum. Kürtçe olduğunu öğrendim.

Ortaokuldaki en iyi iki arkadaşımın birinin Kürt, diğerinin Ermeni olduğunu hatırladım.

Mustafa Muğlalı'dan Hasan Kundakçı'ya, Çevik Bir'den Kenan Evren'e pek çok "vatansever"i tanıma fırsatı buldum.

Bizim için sınıfta aczmendi ayini yaparak taşşak geçme zamanları olan 28 Şubat sürecinin gerçekte ne anlama geldiğini sorgulamaya başladım.

1908'den itibaren şanlı darbeler tarihimiz ile müşerref oldum.

Kıbrıs başarılarımız, tatbikatlarımız ve PKK savaşımız hakkında bilgi edindim.

Susurluk'u hatırlamaya ve anlamaya başladım.

Bu süreçlerde, bir üniversite, bir askerlik, bir Şemdinli, bir Dağlıca, bir Aktütün, bir lahika, bir Ergenekon ve bir el bombası eğitimine (4 şehit) tanıklık ettim.

"Eğitim zayiatı"nı, sonra dünya savaşlarını, sonra yirminci yüzyılı, sonra tüm savaşları, sonra tarihi, sonra militarizmi anlamaya çalıştım.

Ancak bir dönüm noktası / herşeyin netleşmeye başladığı an varsa, o da çoğunuzun şimdi hatırlamayacağı, benimse hiç unutamadığım Akkise olayıdır.

Ve şu her satırı beni etkileyen yazıyı da bir çocuğun aklının başına gelmesine vesile olması bakımından buraya yapıştırıyorum.

Aha da budur.

Akkise'nin kuş adamları

Türk basınında çok ağır top vardır. Eğer yakın bir analize tabi tutarsanız -yapacak daha iyi bir işiniz yoksa- bunlarının çoğunun 'top'tan çok 'ağır' olduklarını göreceksiniz.

Ağırdırlar, çünkü oturmak için kullandıkları yerlerini kaldırıp ortalığı dolaşmaktan pek hazzetmezler. Koltuk peygamberliği yapmak elde demir asa (yoksa çelik miydi?), ayaklarda demir çizme "görsen bir Anadolu'yu" yapmaktan daha kolay ve rahattır. Ne giderler ne de -daha da tuhafı- başkalarını gönderirler.

Biliyorsunuz, kısa bir süre önce Konya'nın Ahırlı İlçesine bağlı Akkise'de bir arbede oldu. Jandarma, askere gitmeden önce şenlik yapan bir grup gençten birini veya ikisini kimlik kartı taşımadıkları için yanında götürmek istedi. Gençler, ve daha sonra bir kısım halk, Jandarma'ya, söz ve hareket ile, bunun iyi bir fikir olmadığını anlatmağa çalıştı.

Jandarma kızgın bir şekilde olay yerinden ayrılıp takviyeli bir biçimde geri dönünce durum daha da tatsızlaştı. Jandarma 'havaya' ihtar ateşi açtı. Bu arada olay yerinde uçmakta olan bir genç aldığı kurşun yarası sonucunda öldü. Diğer uçan üç Akkiseli ağır yarandı. Yirmiye yakın Akkiseli -olay, aksi bir tesadüf eseri, Akkise erkeklerinin grup halinde uçuş saatine rastlamış olacak, aksi takdirde havaya ateş edildiğinde bu kadar telefat olmazdı- muhtelif yerlerinden ağır olmayan bir biçimde yaralandı.

Gazeteler böyle yazdı.
Sonra büyükkerimiz Akkise'ye müfettiş yolladı ve durumun yukarıda size özetlemeye çalıştığım gibi olmadığı meydana çıktı. Müfettişler "Olayın vehametinin jandarmanın saldırıya uğrayan personelini kurtarmak için silah kullanmak zorunda kalmasından kaynaklandığı anlaşıldı" dedi. Yaralanan 25 kişi Akkise'nin kuş adamları değil jandarma imiş.

Yukarıdaki alıntıyı Sabah'tan aldım. Müfettiş raporunun tam metnini almak için -bu iyimserlik bir gün başıma bela açacak- Jandarma'nın web sitesine girdim. Orada herhangi bir açıklama yoktu veya ustalıkla gizlenmişti. Ama hiç olmazsa Atatürk'ün "Jandarma her zaman yurt, ulus ve cumhuriyete aşk ve sadakatle bağlı; tevazu, fedakârlık ve feragat örneği bir kanun ordusudur" dediğini öğrenmiş oldum.

İçişleri'nin web sitesinde de açıklamayı bulamadım çünkü İçişlerinin web sitesini bulamdım. Böyle bir web sitesi yoktu ya da ustalıkla gizlenmişti.

Akkise'ye giden müfettişleri İçişleri Bakanlığı yollamış. Bu, -ölçüm olmasın- biraz Yurt Bank'ı Ali Balkaner'e teftiş ettirmeye benzemiyor mu?

Ve eğer sual cevaplandırmak modunda iseniz:

Olay gerçekten -ama gerçekten- nasıl cereyan etti? Halk neden, neden, neden bu kadar kızdı? Başlangıçta kaç jandarma vardı, daha sonra kaç jandarma oldu? Silahsız bir topluluğa neden 900'den fazla kurşun atıldı? Neden vurmak için de korkutmak için değil? Neden gözyaşartıcı bomba değil kurşun? Öldürülen genç, kimlik cüzdanını taşımayan kişi veya onun arkadaşı mı idi? Kimlik cüzdanı taşımamanın cezası ölüm mü? Jandarmaya komuta edenler kim ve ruh sağlıkları hakkında ne biliniyor? Bunlar hakkında ne yapılacak? Neden Akkise'ye hiç bir siyasi lider gitmedi? Bu konuda neden hükümet açıklama yapmadı?

Neden, neden, neden?

Ağır toplar ağır olacaklarına, top olsalardı bütün bunların cevaplarını öğrenebilecektik.

Metin Münir, Sabah, 17.08.2001

...
Çalakalem aradan çıkardığım bu yazıda, Diyarbakır Cezaevi'ni, Dersim'i, Menemen'i, 31 Mart'ı, İstiklal Mahkemelerini, Serpuş Meselesini, Tehcir'i, Varlık Vergisini, 6-7 Eylül'ü falan unutmuşum. Mazur görün, yakın tarihte kanlı sayfa bol olunca, insan midesi yetip bir anda hepsini sayamayabiliyor.

Yürü be Paşa!


...

Şak diye düşüp bayılmayın, bu adamın ilk kitabı bana İzmir'de öğrenciyken ta Erzurum'dan hediye geldiydi. "Serkan'a, Zamanında Komando Olmak İsteyen Dostum'a..." ithafıyla, çok kıymetli bir dostumdan.

Bahsettiği zamanlar, lise yıllarım, parmağımı kesip asil, yüce Türk kanımı kağıda damlattığım, bayrak boyadığım dönemler. Zira bayrakları bayrak, toprakları vatan yapan, üzerindeki kandır, değil mi canlar?

Hemi de kitabı bi solukta yalayıp yutmuş, sonra birkaç kez daha okumuştum Ömer Seyfettin hikayesi okur gibi, göğsümü kabarta kabarta. Pamukoğlu albayımın (sonradan general) adına kendimle gurur duya duya. Biz, çok taşaklı adamlardık! Adamın amına korduk.

Öyle sevmiştim ki kahramanlığını; güneydoğudaki iğrenç savaşta yedi yıl bulunmuş, vücudunda iki kurşun deliği hatırası duran bir emekli astsubay ağbime okuması için verdiğimde kitabı bir hafta süründürüp sonra yarısını okuyup geri getirmesini ve tek tepkisinin "Hava atmış!" olmasını şaşkınlıkla karışık kızgınlıkla karşılamıştım.

Sonra bu kahraman, gerçek bir kahramanlığa daha imza attı ve parti kurdu, siyaset yapacaksan, üzerinde üniforma olmayacak! Açık, net, anlaşılır.

Lakin sonraki kitapları, kullandığı dil (angut mangut lafları, alakasız cümleleri art arda sıralama, saçma bir kesin hüküm çabası vs.) hayal kırıklığı yaratmakla beraber, TV'lerde görünmeye başladı. Sevimli ve kahraman paşamız, hayli sertti.

İkinci bir Yalçın Küçük faciası olarak seyrettim. Üzüldüm. Favorim şu hali. Madara olduğu an da Doğu Ergil'in "Anlaşıldı Komutan!" dediği an.

Hiçbir soruya mantıklı cevap veremeyişi. Laflarının nereye gittiğinin farkında olmayışı. Saçmalayışı ve baştan aşağı saçma bir adam oluşu.

Dürüst ve doğru bir görev adamı olarak aklımızda kalmasını isterdik, malum, gitmiş, savaşmış, bel kırmış, kelle almıştı. Ne derseniz deyin cesurdu. Askerdi. İşini yapıyordu, siyasetle miyasetle uğraşmıyor, öldürüyordu.

Maalesef psikopatın teki ve eğlencelik / sinir bozucu (izlerken bile geriliyorum) yada gereksiz bir adam olarak tarihe geçecek.

Yazık. Koca koca adamlarda bu gaz, bu şiddet. İnsanlık koca bir yirminci yüzyıl yaşadı ve hala çoğu rezil olma pahasına militarizmin, güç deliliğinin, şiddet fetişinin ne bok olduğunun farkında değil. Birilerinin çıkarları katmerlenecek diye şiddeti ve şiddet piyonlarını alkışlamaya devam ediyoruz.

...
Not: Daha o ebleh dönemlerimde bile, "şakacı" paşa Hasan Kundakçı'nın benzer kitabını almayacak kadar aklı başındaydım. Çünkü benimki sadece duygularını yoğun yaşayan bir ergenin saf köylü aşkıyla toprak sevmesi ve cehaletiydi, şimdiki bön yeni nesilinki gibi beyin düşmanlığı değil. Şükür, vicdanım galip geldi, ve zihnimde "insan", "devlet"i yendi.

Beni Aşar Hacı...


...

Dün biraz Suat abi'ye takıldım.

Evrim falan muhabbeti. Hasan da bu muhabbetin adamı.

Bi bok bilmediğimi fark ettim; iki karşıt fikir, bir dolu birikim.

Yakın tarihle de ilgili bir yığın kitap var okunması gereken.

Benim bilgisizliğime, insanlığın bilgisizliğini ekleyin.

Beynin fonksiyonlarından insanlığın tarihine, hiçbir şey bilmiyoruz.

Benim payıma, derinlemesine bilmediğim hiçbir konuda (ki şu anda derinlemesine bildiğim herhangi bir konunun varlığını iddia edemem), kesin yargılara, peşin hükümlere varmamak; önce bakmak ve görmek, dinlemek ve işitmek, sonra düşünmek ve anlamak, sonra hissetmek ve algılamak, en son da yargılamak ve konuşmak düşsün.

...

Cumartesi, Ekim 10

Beyin Düşmanı...


...

Nihayet imzalandı.

Daha önceki bir yazıda,

Neymiş, "Sınırlar Açılacaksa O Kadar Şehit Niye Veriliyor?" muş, bir ara sınır kapısı muhabbeti varken gündemde, birinin Face iletisi bu, bunu yazan dana da, liseden arkadaşım, üniversite hocası olmuş, bilmemkaç kişi de (öğrencileri olacak) "bunu beğenmiş."

Büyük ihtimalle iktisat/işletme hocalığı yapıyor ancak askerlerin sınırlar kapalı dursun, ülkeler arası mal giriş-çıkışı olmasın diye nöbet beklediğini sanıyor, Ermenistan sınırıyla, PKK terörü şehitlerini eşleştirip tepki (!) iletisi yayınlıyor.
şeklinde değindiğim arkadaşım, bu kez kelimesi kelimesine,

oturdular imzaladılar utanmadan, vah vatanım vah...
demiş, "iPhone üzerinden Facebook ile", ve inanır mısınız, beğenen, ":((" diye yorum yapan var.

Sormak lazım, imzalanan nedir, konu hakkında ne biliyorsun, neden "vahvah"lanıyorsun, korktuğun nedir; boktan militer mottolar, tek cümlelik klişeler ve malum teraneler dışında söyleyebileceğin tek sözün var mı...

Yada boşverin gitsin. O kadar çoklar ki... Koca koca adamlar. Yanılıyor olamazlar.

Onlara katılalım. Kalkın ADD'ye gidelim. Anıtkabir'de ağlayalım. Çiftleşelim. Üreyelim.

Memleketten faşist eksik olmasın.

Yoksa bakın, ABci ABDci Kürtçü Ermenici Mason Siyonist Fettullahçı Yobaz Gerici Tayyip, memleketi satıyor. Biz zayıf kalıyoruz (eğitim şart, demokrasiye erken geçildi), çocuklarımıza özlediğimiz Türkiye'yi bırakmalıyız. Tüm komşularıyla kavgalı, kendi kendine yeten, Evropa'nın hatta bütün dünyanın amına koymuş ama yine de yönünü Evropa'ya dönmüş (Evropa bizi bölmeye çalıştığından arasıra götümüzü mü dönmeliyiz, orası bi muallak), çeteler tarafından yönetilen, arasıra "Türk'ün demir kartalları" ile yamyam vatandaşlarını bombalamayı da ihmal etmeyen, karnı tok sırtı pek, çağdaş, tosun gibi, savaşkan, tapkan, atakan ve gönençli bir Türkiye.

Bir ara hatırlatın da yıldırımlar yaratalım beraber, tarihten önce ve tarihten sonra var olmak acaip haz verici. Zaten tüm diller Türkçe'den ve tüm ırklar Türk'ten, neden yedi düvel bize düşman ve Türk'ün Türk'ten başka dostu yok, bi dakka lan, aklım karıştı, nerde Nutuk?

...

Çarşamba, Ekim 7

?


...

Çayın buğusu. O sokaklarda ne tarihler yaşandı. İnsanlar geçiyor. Hayatlar.

Geceleri uyandıran mutsuzluk. Damağında yara çıkıyor mutsuzluktan. Öyle boğucu bir halet ki, kararsızlıkların ve bunalmaların esaretinden çıkmış, kesif ve durgun ve yoğun; kıçıkırık sebeplerle açıklanamaz.

Ölüm yok, hastalık yok, felaket yok, acı yok. Bu bambaşka bir oluş. Anlık değil; süregelen, gelmiş, durmuş. Kendiliğinden.

Herşey kendi içinde daha önce hiç böylesini yaratmaya cesaret edemediğin yalnızlığında vuku buldu, buluyor. İnanç sancısı, hayat sancısı, depresyon, durgunluk... Hayır, hiçbiri değil.

Büyük lafların, yalan tövbelerin ötesinde, sözsüz içten gelen bir kararla uzaklaşılan bir hedonist hayat, bedenin temizlendikçe, ruhun temizlendikçe somutlaşan soğukluk gözlerine yayılıyor, hayat dolu bakan renkli gözlere eski senden sana miras kuru kahkahalarınla eşlik edemez oluyorsun.

Hayatın hiçbir arzına denk gelmiyor ne olduğunu bir türlü bilemediğin taleplerin. İşine, zamanına, kendine, herşeye bahane bulmaya başlıyorsun.

Ve sonra kabulleniyorsun.

Bu süreçten sıfıra yakın inançları ve bağlılıkları konusunda gönülden kararını vermiş biri olarak çıkmak harcın mı, yoksa bu kararsız ve inançsız; kararlı ve inançlı aşırı uçlar arası salınmaya meyyal halet kaderin mi...

Sözlerin üstünde, mana ve sezişlerle yolunu bulma, devrim evrim ikileminin ötesinde, sonradan yiyeceğin büyük laf ve/veya karar bozuntusu etmenin ardında, belki zamanla kendiliğinden, belki yine kendiliğinden ve birden, bir devrimci olur gibi evet, her yere çekebileceğin anlamlarıyla; gerçekleşecek veya gerçekleşmeyecek, belirsiz.

Belirsizliğin belirleyici olduğu bu süreç sanki iki yıldır "25!" diye özetlemekte olduğun zaman diliminin de bir özeti. Sonrası için bir önsöz.

Bu saçmalığa yada bu en önemli hayat aşamasına kılık biçmeye çalıştığın bu yazı da, fazlasıyla anlamsız haliyle.

Lakin insan, dünya, halklar, devlet, kapitalizm, sosyalizm, anarşizm, Allah, secde, hayat, amaç, kırgınlık, psikoloji ... düşünceler, hissedişler, arayışlar arasında geçen bir zaman zarfında, hiç "yazı gelmedi" yada gelen yazılar son yazdıklarım gibi işle ilgili çocuk mızmızlanmaları nevinden oldu. O nedenle yazıya dökmedim.

Artık içimden gelmeyen bu yazı ise, başka yazıların sözünü vermeyerek, ne oluyor bu kafası karışık çocuğa diye soranlar içindi. Kör karanlıkta küçük, kısık ve çukur gözleriyle kendini bulmaktan aciz bir çocuğu adam yerine koydunuz. Teşekkür anlamsız kalır.

Belki "Bana kalan, bu süreçten sızan kibir törpülemesi, tevazu, aileyi insan kalabalıklarından gerçekten ayırt ve gerçek yalnızlığın fark edilmesi gibi erdemler oldu, sonra aynı tas aynı hamam yarım oradan yarım buradan, şen şakrak ve depresif, isyankar ve vandal ve lafazan, aykırı ve aslında sıradan, nevi şahsına münhasıraltı, aynen devam," diyeceğim.

Ya da belki, "O anlar kendimi bulduğum anlardı," ...

ve işte sizler de bu anın önündeki müthiş fırsatın ve müthiş tehdidin şahitleri olun.

Sevgiyle.

...

Pazar, Eylül 13

Optimistik Pazar

...

Geç kalktım.

Biraz alayına isyan müziği dinledim, bol beat'li rhyme'lı olanından.

Pazarları yalnız kalkılan yaşam tarzına geçmeye çalıştığım için, kendimi ödüllendirdim, Pazar sabahına bulaşık bırakmadım, temizlik memizlik de yapmadım, tişört katlarken yirmi küsür yıllık öfkemi D12 konserinde sahnede kustuğumu hayal ettim.

Gazete almaya giderken hanginiz bu kadar güzel bir denizi görüyor ha? Deniz bugün açık maviydi. Hava kapalı ama sıcak. Kışın da bu denizin bir yere gitmeyeceğini, yine benim kalacağını bilmek bana mutluluk verdi.

Gazete, dergi falan aldım, insana dönüşmek için. Sabah Kafka yüzünden böceğe dönüşmüştüm.

O kadar güzel bir gün ki, şirket hattım hiç çalmadı. Ben istersem, kendi hattımdan, zamanında kendim seçmiş olduğum, hiçbir çıkar sözkonusu olmadan çok şey paylaştığım arkadaşlardan birini arayabilirdim. İşyerinden verdikleri bilgisayarı işyerinden verdikleri arabada bıraktım.

Emekli komşu gene muhteşem şortuyla bahçedeydi. Nevaleyi gördü, evden çıkmicaan anlaşılan dedi. Dedim napayım be yaaw her gün dışardayım?

Şimdi şu self-teşhir alanı haline getirdiğim yere bunları yazıyorum. Hayat ne güzel lan. Huzurluyum. Yarın büyük planlarla gittiğim ama hep aynı cümleyle karşılaştığım "ariyeli gaça sattirecaaan ağbey" yere gideceğim, ama yarın. Bugün değil. Bugün özgürüm.

Bugün Kazım Karabekir'in yaşadıklarına tanıklık edebilirim, Sartre, Camus, Rolland, Tahir ... bunlarla halvet olabilirim. Dergi okuyabilirim. Film izleyebilirim. Müzik zaten her daim açık.

Oruç olmasaydım koşuya da çıkardım bugün.

Babamın yirmi küsür yıl boyunca her pazar dediği gibi, "yarın işbaşı". Ama yarın. Bugün değil. Bugün güzel bir gün.

Bugün hiçbir şeye isyan etmeyeceğim. Acaip keyifliyim ben bugün. Güneşe çıkardım kendimi sanki bugün.

Babam mı? O 77'de Kamhi'lerin Düzce'de kurdukları atölyeye girdi seksenlerde. Düzce hikayemiz böyle başlar. Babam çok doğru bir adamdır, pat diye söyler doğruyu. Eyvallahı yoktur. Yıllarca leş gibi iş gömlekleriyle geldi babam eve. Gece yarıları işe çağırdılar. Adapazarı'na götürmüştü bir kere beni, Toyota'daki embesiller bir şeyin ölçüsünü almayı becerememişlerdi. Bir kumpasla on dakikasını almıştı babamın. Velhasıl, o fabrikayı atölyeden alıp Avrupa'nın bilmemkaçıncı otomotiv yan sanayi şirketi haline getiren adamlardan biridir benim makina mühendisi babam. (Diğerleri de birkaç mühendis ve birkaç sadık ustabaşı) Lakin dedim ya, eyvallahı yoktur. Şef başladı, şef bitirdi yirmi küsür yılı. Stajerleri müdürü oldu. Lise mezunu ispiyoncular, yönetimin ajanları babamın üç katı maaşlar aldılar. Dil bilmeyen adamları İngiltere'ye kursa yolladılar. Babamın emeği üzerinde yükselen muhteşem karları, primleri, maaşları çatır çatır yediler, babam hep babayı aldı. O yirmi küsür yılın sonucu okumuş çocuklar, bir ev ve bir araba oldu. Villalar, makam otomobilleri, yazlıklar, yurtdışında evler, yurt dışında okumuş çocuklar falan müdürlere, direktörlere, ve onların adamlarına kaldı. Nihayet Kamhi dev fabrikayı Amerikalılara sattı. Amerikalılar yeni direktörler atadı. Yalakalar fırıldak gibi yeni yönetime döndüler. Yirmi küsür yıl fabrikanın kaymağını yiyen direktörler kovuldu. Babam onlara mail yazdı, size, bunca yılın haksızlığına binaen hakkımı helal etmiyorum, dedi. Hamid bey şaşırdı, anlayamadı babamı. Yeni direktör ve müdürlerin ilk işi makam otomobillerini yenilemek, yönetici başlangıç maaşını 8 milyardan 10 milyara çıkarmak oldu. Ve işçilerin dört kap yemeklerini üç kapa indirdiler. Kauçuk esaslı fabrikalarda zehirlenmelere karşı mecburi olan yoğurdu kaldırdılar. Bunları üst yönetime tasarruf tedbiri olarak sundular. Babam daha fazlasına şahit olmadan emekli oldu.

Bugün pazar. Bugün güzel bir gün.

Yarın işbaşı ama siktir et.

...

Jus' Understand Those Poor "Salespersons"

...

Yazık lan.

Üniversite okumuş, askerliğini yapmış, Sarar marka cicilerini giymiş, efendi efendi sana boktan Citibank'ın boktan kredi kartını itelemeye çalışıyor. Kendisi de trajedinin farkında, lakin çaresiz. (bkz. işsizlik)

Bir diğeri, gelişmişliği dövizin yasak olduğu dönemlerde kalmış tiplere Bireysel Emeklilik Sistemi kakalama derdinde. Umutsuz.

Kimi de ilaç pezevengi. "Reprezant."

Rüşvetler, yalvarmalar, küçülmeler, iltifatlar, suya gitmeler, gaz almalar, gaz vermeler.

Ne sosyal insanlar ve ne zor bir iş yapıyorlar (resmen nefis terbiyesidir meram anlatmak, birşey "satmaya" çalışmak çünkü klasik anlayışta satıcı erkektir (ofans) alıcı kadın (defans), o halde alıcı kollamalıdır kendini ...; işbirliği, kazan-kazan falan hikayedir) değil mi...

Laf ebesi bunlar canım, kazıkladıkları adam başına prim alırlar, beter olsunlar. Satıcı karakteri, sahtekardır zaten. "Memur dürüstlüğü" ne gezer bunlarda, değil mi mirim?

Kazın ayağı öyle değil işte. Lanet edersin karşındaki adama eyvallah ederken. Mecbursundur, üç kuruş maaş artı prime "çok şükür iş bulmuşsundur."

İç dünyalarında nelerin koptuğunu düşündünüz mü, kendinizi onların yerine koydunuz mu?

Ben mi?

Ben deterjan, diş macunu, şampuan, bebek bezi, hijyenik ped, pil, tıraş bıçağı vs. sat(tır)ıyorum anacığım.

Herhangi bir mağazaya gidip bu tarz ürünlerden en pahalıları alırsanız (yaşasın smart pricing!), "bizim şirket"e çalışmış olursunuz. Kaliteli ürünler ama, valla bak. Hepsi kategorisinde lider, reklamlarda sabah akşam izliyorsunuz çoğunu.

Yada almayın, banane. "Bizim şirket" artık müşteri temsilcilerini distribütör bordrolu olarak alıyor. Biz bu operasyonun ilk askerleriyiz. İki arada bir derede geçinip gidiyoruz. Şirketin elemanıyız fiilen, şirket eşek yüküyle maaş veriyor (kendi bordrolularına). Distribütörse onun yarısını verip primle kazandırıyor (kendi elemanlarına); biz her şekilde babayı alıyoruz.

...
Çok çalışıp az kazanmaya devam eden, kalitesinden, dürüstlüğünden ödün vermeden, her türlü haksızlığın kahredici farkındalığıyla (bu kelimeye de fena sardırdım hacı) omzunu silkip, hayata inat herşeyle taşşak geçmeye, işini iyi yapmaya ve dudağının sağ yanına acı bir gülümseme kondurup yürümeye devam eden tüm arkadaşlara selam... Gelecek bizimdir, birbirinin yüzüne gülüp arkadan kuyu kazan, üstündekini hoş tutmayı iyi bilen göt-öpücülerin değil... Onlara hediyem, Eminem & Korn & Limp Bizkit & Kid Rock 'tan gelsin: Fuck Off.