Cumartesi, Aralık 25

Elveda Samsun (II)

...

İzmir'in varoşunda mekteplilik dağında postallılık oynadıktan sonra "hemen atılayım hayata, bok var sanki," diye zıp zıp zıplayan bu velet, kendini 22'sini bitirmeden Samsun'da bir atölyenin "başında" buluverir.

("Aile," depremden sonra bıraktığı gibi Düzce'dedir.)

Samsun'daki 10 aylık hayat oryantasyonundan sonra kapağı Koç'un dükkanlarından birinin "başına," Ankara'ya atar. Samsun'a ilk vedasıdır.

İki yıl 18-19-66 Ankara havasından sonra hep havas ettiği Proud & Glad firmasına -dist. bordrosuyla- girer ve efsane geri döndü ayağından Samsun deliganlıya tekrar wellcome der.

Deterjan satmayı becerir, kendini Alaman gavurunun has kadrosunda yönetici pozisyonunda bulur, daha 6 aylık satıcıdır, Sivas'ın yollarına türküsünü söyleyerekten Samsun'a ikinci vedasını yapar.

(Bu arada "aile" Düzce'den emekli olmuştur, deprem korkusuyla 10 yıl önce Konya'daki arsaya yapılan eve taşınılır.)

Tokat'ta dandik bir otelde iki haftadan sonra, Bölge Müdürünün yamacıma gel yamacıma talimatıyla Samsun tekrardan kürkçü dükkanı olagelir.

İyisiyle kötüsüyle ikibinon, velet Samsun'da bayicilik oynamaya devam eder.

Derken iki yıldır ertelenen ailevi mevzular, 11 yıldır ayrı yaşanan ailenin çekimi, veledi "ters yerde" duran Samsun'dan Anadolu - İstanbul transit yol güzergahına çevirir.

Ve velet Ankara'da çikolatacılığı kabul eder.

5 sene, 5 iş, 5 şirket, 3 Samsun, 2 Ankara.

Önceki 5 yılın Düzce - Konya - İzmir sarmalından daha karışıktır veledin son 5 yılı, Ankara'da nihayet mi bulacaktır, tek bilinen, Samsun'da bırakılan "kıymeti bilinmemiş bir iş" dünyasının paydaşlarındaki hayret, arkadaş ve yoldaşlardaki güceniklik ve güzel, çok güzel bir kadının yüzündeki hüznün ötesinde 2011'e Ankara'da başlanacağı, karakterinin çizdiği bu hayat yolunun olanca sezgisiyle takip edileceğidir.

Herşeyin hayırlısı!

...

Cumartesi, Aralık 4

Yirmi Yedi

...

Değişen pek fazla birşey yok.

Ellerinizden öperim.

...

(Not: Ordan oraya koşarken, bir gün geç kaldım bu sene. Zati pek yüzüne baktığım yok bu aralar ya. Alınmıyon dee mi la, blog musun nesin.)

Pazartesi, Kasım 1

Bir Kasım Sabahı Vol. II

...

Hayır, iki sene öncesinin hayalperest melankolisi hiç değil, ne yağmur var, ne telaş.

Sabahın yedisi.

Deniz ne sakin, bulut dahi yok, dokuz derece ama tabak gibi güneş.

Dün saatler -ve uykular- geri alınmış.

Beş dakika sonra hüzünle neşeyi birleştiren kadının annesini hastaneye götüreceksin, oradan da koşmaya başlayacaksın.

Ciğerlerin patlayıncaya dek, omuzların düşünceye dek, sen yüzüstü kapaklanıncaya dek.

Sonra kalkıp biraz daha koşacaksın.

Koş, siktiret.

O dakika o saati, o günü, o ömrü telafi ettin sen, farkında değilsin.

...

Cuma, Ekim 8

Merhamet

...

İnsanların küçüklüklerine maruz kalmayla ilgili (iş saçmalıkları) sıkıntılar, şikayetler, ağlaklıklar. Uyandırmayın beni. Kendime merhametim gelince değiştiririm, çeker gider en asil halimle her zamanki gibi, yeni bir işe Türk gibi başlar, İngiliz gibi bitiremeyip idealini bulana kadar, yani süresiz, zırvalar dururum.

Hayatın gerçeği vurunca yüzüme az daha uyanasım geliyor, hemen dalıyorum yine uykuya, işe gidiyorum.

Gerçek dediğim, o siklemediğim, tapınanına gıcık olduğum paraya, eşşek gibi muhtaç olduğum, olduğumuz. Ama bu muhtaçlık şımarıklıklarımıza savurduğumuz enflasyon parası gibisinden değil.

Doktor denen "insan" evladı, 1200 lira istiyormuş ameliyata girmek için. Bildiğin haraç. Parasını vermezsen 3 ay sonraya erteliyorlarmış ölüm kalımını, tetkikler bir aydan evvel çıkmıyormuş. Anne lan bu! Kızcağızın annesi.

Adı, devlet. O topa hiç girmeyelim. (Küfredince anarşist oluyor, ananıza küfretmiş gibi bakıyorsunuz.)

Klasik asgari ücret kaç para ulan klişesine girmeyeceğim. Herkeşler sağlık sigortası yaptırmalı şekerim totoşluğuna da. (Bırakın sağı solu, okul orospu dolu.)

Lakin insanların küçüklüğüne dalmaktan, insanın, hayatın, ölümün büyüklüğüne vakit ayıramamak bile nimetmiş.

Merhamet! diye susasım geliyor.

...

Pazartesi, Ekim 4

Manzara

...

Kazım Koyuncu'yu saygıyla torpido gözüne koyup Yeni Türkü'yü sürdü arabasına Gerze manzarasından Sinop'a yaklaşırken. Akdeniz'den Karadeniz'e uzanan hayatını düşündü göz açıp kapayıncaya kadar. Önceki hayatında Zeki Müren vardı.

Yalnızlığı düşündü ve bitti artık bu son derken yeniden aşkları.

Bahar yorgunluğuydu belki hayatının baharında çöken omuzlarına. Araba çekmiyordu dünyanın yükünden.

Ilık yaz ikindilerinin gölge serinliğinden, esintili bahar sabahlarının ürpertisine çevrildi birden hissettikleri.

O kadar acı çekiyordu ki, varolmanın sevincine varacaktı neredeyse.

...

Önce anlam veremedi o nedensiz yarım gülümsemenin saniyelerce süren yayılışına.

Sanki yaraları ağır değildi.

Olgunluğun yeşilinden geçerken karşısına çıkıveren mavi, uzun zamandır kalbinin derinlerine ittiği o en yakın dostu hatırlatıyordu.

Gerze'ye çıkarken karşısına bir "bir kere geleceksin şu dünyaya be!" ihtarı gibi çıkıveren deniz, onu tekrar yoldaşı yapıyordu umudun, umudunun.

Hayatın tortusuna saygılar sunup geleceğe doğru yol alan bu çocuk adama sunulan bu saniyeler, sanki umudun manzarası oluyordu hayata dair.

...

Pazar, Eylül 26

Bira Kalamar

...

Tarz-ı hayat'tan lifestyle'a, layf-stayla, haylayf, püsküüt olmayanı.

Hüzünlü yüzlerin ardında mutluluk dolgu malzemesi. Görünürü bu. Asalet makyajda.

Onun bunun eYlencesi ana tema. Feel.

Sorumluluksuz yetki, başarılar benim, başarısızlıklar onların. Sıyrıl, yüksel.

Ateşle yaklaşma, kava is beta (kavır is betır.) Bitılcuys. Soğuk içiniz.

Hadi şimdi siktirip gideyim. 594 tane arkadaşım var zira. Ferik çoğu.

Lov dı vey yu lay.

...

Salı, Ağustos 17

Ceziret'ül Uşşak


Gitmelisin bence. Git.

Bir deniz feneri var Türkiye'nin en kuzey ucunda, selam götür. Karşıya bak, şansın yok, sis vardır.

Yeni Türkü dinleyerek eskit sokakları, hiç düşünmeden dal ağaçlıklara.

Önce hepsine, sonra birine aşık ol; ve kevaşe İzmir'le arasındaki yedi aynılığı bul bu minyatür güzelliğin.

Daha zirveye varmadan hafifletsin seni yol.

Her kulaçta bir yük bırak omuzlarından ve kaybol, kaybol.

...

Pazar, Ağustos 15

Akasya Kokulu Sabahlar

...

Geri verin
Dalgaların kıyılara çarparak

Herhangi bir makamda

Bir şarkı söylediği
Akasya kokulu sabahlarımı

Geri verin
Arnavut kaldırımı yollarda
Bir kızın saçlarında
Gönlümün vals yaptığı
Akasya kokulu sabahlarımı

Geri verin
Zamanın geçmek bilmediği
Gençliğimin sırtıma
Bir yük gibi bindiği
Akasya kokulu sabahlarımdan
Hiç olmazsa birini

Yeni Türkü, Aşk Yeniden, 1992

...

Pazar, Temmuz 25

Whatever

...

Gitmek bazen iyidir hesabı al yolunu yolarkadaşını bulmuşken, kararan hava eşlik etsin passionate kavgalarınız ve smooth barışmalarınıza.

Sel-fırtına, orman-deniz al yolunu.

Uyan ve bir yalnızlık fırsatı bul. O an bunu yazmayı düşün:

"Siktiredin güney'i, batı'yı. Gelin sizi kuzey'e götüreyim.

Biraraya gelmiş üç-beş çam bulun, istisnasız denize bakanlardan.

Ses olarak denizin kayaları yalayışıyla, çam uğultusunun kalmasına kadar bekleyin. Deniz kokusunu çamdan ayırt edin.

Gözlerinizi kapatıp o an orada olduğunuzu hissettiğinizde, 'Serkan has çocuk, iyi adam.' deyin."

Değişiklik iyidir, o an mutlusun, buna ihtiyacın vardı. Soran olduğunda "Bugünü çoktan amorti ettim. Mutluyum. Şu andan itibaren ne yaparsam üstüne koymuş olacağım. İyi ki gelmişim. İyi ki varsın." de.

Sonra üstüne birkaç saat, birkaç doğa harikası daha koy.

Ve bir gece daha kalabilecekken, gece yol seni geri çağırsın, al beni diye, uy ona.

Yol çalışmasını fark etme. Jeep misin koçum. Çalışmıyor, motor arızası. Polis, çekici. Sabaha karşı ev.

Özüne dön yine. Lakin hayat, senden ne gelirse gelsin güzel be. Alnımdaki karıncalanmayı engelleyemesem de.

Herneyse...

...

Cuma, Temmuz 16

Keyfiyet-ül Ürkek

...

Yaşam adı.
Yaşam, evet.
İsmine inat,
Yirmi sekiz Şubat,
Bir katl, bir vefat.
Kendisi, hep kendisi,
Tam yirmisekiz yıl.
Şubatta ölmek zor,
İlk ve sondu, sor,
Var sayıl.
Dı.

Marifet az verip,
Çok almak,
Bilemedi Yaşam'
In suçu,
Saf kalmak.
Tı. Ve kaldı da.
Yirmisekizinde,
Gözü kaşı,
Darmadağın da olsa var artık,
Hep olmak istediği gibi dimdik,
Taşı.

Yaşam adı.
Geç kalınca güldüler koşamadı.
Kötü yaşarım korkusuyla o hiç,
Yaşamadı.

...

Cuma, Temmuz 2

Evler


Akşam dar attığımda yine kendimi dağınık evime her zamankinden azıcık farklı bir manzarayla müşerref oldum, anahtarlarımı koyduğum yerdeki Migrosçuluğumdan beri kullanmadığım boş el çantam sanki karıştırılmıştı. Evdeki bu tek farklılık bi bokluk olduğuna işkillenmeme yetti. Yine de sadece "?" dedim.

Cebimdeki bozuklukları her zamanki gibi -yine zamanında non-food envanteri yaparken farkına varıp kendi mağazamdan satın aldığım- araba şeklindeki kumbarama atacakken fark ettim aylardır boşaltılmayı bekleyen kumbaramın yok olduğunu. Üç senedir farklı şehirlerde olsa da aynı masanın üzerinde duran kumbaram artık yoktu.

Üzücü olan, siz yokken birinin sınırsız bir cüret ve güvenle özelinize girmiş, umarsızca didiklemiş, sonra da kapıyı çekip gitmiş olması.

Yoksa bunları karaladığım 5 yıllık notebook'ta, neredeyse bir yıldır açmadığım televizyonda, kitaplıklarımda, en önemlisi özel eşyalarımda bir halel yok, olmaz da kolayından. Pahaları yok ki hiçbirinin.

Hırsızın benden alabildiği, sadece "bozukluklarım" olmuş.

Bana verdiği ise, sabah sabah daldığım gelmiş geçmiş tüm "evlerimi" düşünme seansım. Bence ben kazançlıyım.

Yalnız olmadığım evler : Doğduğum ev, kerpiçten, müstakil, bahçeli, samanlıklı, tavuklar, eşek, ben doğduktan on sene sonra betonarme. Yeşilova'da üç yaşındayken sık sık kaybolduğum, keyfime göre kahveye falan gidip mahalle amcalarına çay ısmarlattığım zamanları, kaldığımız evi ise hatırlamıyorum. Sonra Konuralp, kira, seksenler, ev sahibimiz yaramazlığıma kızardı, kolum sargılı, incitmişim, ilkokulda kurdele. Düzce, 90 metrekare, kendi evimiz, doksanlar, Anadolu Lisesi, herşeyin çok güzel olduğu zamanlar, çocukluğum. Deprem.

Yalnız olduğum evler : Mecburen koparıldığım mutlu çocukluğumun asi ve agresif bir ergenliğe evrildiği 6 ay kirada oturduğumuz ev, sonrasında kendi inşaatımıza geçtiğimiz, annemlerin 10 yıl sonra emekli olduklarında gelip taşınacakları, şu anda oturmakta oldukları ve benim hala nefret ettiğim ev, şehir. Amcamlarla yaşıyorum ama yalnızım. ÖSS. İzmir. Annemin prefabriklerden komşularının çocukları da İzmir'i kazanmış, Düzcelilerle çıkılan ev, Evka-1'de. Sonra kendim çıktığım 1+1 ev. Sonra Fatih'le çıktığımız Kürt Fuat'ın evi. Sonra Şirinyer, Fatih'le iki yıl izbe bir yerde yaşadık, dibi birlikte gördük, paylaştık. Askere belediye otobüsüyle gidiş. Sonra Samsun. Eşyalı ev. Ankara. Batıkent'te müstakil. Tekrar Samsun. Atakum. Hala burdayım.

10 yıl dile kolay, 26 yıllık hayatın 10 yılı.

Penelope'nin eşyalı 90'lardan kalma evindeki gibi ben de saat tıkırtısı falan mı istiyorum? Çiçek yahut kanarya. Beni bu eve bağlayacak birşeyler.

...

Resim: Üsküdar'da bir ev.

Perşembe, Temmuz 1

Yaban

...

Sabah işyerinde klozete oturduğunda yöneticiliğin neden ona göre olmadığını bulmak üzereydi, "adam yönetmek"le işi yoktu, ne iktidar oyunlarına müdanaa edecek mecali/kompleksi vardı, ne salağa yatana tahammülü.

Yoğun gündem planlamalarının yarattığı ne yapacağını bilmezlik boşluğunda yine acınası bir kararlılıkla -işine burnunu sokmaya iyice başlayan- müdürünü dinledi, herşeyin en iyisini o bilmiyordu.

1 yıldır sesini unuttuğu bir arkadaşının sesiyle neşelendi titremekli sesi, o an total başarısızlığı unutup eski günlerin gücüyle konuştu telefonda.

Ve en iyi bildiği iş, artis artis konuşmak. Kusura bakmıyorsun değil mi yeni eleman, şu terimleri mümkün olduğunda Türkçeleştirmeye gayret ediyorum ama, kulağın da alışsın isterim.

Sonra, sonrası yağmur, yarın sabah bir arkadaşınla yürüyeceksin sahilde, Penelope Cruz'a benziyorsun deyince hiç etkilenmemesinde bir anormallik var mı, yoksa anormallik hepten bende mi diye düşünerek.

Çalışsam mı, ne yapsam? Samsun'da aynı dili konuşabildiğin ve kendi akranından tek arkadaşını da haftasonu uğurlamışken bir başka taşraya. (Neden tüm arkadaşların senden en az 10 yaş büyük?)

Ne olur işle ilgili olmasın diye çalan telefona neşeyle bakıp askerliği yeni biten kardeşini düşündü ve telaşlandı, ona da arabalı, sakallı, janti bir kölelik bulabilecek miyiz?

Telefonu kapatır kapatmaz etrafına baktı, düşünce sislerinin ötesinde hiçbir ufuk bulamadı, ev kapkaranlık, o yapayalnızdı.

...

Perşembe, Haziran 24

Plaza Kızına Yakarış

...
Tokat yöremizden bir küçük burjuva türküsü

Birkaç sevgilim var ey dost, birbirinden azılı,
Has avradımın kaderi, kolej müfredat' yazılı.
Hasretim yar poposu, makam koltuk' kazılı;
Kurban olam sarı saçlım bir alt duduş ver.

Je t'aime şekerim, je t'aime balım; ol emin:
Seni anıp, ağlayıp, Tokat'ladım demin.
Sizsiniz geleceği şol güzel ve yalınız ülkemin,
Kurban olam mavi gözlüm gel sırtım ger.

Elde değil hey yar, bu nasır eller senin,
Hap kadar da olsa çapın, sudan gündemin.
Tabanvaya on bassın ister görgüsüz cipin,
Sınıf farkı'n kafasına Tokat'lı, sıkar, gider.

...

Pazar, Haziran 20

Haftasonu Budur

...

Cumartesi: İstanbul'dan gelen arkadaşlar, Gülhan'da kahvaltı, Bandırma Gemisi, Ladik Gölü, Boraboy Gölü, Çakallı'da melemen, Amisos tepesi, go-kart, Karadeniz'de 4 çeşit balık.

Pazar: Körfez'de kahvaltı, Sinop hapishanesi, Sinop merkez, Hamsilos fiyordu, Sinop mantısı, Bafra'da dondurma, havaalanına bırakış, Samsun'dan arkadaşla Atakum, Türk kahvesi.

Haftasonu işte budur, kaygılarla, az hafifleyen stresle, gereksiz iş telefonlarıyla bölünen, kafada işten kalan boşluklara alelacele doldurulan küçük-yapmacık boş zaman etkinlikleri ile geçirilen bir yarı dinlenme zamanı değil.

Yarın sabah için kendime acıyorum.

...

Cuma, Haziran 11

Terapi Atakum


...

Havanın keyfine göre renkten renge bürünen ve bir gürleyip bir süzülen ama bir noktadan sonra tek ses olan denizin konuşmasının üstünde her akşam farklı bir tuvalle süslenip arz-ı endam eden muhteşem günbatımı manzarası, ve durgunluk.

Sanki dünyada hiç mutsuzluk yok.

O an yanında kim olursa olsun yalnızsın, olmak istediğin gibi yalnızsın, olmak istediğin gibi herkessin, sevmek istediğin gibi seviyorsun onları, ve kendini.

O an ne varsa üstünde deniz üstleniyor.

O an ne varsa seni yoran güneş alıp gidiyor.

O an karanlığın şalı gelene kadar ve ışıltısı geç yakamozun, sen dünyada ne kadar hüzün varsa içip bitiriyorsun.

O an mutsuzluk yok, o an senden mutlusu yok ve deniz ve güneş ve dünya tarafından seviliyorsun; ve en derinden inanarak 'varım' diyorsun o an.

...

Perşembe, Haziran 10

Çıkmaz

...

Kötü gün, mülakatlar, adam bulamıyorum. İşler sıkışık, berbat, daralıyorum.

İş hayat şu aşamada, kaçıp gitmekle, durup savaşmak açmazı, kaldıramıyorum, ve hiçbir şeye, yaşam dahil hiçbir şeye vaktim yok.

Hiçbir şey yapamıyorum.

Erken vakit dar attım kendimi eve. Kaçtım.

Açık bilgisayar karşısında oturdum, düşler düşünceler, birkaç saat, uyuyakaldım.

Dışarı attım kendimi, kiramı ödedim.

Film bulamadım.

Ve annemin, kardeşimin sesine sarıldım biraz.

Sonra, önce "Canım Kardeşim" adlı muhteşem Türk filmiyle ilgili bir yazı okudum. Yeterince karmaşık değildim zaar.

Ve nihayet, Tatar Ramazan. Neden yüzüncü kez izlemek istediğimi bilmiyorum bu gece.

Tatar'ın idamlık mahkumu avluya çıkardığı o sahne, o anne, o baba.

Sanırım ben de anamı görmek, babama sarılmak isterdim.

Ağladım ulan, ağlıyorum ve evet, böyle bir adamım ben.

...

Pazar, Haziran 6

Endişet'ül Maişet

...

Bizler, yağlı şirketlerin yağır kollarına atılmış maymun kitlenin içindeki akıllı mazlum genç azınlık, bilincimiz açık zamanımızın yüzde seksenini kayıntı korkusundan ayırmışız çalışmaya. Eğlenmek uyuşturmak, hızlı vur tosun, adet kısa, zaman çabuk, yol uzun.

Boş zamanlarımızda yamaç paraşütü, lycian way, ski falan yapmıyoruz, dil öğrenmiyoruz.

Grafiklerde, tablolarda tanımlı hayatımız. 17.30'da hepi haur'umuz falan yok.

Doğumuzdakinin hayatı taşşak geçer gibi bozuk para değerinde, batımızdaki mamur can sıkıntısından intihar ediyor.

Silahlar olmasaymış mutlu mesut yaşarmışız, en zengin 10 kalantor parasının yüzde bilmemkaçından geçseymiş açlıktan ölmezmişiz vesaire.

Şopen dinleyelim, hauer söyleyelim. Aydur:

"Varsayalım insan soyu kaldırılıp her şeyin kendiliğinden gelişip olgunlaştığı, sütlerin balların yerden kaynadığı, yiyeceklerin dallarından koparılmayı beklediği, herkesin gönlünden geçirdiğini hiç vakit kaybetmeksizin önünde bulduğu ve elde etmekte hiç güçlükle karşılaşmadığı Utopia ülkesine götürüldü; o zaman ne yapardı bu insanlar? Ya can sıkıntısından ölürlerdi, ya kendilerini asarlardı ya da olmadı birbirine düşerler, kavga dövüş birbirlerini boğup öldürürlerdi."

Ja das ist schön, şekerim, Allah'tan Utopia'da değiliz, bak dünyaya, çok farklı şeyler göreceksin.

...

Cumartesi, Haziran 5

Teselli

...

Bölgenin işleri bok gibi, iki yeni çocuğun da çıkışını ver, tebliğ et.

Bu hafta bölgeyi şereflendiren 4 dilli, genç, janti adama yaptığın sunumdaki tabloların boktanlığından herşey, enkaz piyasa, enkaz Samsun, enkaz Serkan.

Daha yeniyim hacı! diyemezsin. Bir round daha var! deyip dayak yemiş Rocky resmi koyarsın.

Çıkışını verdiğin çocuklara kahvaltı. Yeni aldığın tecrübeli arkadaşla (Leverci) Bafra, müşteri illa seni ister, geyik, Bafra muhabbeti, mafya muhabbeti. Amına koyim Bafra'nın. Tiksinç. Düzce'de büyüdüm lan ben, illallah etmişim adam vurmalardan. Bozuk para mıyız harcıyorsun yarraam. Diyemezsin.

Satış sevişmedir. Savaşma seviş. Kucağına oturacağım adamı ben seçerim. Kucağıma alacağımı da. Totoşlar sizi.

Adamın annesi de babası da hastanede, almışım adamı yanıma eleman bakıyorum. Ayıp. Yemek, çoluk, çocuk, cıvıl cıvıl.

Yeni tanıştığın hatunu ara. Yarın iş miş yok. Doldur boşlukları.

Sahilde attığım akşam turunun tek güzelliği telefonda babamın, annemin olmasıydı. O araba Onur mu? İşi var rahatsız etmeyelim.

Ve canım, bitanem. Sen olmasan ne anlamı var lan böyle Cumartesinin. Sınava girmiş fıstığım. Ne iyi ne kötü diyor. İyi deyip umutlandırmak istemiyormuş ama İngilizce ve sosyalden full çıkarabilirmiş. Bir de nasıl para biriktirebilirim diye soruyor. 500 lira lazımmış. Ben versem olmazmış, kimseden almadan biriktirecekmiş. Sen gel Samsun'a ben sana ne istersen alırım. Hayatımın güzelliği inşallah hayatın da senin kadar güzel olur. Kazanırsın bir Anadolu Lisesi abilerin gibi. Çok da önemli değil be...

Mavi tesellim benim. Öperim gözlerinden böyle hayatın, çok şükür.

...

Cuma, Haziran 4

Sabit

...

Katil faşistler, onların yalakaları, onlara karşı argüman geliştirmek için katil faşizmin sembol ismine biat eden ulusal beyinsizler, omurgasız "dinibütün" global eyyamcılar, insan beynine hakaret şeklinde sansür maymunu olmuş şol cennet vatan, odun ötesi bir minör dünya, bir boktan yaşam.

Ufak tefek sevinçler, acıklı kişisel mutluluk çabaları vesaire. Özünde, maişet endişeli kölelik, yardırma üzerine hayat ıskalama, gösteriş, bir sürü mal, bir sürü embesil. Ölmeyecek miyiz lan tarraam, tek istediğim biraz yalnızlık, yeşillik. Tek ses, ırmağın sesi, yeşil gözlü değilse, onu da def et.

Güldük, eğlendik. Şimdi siktirin gidin.

Ramon Sampedro gibi uçamayacak kadar dahi yorgunum zira.

...

Cumartesi, Mayıs 22

Cumhuriyet Kızına Yakarış

...

Germedim cumhuriyetçi tartışmaları yar ben germedim,
Şu son bağımsız TÜRK YURDU'na dinamit sermedim!
Vallahi de billahi de dinciye bölücüye oy vermedim,
Kurban olam sarı saçlım bir alt duduş ver.

Saygıyla esas duruşla selamladım hep o koltuğu,
Geçmişimin geleceğimin logosu ettim altı oku.
Bir solukta ezberledim, ezberlettim nutuğu,
Kurban olam mavi gözlüm bana bir yol gülüver.

Teen'inden mature'ına tam on beş milyon genciz,
Şu şanlı cumhuriyetin gönüllü askeriyiz!
Bir hızla kötülüğün geçmişine söveriz,
Kurban olam çağdaş yüzlüm galh bir yorgan ser.

Eğitimiyle sağlığıyla, otuzları özlüyoruz,
Gönençli iktidarınızın, yolların gözlüyoruz.
Sizinkiler okuyup, yar sizinkiler izliyoruz,
Bir kaza olursa eğer, memur "Kemal!" der.

...

Pazar, Mayıs 16

Kartal

...

İki hikaye anlatayım size.

Laz burunlu bir sultan var, alim, dahi filan ama şarklı olduğundan kelli gerici ve yobaz bir insan kendisi. Karadan gemi yürütmesiydi, atını denize sürmesiydi, çağ ayracı bişeyler yapıyor ergen yaşında. Gavur ellerin üzerinde uçan bir kartalın simgesi belleniyor. Hain batı kendisini kahpeliğilen zehirleyerek öldürüyor ve de şerefsiz vatikan evropa büyüklerine "BÜYÜK KARTAL ÖLDÜ" diye zafer mesajı geçiyor.

Yüzyıllar geçiyor.

Birinci dünya depreminde yuvasından çıkan bir kartal yumurtası yuvarlana yuvarlana tavuk kümesine düşüyor. Tavuk yumurtanın üzerine oturuyor, anaç bir hayvan zaar. Büyük buhran'a saatler kala yavrular doğuyor, bunun şekil şemal değişik tabi, iç bulandırıyor. Büyüdükçe gözü göklerde testis gösterip süzülen amarigan akbabasına takılıyor ve soruyor anaç tavuk sezen cumhur kemal'e "anne, biz böyle uçamayız he mi? bak benim de at tarraa gibi kanatlarım var? neyim eskik?"

Uçamayız koçyiğidim, biz yiğidin harman olduğu yerden gelmişik. Dünyada hiçbir cins hayvan yoktur ki, bizim gibi asil, bizim gibi çalışkan eşelenebilemesin, güven, çalış, günde üç öğün.

...

Cumartesi, Mayıs 15

Enemy of The State

...

Samsun İl Eyyam Müdürlüğü de nasibini aldı, tüm çevre iller üç kuruş maaşımızdan nasiplenirken, has ikametimiz piç mi kalacaktı?

Transit'in içindeki -mesleği köken itibarı ile "şehir" anlamına gelen- köylü, "onuncu aya kadar bir ceza daha yerisen, ehliyetini bir yıl elinden alurlar." dedi.

(Şu geçenki olayda resmen görevden kaçan göbekli memur canım, ikiyüzyetmiştele yazarken pek bi "kaçar"ı yoktu, tu sörv end tu pırotekt, ow yea.)

Bu sefer şehrin içine tuzak kurmuşlar.

Kefir küfür etmedim, sonra anarşist diyorlar, sanki kötü birşeymiş gibi.

...

Cumartesi, Mayıs 8

Umarsızca Büyüyorlar


Doğuyorlar. Sen ergensin, derdin başından aşkın.

Deprem oluyor, şehirler, okullar.

Genç oluyorsun, hoplayıp zıplayıp sürünüyorsun; onlar emekliyorlar.

Her yıl farklı bir şehirde çalışıyorsun, okula başlıyorlar.

Ve bakmışsın eninde sonunda saçma sapan bir ticaretin ve bir yığın insanın içinde koca bir yalnızlığın ortasında hiçlikle çok meşgulken sen, onlar büyümüş ergen olmuşlar, senin yıllar önce saçmaladığın modların daha postmodernlerinde çok daha zırvalayıp saçmalanıyorlar -en bir sersem bön çocuk feysbuk iletileri- ve kocaman olmuşlar ve gülüyorlar ve eğleniyorlar ve kimbilir gizliden ağlıyorlar.

Senden çok uzakta umarsızca büyüyorlar.

...
Resim: 1996 doğumlu kızkardeşim Aysun ve "kuzi"si (öehh) Büşra.

Beceriksiz

...

Kafan zehir gibi dedi bir abim daha bana, iyi yerlere geleceksin, ama bu kadar "dik" olma.

Hala "dik" miyim abi dedim, dört yılı doldurdum, bu benim en civilized halim.

Askerde subayına çıkışıp isyan oynayan, toy çaylaklıklarında patrona kızıp duvar tekmeleyen ergenden, 6 ay cipram uyuşturucusuyla -4 sene önce- bu hale evrildim.

İnan abi salak değilim, toy değilim, konuşurken insanların kafasından geçenleri bilmiyor değilim.

Ve şartel atıp içimdekini salıvermezsem, -kızıyorsun ya yapma bunu diye- "kanını akıtırım lan senin şerefini siktiğim" bakışını hiç olmazsa bakışımda tutup el ayak tepkilerine (=yumruk, tekme, bıçak, tank, top) inkılap ettirmezsem inşallah en azından bu minvalde kalıp kendimden yemeye devam edebilirim.

Lakin -karakter meselesi- daha fazla eğilebileceğime, daha fazla "medeni"leşebileceğime ihtimal veremiyorum, amatörlükse amatörlük, toyluksa toyluk.

Herşeyi yaparım abi, herşeyi öğrenirim, her işe karşı dayanırım.

Lakin 40 yaşında kıçı başı oynayan adamlara içimden küfür ederken gülümseyerek kelam etme ve her daim politik olma işleri var ya -CPU gibi çalışan abaküs o ayak oyunu hesaplarını yapamıyor işte- o işleri ne olursa olsun beceremem gibime geliyor.

Tiksintiler grizu gibi patlamazsa eğer, bu işin kalemi olmasam da bir yerlere gelirim hasbelkader, lakin sana dediğim gibi, daha az insan, daha fazla kafa, keşke böyle bir işim olsaydı diye -saha yönetimi yerine marketing, brand mng. gibi- iç geçirmekten de vazgeçmeyeceğim, bu yollardan geç ve oraya öyle git dedin ya, eyvallah diyeceğim.

Lafımızı ipleyen herkese de hönküreceğim: sevmediğiniz işin koyun götüne rahvan gitsin, mecburiyetiniz, eyyamınız, politikanız yere batsın.

...
Amariga'da P&G'de müdürken sikerim böyle işi diyerekten Türkiye'ye dönüp DJ olmaya karar veren Funky C'ye, yine Amariga'da Intel'de yöneticiyken ve hayvanat gibi bir gelecek vaat ederken "sıkılıp" istifayı basıp karısıyla kendi butik işini kuran arkadaşımın arkadaşına, doğruluğundan dolayı hak ettikleri yerlerin altlarında kazınan nice insanlara ve böylesi tüm cengaverlere selam ederim. Ama ne fayt klap'taki Edward Norton gibi, ne de amerikın biyuti'deki Kevin Spacey gibi istifa edebilirim, çünkü bu dört yılda dördüncü işim :/

Cuma, Mayıs 7

Şahbaz

...

Eskiden, çok eskiden, yeryüzündeki hayat tanrılar tarafından salıncak misali sallanırken, kuş uçmaz kervan geçmez bir dağın eteklerinde, başka yerlerdeki hayatlardan bihaber insanların yaşadığı küçük bir köy vardı.

Dağın kasvetli gölgesinde, dışarıdan hiçbir yabancının gelmediği, içeriden kimsenin göçmediği, gözlerden ırak, gönüllere sapa, elli haneli bir köy.

Köyde toprak kurak, hayvanlar çelimsiz. Cırcırböceklerinin ötmeye mecali yok, çiçekler tohum saçmaktan çoktan vazgeçmiş. Erkekler göç edemeyecek kadar yorgun, kadınlar doğururken teker teker ölecek kadar güçsüz. Doğan bebekler yaşamaya hevessiz.

Köyden uzakta, uçsuz bucaksız güneşli topraklar diyarında yaşayan ağanın bereketli topraklarında çalışmak için her sabah iki saat yol yürüyen köylüler, aynı yolu akşam oldu mu üç saatte döner, karınları doğru dürüst doymadan, kara bir uykunun kollarında geleceği olmayan bir hayatın düşlerini görmeye dalarlardı. Ve yaşamaktan ziyade ölmeye yatarlardı.

Kadınlar öldükçe, erkekler çöktükçe, bebekler büyümedikçe... köy ıssızlığa doğru giderken... bir gece... Deli Hacer... köy meydanında çırılçıplak soyundu. Elinde bir değnek, kimsenin duymadığı bir müziğin ritminde çığlıklar atarak dans etmeye başladı. Sessizliğe alışkın köyün ıssız gecesinde böyle bir cümbüş, o zamana kadar ne duyulmuş ne görülmüş.

Bildikleri tüm duaları mırıldanarak evlerinden dışarı fırlayan köylüler gördükleri karşısında donup kaldılar.

Hacer... Deli Hacer... Cinli Hacer... etrafında birbirinin aynı küçük billur cücelerle çırılçıplak dans ediyor ve kimsenin bilmediği bir dilde şarkı söylüyor.

Zebun kimrek atançı
Tartihana burçka formançı

Karanzul vert

Karanzul vert


Hacer... etrafında cüceler... köy meydanında dans ederken... tüm köy halkı yıldızsız gecenin tehditkar karanlığında Hacer'den fışkıran kızıl ateşin karşısında korkudan titreşip dehşetle olan biteni seyrederken... Hacer'in kardeşi Mustafa eve gitti, kurban keserlerken kullandıkları bıçağı aldı, billur cüceleri yarıp, ya bismillah diye nara atarak kız kardeşinin üzerine çullandı ve onu orada bıçakla parçalayarak öldürdü.

Billur cüceler kayan yıldızlar gibi yok olup gittiler.

Bütün köy bunu gördü.

İşte lanet böyle başladı. Ama bunu anlamaları zaman alacaktı.

Çünkü Hacer'in ölümüyle birlikte, tanrılar sanki bir kurban almışçasına cömertleştiler. Gök yarıldı, yağmur yağmaya başladı. Yer yarıldı, nehirler coştu. Bir aya kalmadı, kıraç topraklar tahıla boğuldu. Her yerden bereket fışkırıyordu. Erkekler güçlendi, kadınların hepsi birden gebe kaldı... Köylüler artık ağanın hizmetinde çalışmaz oldu. Kendi topraklarında kendilerine yetecek kadar bolluk vardı.

Mustafa erenlere karışmıştı. Kardeşini öldürüp köyü lanetten kurtarmıştı. Gece gündüz evinde namaz kılıyor, ona dokunup kutsanmak isteyen insanların hayır dualarını topluyordu.

Ama geceleri kimselere anlatmadığı kabuslar görüyordu.

O zamanlar kimse bilmezdi ikiz kardeşlerin başka kimselerin anlamadığı özel bir dilleri olduğunu... anne karnında birbirleriyle konuşmaya başladıklarını... ömür boyu bu gizli dille anlaştıklarını... Mustafa... Hacer'in ikiz kardeşi Mustafa, kabuslarda aynı şarkıyı kendisi söylüyordu.

Zebun kimrek atançı
Tartihana burçka formançı

Karanzul vert

Karanzul vert

Beni ağam delirtti
Karnımda onun kötü dölü
Biri beni öldürsün
Biri beni öldürsün

Köylülerin, Hacer'in ölümüyle birlikte lanetlendiklerini, ondan önceki kurak ve tatsız hayatlarının bundan sonraki hayatlarından bin kat daha iyi olduğunu anlamaları ve geçmişleriyle birlikte aslında geleceklerini de yitirdiklerini öğrenmeleri bir yıllarını aldı.

O günden sonra hamile kalan tüm kadınlar ikiz çocuklar doğurdular.

Köy halkı bu tuhaf durumdan ürktü. Kadınlara da çocuklara da korkuyla bakar oldular. Korku hayata hakim olunca, yağmurlar yeniden kesildi. Toprak bereketini yitirdi. Köyde yaşam eskisinden de beter oldu.

Köyü önce Mustafa terk etti. Sonra diğerleri teker teker evlerinin kapısına kilit vurup uzak diyarlara göçtüler. Ortak tarihlerini kurak topraklara gömdüler. Unutmaya gittiler.

Kimse bir diğeriyle aynı yolu izlemedi. Birbirlerini kaybettiler... Kaybolmak istediler.

Unutarak kaybolunabilir sandılar.

O yıl doğan ikiz çocuklara gelince... anneleri onları diri diri toprağa gömdü. Hepsi Hacer'in laneti diye bildikleri bebeklerini, bir yaşına gelmeden kendi elleriyle öldürdü.

Sadece iki bebek sağ kaldı onların içinden; iki erkek bebek...

Bu bebekler büyüyecek ve üreyecek. Kulaklarında hep aynı şarkı, geçmişlerinde ve geleceklerinde ortak lanet.

Biliyor musunuz, Tanrı'nın varlığı tartışılabilir ama kaderi inkar etmeye kimsenin gücü yetmez. Eğer olacakları kendimiz tayin edemiyorsak, her şey isteklerimizden ve hayallerimizden bağımsız, bildiği gibi vuku buluyor... deli nehir gibi kendi asi yolunu izliyor... nihayetinde hiç aklımıza gelmemiş yerlere varabiliyorsa... kader vardır.

Hayatın bizden bu kadar bağımsız ama bizim adımıza ilerleme gücü her zaman korkutur.

Kimi ruhlar mutlak kadere direnmenin asil hevesini kuşanırlar. Ama içine düştükleri adil bir savaş yada kuralları kesin bir oyun değildir ki. O yüzden onların hüzünlü yenilgilerini sukunetle ve üzülerek seyrederim.

Benim kaderi yönlendirdiğime inananlar da yok değil. Evet, belki bazılarının aklına girdiğim doğrudur. Görmediklerini gösterdiğim, istemediklerini istettiğim, akıllarını çeldiğim söylenebilir. Ama onların bana kanması da bir kader sayılmaz mı?

Şahbaz'ın varlığı da kaderin akıl almaz bir oyunu olamaz mı?

...

Pazartesi, Mayıs 3

Hooop Güm

...

Yeşil yanıp sönüyor, liman kavşağı, polis var, durayım, durdum.

Yanımda ne zamandır arayıp da bulamadığım satış temsilcisi Uğur var, şişeci ama -şişeciler deterjanda suckz genelde- olsun.

Güm, Uğur uğurlu geliyor.

Kalkıp bakıyoruz, bir Jaguar ön arka dağılmış, arkasında Seat Leon pert, kaldırıma çıkmış, dumanlar, radyatör suları, yamulmuş lastikler, eyırbegler, kimsede bişey yok.

Benim tosunun arka tamponda az bişey hasar.

Sonrası birkaç saat klişe işte.

Polis kaçıp gidiyor, ne bok yerseniz yeyin diye.

Jaguar'ın içinden çıkan adamın okuma yazması yok, tutanağını ben yazıyorum, araç soyadıyla aynı adı taşıyan tekstil firmasına ait, adreslerde Güngören'ler, Okmeydanları.

Seat'tan çıkan kikirdekler gülme krizinde, taşşak geçiyorum daha da soytarıyorlar, araba pert etmişler keyifleri yerinde, dertleri başka, istediklerini vermiyorum.

Bu saçmalığa saatler ayırdım, Mayıs alım planı kaldı geceye.

Hayat böyle küçük şakalar yapıyor, cana bişey olmasın.

...

Pazar, Nisan 25

Kal

...

Tohumsuzu makbul. Sen koy gene, patlar çıtır çıtır. İçindeki depresyon yüzüne vurur nefes çektikçe. Deniz karanlık, kumsal karanlık, dere karanlık. Ondokuzmayıs diye isim verdim bahçelerinizden geçerken farımıza yakalanan yaban tavşanına.

Pazar. İlaadik derler, gölün ortasından mı geçiyorum lan? Hayal görmüyorum. Amasya il sınırı. Dağın tepesinde göl. Yeşil lan bu? Ağaçlar suya batmış?!

Günbatımı. Bir uçak tebeşir izi bırakıyor mavi tahtaya, hava soğuyor.

Serkan oğlum niye dalgınsın? Muhabbet güzel. Yok bişey. Sokarım işine gücüne, güneşe çıkardık seni bugün, gücüne gitmesin Pazar.

Bırak siktir git, birkaç gün tarih hepsi, en iyi arkadaşlar İstanbul, Ankara, İzmir; boşanma kararı, istifa kararı, intihar kararı. Bırak buraları, yada ait ol.

Kendin ol, siktiret hafta içi -deterjan- detayını.

Ama öyle dalıp gitme yeter ki.

...

Perşembe, Nisan 22

2 YÜZ




Bu, Shere Khan'daki 200. yazı.

İki bin sekiz'in son aylarında bir iki karalamayla başlayan süreçte şu ana kadar iki yüz başlık atmışım.

İlk blogunu okuduğum kişi, Sevan Nişanyan'ın bloguna yaptığı bir yorumla tanıştığım Hasan olmuştu.

Ve bir iki yazısından sonra oturup tüm bloglarının arşivlerini eşelediğim Suat abi.

Benim burayı "Takipteyim"inde ilk gördüğüm kişi, İda'nın annesi, Ankara insanı Ebru.

Ben bu olaylara yeni başlarken münevver düşmanı seviyesiz blogunda "200. YAZI" başlıklı yazısını okuduğum Taylan.

Ve benim buradaki yazıları yorumlayan, okuyan insanlar... Ben kendim zırvalar, kendi hezeyanımı kendim okurum diye şeyettiydim ama?

Galiba yazmaya devam edeceğim.

...

2 YÜZ demişken, şunu gözden kaçırdıysanız mutlaka okuyun derim.

Pazar, Nisan 18

Masal


Şimdi size doğduğum köyden "yedi canavar paylaştı gelini" diye sözleri olan türkü hatırladığımı söylesem aklınıza kimbilir neler gelir. (İçiniz kötü içiniz.)

Bilseniz olay bambaşka. Tarladan alas bulas (evet, Rumca) pınarına dün evlendiği kocası ve yeni anası içsin deyu su doldurmaya giden güzeller güzeli gelini, yedi canavar (kurt) paylaşıveriyor. Kız dönmeyince şüphelenen koca pınarbaşına gidiyor ve kan revan içinde elbise parçalarıylan kırık bir testi buluyor.

Akşam sofrası ertelerinde dama mendil çırpmaya çıkan çocukların bile bazen canavarlara yem olduğu anlatılırdı. Aç kurtlar kış geceleri damlarda gezermiş. (Bizim eski evde dev bir kurt postu varmış, büyük dede vurmuş.)

Ya "bağrıgöçük" efsanesini bilir misiniz? Babannem çocukluğumdan hatırlarım bağrıgöçük dedeyi, derdi. Hakikaten göğüs kafesi içine göçmüş bir adammış, yüz yıla yakın yaşayan.

Efsaneye göre Toroslarda, Antalya'da kışlayıp yazları Isparta'ya, Sultan Dağları'na ve bizim oralara doğru gelen yörük kafilelerinden birinde herhalde geri çekilmeden falan da haberi olmayan bir sığır kocanın karısı yine hamile kalınca adamın canına tak etmiş ve kadıncağızı bu çocuğu istemem diye tehditlemiş. Mübarek kadın düşürmeyip doğurduğu çocuğunu Allah'a dualar ederek, aflar dileyerek koca korkusu bokuna bir kayanın altına gizlemiş. Mevsim bitip döndüklerinde kayanın altına bakmış ve başparmağını emer halde oğlanı canlı buluvermiş, yalnız kaya bastırdığından çocuğun bağrı birazcık göçmüş tabi. Bu Allah'ın bir mucizesidir diye şeyetmişler. O çocuk da işte bizim köyde yaşamış sonradan, bağrıgöçük dede olarak tarihte yerini almış. Bu fedakar kadını yücelten bencil erkeği itin götüne sokan bir hikaye, bilge erkeği yüceltip meraklı ve aptal kadını yere batıran cinsi de mevcut. Şöyle ki :

(Ben avrat kısmısının herşeyi bilmemesi gerektiğini işbu efsaneden öğrenmiştim.) Bizim köyden mübarek bir adam her sabah yanına biraz tuz alır Efe Pınarı'na çıkar, halis mulis geyik sütüyle geri dönermiş. Karısı da meraktan çatlarmış. Adam bilge biri olduğundan anlatmazmış asla. Neden sonra işte hatun bir sabah bunu izliyor, adamın dünya güzeli bir geyiği (yoksa ceylan mıydı lan?) kendine alıştırdığını, kayanın üstüne döktüğü tuzu hayvan yalamakla meşgulken usulca sütünü sağdığını görüyor. Kıskancından ertesi sabah erkenden kendisi deniyor, hayvanı kaçırıyor, büyüyü bozuyor, adam da bir daha bulamıyor bu mucizeyi. Yani kadın herşeyi BOK EDİYOR. Çocukken bu sonucu çıkarmıştım.

Sanırım ergen arkadaşlarla diskoya gitmek yerine yazları köyde geçirmemin sebebi işçiyi, köylüyü anlamak, el becerisi ve güç geliştirmek saçmalıkları değil aslında biraz bunları dinlemek, modası geçmeden Anadolu deseni görmek, kökenlerim itibarı ile kim olduğumu daha iyi anlamak, işinin son demlerini yaşayan demirciyi, kalaycıyı, semerciyi seyretmek, ve yok olup giden bir oluşun, zavallı bir kültürün izlerine dokunmaktı. Tamamıyla içgüdüsel.

Biraz kafam basmaya başladıktan sonra daha gerçekçi kısımları sorgulamaya başladım. 1956 Bisse savaşını yirmi kez anlattırmışımdır dedeme. (Komşu köy Bisse -evet, Rumca- ile su kavgası, bizden iki kişi ölüyor, Jandarma geliyor, döğüşü bizim köy kazanıyor ama akıllı Bisseliler sonradan masada kazanıyorlar, klasik Türk hikayesi.) Kavgalar, cinayetler. Kesif ve net bir fakirlik. Yutkunmalı sefalet. Anadolu açlığı. Jandarma dipçiği, karne. Defter şeklinde kafa kağıdı. Menderes geldi karnımız ekmek gördü. Sonra yetmişler. Çıra, idare lambası. Köye elektriğin gelişi. Siyaset. Senin adamın benim adamım. Bi bok bilmeyen adamlar sağcı, bi bok bilmeyen adamlar solcu.

Köye çileği getiren Bursalı ziraat mühendisini döverek kovan bağnazlık. (Köy çilekle kalkındı.)

Akşehir'de Atatürk'ü gördüğünü anlatan adamı "Domuz gibiydi." demesi yüzünden ipe götürürlerken "Bizim burda sağlıklı, güçlü anlamına gelir." diyerek kurtaran dayanışma.

Cahillik. Saflık. Şark kurnazlığı. Ama hep aynı naif, hep aynı mahçup, hep aynı hakkı yenmişlik.

O Yaşar Kemal romanlarına dekor olabilecek köyü, o tarihi iyi ki özümsemişim. 2000'lerden sonra şalvar giymiyor artık kadınlar. Kimse eski harflerle yazmıyor. Oğlanlar Ceza dinliyor. Kızlar dizi seyrediyor. Herkes Feysbuk'a üye.

3 yaşımdan sonra hiç yaşamadım orada. Ancak çocukken elime yavru kartal alıp sevmişliğim, sabahları dağa çıkıp Efe Pınarı'ndan su içen şahinleri seyretmişliğim, o çam uğultusunu dinleyip o Ömer Seyfettin tasviri doğayı hafızama kazımışlığımı kazanç sayıyorum modern dünyaya bakarken. Metropol tipi hayatlar yaşarken ara verip hatra getirebileceğim dokular bulmuşluğuma şükrediyorum.

Ve artık babannemden sabahlara kadar o hikayeleri dinleyip o sahneleri hayal etmek için uzun yıllar beklemem gerektiğini biliyorum.

...
Rumca isimler hk. Kurulduğundan bu yana (600 yıl) ismi Türkçe olan kasabamızın çevresindeki köylerin tümünün adı Rumcaydı, değiştirilip hepsinin Türkçe yapılışı yenidir, çocukluğumdan hatırlarım. Bisse-Çamlı, Ökes-Yaylabelen, Elevres-bunu unutmuşum.

Duyuru

...

Bir Ece Ayhan kitabı armağan edilesim var.

İlgili güzel insanlara duyurulur.

...

Cuma, Nisan 16

Keep Punchin

Evet yaptım.

Hayalini kurup kurup ertelemenin, beklemenin alemi yoktu.

O salonu gördüm o sokaktan geçerken, kapıyı açıp o toraman delikanlıya merhaba dedim, sekizde uğramamı söyleyince eve dönüp, medeniyet yularımı fırlatıp, iki yıldır mahzun bekleyen şortumu, eldivenimi çantaya tıkıştırdım ve o salona girdim.

İki saat boyunca 105 kiloya ulaşmış hamlama rekorları kıran yüksek kolesterollü ayarsız -bir ayda 25-30 kilo verip alabilen- vücudumla hoplayıp zıpladım. Yalnızca 12 yıl önce 1 yıl Kung-fu, 5 yıl önce 5 ay hem boks hem Kung-fu, 2 yıl önce de 2 ay Muay-thai yapmış biri olarak kendimi eski Muay-thai'cı diye tanıştırdım ve çoluk çocuğa "en kötü muay-thai'cı en iyi kickboxer'dan sıkıdır"ı ispatlarcasına gösterdim teknikleri. Yaşça benden küçük gösteren hoca da boksumun hala iyi olduğunu söyleyerek haftanın her günü gelmemi istedi.

Şimdi diyeceksiniz ki o izbe, küçük, lümpen salonda ne buluyorsun, yüzmeye, basketbola vakit ayırsana.

Haklısınız, çünkü o aynaları buğulatan ter kokusunun içinde, o iki saat boyunca nice umutsuz inşaat işçisi, nice yorgun hamal, nice yoksun pazarcı çocuğun şampiyonmuşçasına değerli, güçlü ve sorumlu hissettiklerini; gücünüze, kontrolünüze inandıkları zaman size nasıl saygı duyduklarını bilmiyorsunuz, o ölesiye yorgunluğu tatmadınız, havada uçuşan kendi ter damlalarınıza çarpmadınız.

...

Perşembe, Nisan 15

Heya Mola

...

Hey Allah'ım, haritadan Samsun'un mahallelerini didiklediğim yetmedi, oturmuş Vezirköprü'de hangi köy bakkalına ne kadar iş yaparız acep ona göre frekans koyalım şeysini (rut) planlarken bir hayal molası vereyim, bir mola hayali kurayım dedim.

Geldik oturduk ya hani bir maceranın, Türkçe'si bir "challenge"ın içine, serde testisten yapılma erkek olma iddiası var, çeperimizden büyük işe atladık, enkaz devraldık, debelen oğlum Serkan, ağlamak yok, sike sike yapacaksın. Sa-ta-cak-sın. Sattıracaksın, ulvi amacımız bu. Mala vurmak. Şalvar sıyırmadan indeks basmak. Sen önce bölge hedefini tuttur zırro. Yoksa siz hala toz deterjan mı kullanıyorsunuz? Olmaz, jel deterjan kullanmalı bu güzel köyün insanları. Benim tosunlar jel deterjan satmalı. Listelemeli. Ölüm listesi. Hayatlar. İlçeler. Kasabalar.

Müşteriler. İnsanlar. İnsanlar. Benim çocuklar. Çocuk bunlar. (Güvenme.) Gene insanlar.

Erkeğim lan ben. Hep başımın çaresine baktım. Doyduğum yer. Ailem mi? Nereli miyim? Ben de bilmiyorum. Kimsem yok burda. Müşterilerim var. Gözleri dolar işareti. Beni çok severler.

Hayal kuracağıdık ya la. Valla bişey içmedim. Bulgur pilavı yaptım yedim, evde yemiyorum ne zamandır. Erken geldim bu akşam.

Bi fırsat çıksa ya olm. Bi önceki gibi başarıyla transfer değil, ondan önceki (bir dal sigara yüzünden) kovulma gibi de değil. Yok be işle ilgili ağlaklık değil bu. Hayal kuruyoz olm şurda. Bi yere gittiğim yok, mecburum burda elimden geleni yapıp zamanı gelince neyşınıl ekaunta geçmeye, fuçır kariya, anarşistim ya ben hani, vayt kalır sleyv, fayt klap hacı.

Misal bir yurtdışı fırsatı çıksa. Oha lan hiç yurtdışına çıkmadım ben! Bi kere çıkayazdım o da iş içindi dünyanın en sıkıcı ülkesine, "rüya" gibi bir iş için, rüya oldu o da, tatlı rüyalar.

Yahut bir yerden enough para bulsam, kitaba dalsam yapacak bişiler bulsam.

Bir radyo programcısı olsan ya la ben. Hayal bu ya. Heya heya hoy.

Özgür bi adam veya.

Kes sesini. Mola bitti. Oğlanlar mal satacak. Distribütördeki tipitip göndermeyecek. Piyasa riskli. Şirketi hedefler bağlar. Ne emmeye ne gömmeye. Herkesin eli kendinde. Sıvaz. E ebenizin.

Çok da sikimdeydi. Sikimde.

...

Kiralık

...

90 beygirden 110 beygire geçtim ahey ahey. Beş kuruş ödemeden.

Şel'de durup doldurmalarını beklemekler, bir selam çakıp gaza basmaklar.

O beni her yere götürür, ben onu bir yere götürürüm o da 15.000'de bir, onda da beş kuruş vermem.

Para biriktirip almaya kalkmış olsaydım, yılların acısı, çabası, emeği olurdu o, "mülkiyetim" olurdu. Ona birşey olsaydı üzülürdüm.

Şimdiyse o benim aracım*, işyerim, hepsi o. Daha az kilometrelisi denk gelsin hemen değiştiririm. Duygusal bağ salaklığım falan yok yani, yarın kovulduğumda, iş değiştirdiğimde veya tutanakla teslim edeceğimi bildiğim için.

Hayatımda hiç duygusal bağ kurmadım, hiç amaçlı biriktirmedim, hiç edinmedim, hiç sahip olmadım, o eşiği aşmadım henüz, henüz satmadım ruhumu, aptallığımı.

Lakin ne çıkarsa çıksın bu yazıdan, ben senelik payımdan dakika düştüğümün iddiasında, çok da sikimde diyeceğim yine.

İster deyin öleceğimizin farkında değil miyiz, neden herşeyi bu kadar takıyoruz, hayatı da kiralık yaşasak ya la.

İster herşeyin böyle kiralık olduğu, mülkiyetin hırsızlık olduğu bir bolluk düzeni hayal edin. Hiçbir gereksiz hırs yok, kölelik yok, bencillik yok.

İster deyin Allah'ın fakiri, baldırıçıplak serseriliğine anarşist kılıf uydurmaya çalışıyor, senelerce sürünüp bir daireylen bir boktan yerli otomobil edinince adam oldum sanır, düzelir.

...
* Ve lanet işimin tek tahammül edilir yanı, hareket.

Cumartesi, Nisan 10

Sualli Cevablı İman Bilgileri


Takip eden bilir, blogda uzuuun zamandır siyasete takılmıyorum, dolayısıyla kimseyi üzmemiş, tabusuna ilişmemiş olaraktan, mutlu mesut kendi melankolimden zırvalayıp duruyorum; lakin dün bir seher vakti mutfağa dip bucak girmiş iken (sık yapmam bunu) bulduğum bir "şey" beni bu yazıya itti maalesef, çatlarım yazmazsam.

Broşür gibi birşey, KKK (key key key, eheh) Topçu ve Füze Okulu K.lığı Nisan 2009'da (evet, 21. yy, günümüzden yalnızca 1 sene önce) bastırmış, başlığı "TÜRK DEVRİMİ" ve 6 bölümden oluşuyor.

Bunlar; Türk Devrimi, İstiklal Marşı, Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi, Onuncu Yıl Marşı, Kara Harp Okulu Marşı ve Topçu Marşı.

Benim eve nerden girdi lan bu diye sorgulamayacak ve "Türk Devrimi" başlıklı kısmı sizinle paylaşacağım. (Kalan kısımları ezbere biliyorsunuz zaten.) İçinde 28 Şubat'tan, Başbuğ'umuzun geçen yıl yaptığı TV şovlarındaki söylemlerinden, Kemalist klişelerden ve canımız ciğerimiz militarist vesayetimizin tehdit tanımlarından başka şey bulamayacaksınız. Yalanına gerçeğine bilginiz, görgünüz, vicdanınız karar versin artık, hiçbir şey söylemiyorum.

Söyleyeceğim, zorla silah altına aldığı insanlara yalnızca ülkeyi korumakla görevli olması gereken bir kurumun bu zırvaları dayatmasındaki garabeti de geçtim, bu kitapçığı Kolay Namaz Hocası'ndaki "Sualli Cevablı İman Bilgileri" tadında ve ortaokul ezber bilgisi düzeyinde hazırlamaları bunlara inanan Kamalist ergen / morukların malik oldukları zekaya bile hakaret gibi geliyor bana. Yazık lan, yazıklanıyorum. Dünyaları bundan ibaret. Hal böyleyken, son soru ve ona verilep cevap da "ironinin böylesi" dedirtiyor insana, dikkat kesilelim.

Lafı uzattım, buyurunuz,

1. Türkiye Cumhuriyeti'nin doğuşu ve gelişimi nedir?
- Bir devrimdir. Türk devrimidir.

2. Türk Devrimi nedir?
- Sosyal yapının millet olma bilincine yönelik değişimi ve oluşturulan genel iradenin çağdaşlaşmaya yönelik dönüşümüdür.

3. Değişimin temel ilkesi nedir?
- Milliyetçiliktir.

4. Dönüşümün temel ilkesi nedir?
- Laikliktir.

5. Değişim ve dönüşümde izlenecek en gerçekçi yol nedir?
- Küresel düşünmek, ancak ulusal hareket etmektir.

6. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, ebedi önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK'ün gerçekleştirdiği devrimin ana hedefi nedir?
- Bir ulus devletin, Türk Ulusunun yaratılmasıdır.

7. Atatürk devrimi nedir?
- Ümmet toplumundan laik, ulus devlete dönüşümdür.

8. Ulus; nasıl bir birlikteliktir?
- Dil, kültür ve ülke birliği ortak paydaları ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal, kurumsal ve sosyal bir birlikteliktir.

9. Ulus devlet kavramı neyi ifade eder?
- Kurulan bir devletin yaratılan bir ulusa dayandırıldığını ifade eder.

10. Ulus devletin en önemli özelliği nedir?
- Egemenliğin devlet ve ulusa ait olması ve egemenliğin paylaşılmamasıdır.

11. Ulus devletin diğer özelliği nedir?
- Güçlü devlet kurumu ve kuruluşlarına sahip olmasıdır.

12. Atatürk'ün ulus devlet anlayışı neye önem verir?
- Egemenlik haklarının ve demokrasinin korunmasına.

13. Ulus devletin vazgeçilmez niteliği nedir?
- Laiklik.

14. Türk ulusunun gelişimi ne ile gerçekleşmiştir?
- Cumhuriyetin ilanı ile.

15. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi neyi hedeflemiştir?
- Türkiye devletinin, ülkesi ve milleti (ulusuyla) ile bölünmez bütünlüğünün korunmasını.

16. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinin temel unsurları nelerdir?
a. Ulus devlet
b. Üniter devlet
c. Laik devlet

17. Ulus devlet yapısında ana düşünceyi ne oluşturur?
- Atatürk Milliyetçiliği.

18. Atatürk Milliyetçiliği nedir?
- Ulus devleti kurmaya ve onu geliştirmeye yönelik bir milliyetçiliktir.

19. Atatürk'ün milliyetçilik anlayışını ifade eden söz nedir?
- Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir.

20. Bu söylemde Türkiye Cumhuriyeti'ni ilelebet yaşatmak neyi temsil eder?
- Ülkü birliğini.

21. Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kimdir?
- Türkiye halkıdır.

22. Cumhuriyetin ve devrimlerin korunmasının tek yolu nedir?
- ATATÜRKÇÜ Düşünce Sistemidir.

23. Atatürkçü düşünce sistemi nasıl tanımlanabilir?
- Çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkılmasını temel hedef alan, bu hedefe ulaşmak için akıl ve ilmin yol göstericiliğini kabul eden dinamik dünya görüşüdür.

24. Cumhuriyetin temel nitelikleri nelerdir?
- Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olmasıdır.

25. Bugün Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı başlıca tehditler nedir?
- Laik düzene karşı hareketler ile bölücü terör / ayrılıkçı hareketlerdir.

26. Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı başlıca tehditlerin ortak hedefi nedir?
- Türkiye Cumhuriyetinin ulus devlet ve üniter devlet yapısının ortadan kaldırılmasıdır. Öncelik ulus devlettedir.

27. Bölücü terörün öncelikli hedefi nedir?
- Ulus devlet yapısını ve onu oluşturan dil birliği, ülkü birliği ve kültür birliğini yıkmaktır.

28. Bölücü terörün ulus devleti yıktıktan sonraki hedefi nedir?
- Üniter devlet yapısını yıkmaktır.

29. Üniter devlet nedir?
- Ülke, ulus ve egemenlik unsurları ve yasama, yürütme ve yargı organları bakımından teklik özelliği gösteren devlettir.

30. Ulu Önder Atatürk'e göre "Türk dili" nedir?
- Türk ulusunun kalbidir, zihnidir.

31. Laiklik karşıtı hareketlerin hedefi nedir?
- Ulus devlet yapısını ve onu oluşturan temel unsurlardan kültür birliğini yıkmaktır.

32. Atatürk'ün Onuncu Yıl Nutku'nda ulusal kültüre ilişkin verdiği hedef nedir?
- Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmaktır.

33. Atatürk ulusal kültürü nasıl tanımlamaktadır?
- Türkiye Cumhuriyeti'nin damarlarında dolaşan kan olarak tanımlamaktadır.

34. Ulusal kültürü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak ne demektir?
- Türkiye Cumhuriyeti halkının bütün anlayış ve görüşleriyle medeni bir toplum haline dönüştürülmesi demektir.

35. Ulu Önder Atatürk'ün büyük davası nedir?
- En uygar ve en refaha kavuşmuş ülke olarak varlığımızı yükseltmektir.

36. Bu dava Türk milletinin nesidir?
- Bu dava, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de köklü bir inkılap yapmış olan Türk milletinin dinamik idealidir.

37. Modernite ne demektir?
- Akıl ve bilimi kabul eden, toplumsal kurallara, düzenlemelere ve kurumlara öncelik veren bir dünya görüşüdür.

38. Modernite neye saygılıdır ve neye karşı mesafelidir?
- İnsan haklarına ve uygarlıklara saygılıdır. Ancak sonsuz özgürlük fikrine karşı mesafelidir.

39. Ulu Önder Atatürk için "okumak" ne demektir?
- Sorgulamak.

***

Evet, buraya kadardı. Tek kelime etmiyorum agalar. Oturdum buraya yazdım bunları, kıymet bilin. Biat edin.

...
Bonus Okuma: Rolüme Fakir Doğarak Hazırlandım

Kitaplar


Kalbi var kitapların, onları bir kerhane sermayesi gibi haşin parmaklarınla mıncıkladın mı senin oldular sanıyorsun. Gaflet. Senin olan, sadece on dakikalık tenleri. Konuşmaz seninle o kitap, o bir basamak değildir, sırtına basıp ikbale tırmanamazsın. Tırmanmaya tırmanırsın ama, Kapitol'den Tarpea'ya fırlatılmak için.

Kahrını çekeceksin kitabın, hizmetinde bulunacaksın. Senelerce, senelerce hiçbir şey beklemeden diz çöküp emirlerini dinleyeceksin... Adam vardır, Aristo'yu Atina kerhanelerinin adresini sormak için, köşebaşında bekler. Adam vardır, kenef süpürtür Venüs'e. Ve kitabı, ağzına kadar ruhla dolu kutsal bir emanet olarak değil, maddi refahına hizmet edecek bir hüddam olarak görür.

Meriç, 1963.

...

Okumak Ziyadesi İle Faidesizdir


Oku hıyarağası.

Yazarokur olunca 'karı düşüyor' mu?

Oku ve mutsuz ol, yalnız ol onca insanın içinde.

Ergenliğinde ideolojilerin sihirli kalıpları hayatın anlamını buldursun sana.

Şiirsel anlatımlarda bozul sonra, melankoli, edebiyat, gerçekler; kendin.

Ne okuyorsun anarşist?

Ne o Arapça harfler, cümhuriyet düşmanı!

Hangi tezi hazırlıyorsun, neyin araştırmasını yapıyorsun ki, bir lokantada garson, bir fabrikada işçi, bir inşaatta usta, bir dükkanda elektrikçi, bir gemide miçoyken.

Kime yarandığını sanıyorsun, çelişkilerin içine battıkça.

Keyifle laflayabileceğin insan sayısı azaldıkça.

Mütercimlere kızıp, dil öğrenmeye kalktıkça... hangi birini öğreneceksin?

Camus'yü Fransızca'dan, Eco'yu İtalyanca'dan, Kafka'yı Almanca'dan okuyunca ne olacak?

Hiç.

Bir hiç olduğunu öğreneceksin.

Hiç bulaşma.

Küçük dağlar daha ulaşılır, daha yaygın, daha eğlenceli.

Bak, herkes yaratıyor, yaratıcı ol biraz.

Kitaba verdiğin parayla araba alırdın diye kendini ezdir.

Öğren ki okumak, ziyadesi ile faidesizdir.

...

Cumartesi, Nisan 3

Kalbim Kadar Temiz Sayfalardan Bir Kesit

...

(I)

Kara-Kızıl bir geceye döner ya bazen hayat,,, Soluksuz kalırsın, inip kalkmaz çırpınan kalbinin evi göğüs kafesin, sancısı bir bıçak gibi ikiye böler ömrünü sessiz çığlıklarının... Dokunacak ten, duyulacak söz ararsın, yastık altlarında biriktirirsin kan dolaşımının konsantresini...

Kirpiklerin ağırlaşır, batar bir anda daha derine...

Bir yas misali susar dünya, ölür aşklar -reenkarnasyona inanmadan-. (Ah bedenim; ne çok özledin içindeki ruha ait olmayı ve ne çok yoruldun, yoğruldun.)

Kırılgan küçük bir kadına döner zaman, gözünü alamazsın. Çokça ihanet eder akrep yelkovana.
('Yalnızlık'; ne çok acı sığıyor bir kelimeye. Bil ki 'Yalnızlık", bir gün yenileceksin; bir başka 'Yalnızlık' çıkacak karşına, birleşecek eller ve büyük bir "YALNIZLIK" olacaksın sadece...)

... İşte tam da böyle bir zamanda çıktın karşıma DOSTUM! Biliyorum -ve eminim- ki, asi ruhunu kendin kontrol edeceksin ve senin bile inanamayacağın çok güzel işler yapacaksın...

Öyle güzel hayallerin var ve bunların hepsi öyle güzel dönemlerde gerçekleşecek ki, ben de hayatının bir köşesinde oturup uzaktan gurur duyacağım seninle...

En yağmurlu zamanlarımda yanımda olduğun ve o bitmez güzellikteki kalbinle hep gülümsediğin için teşekkürler...

Umarım ihmal etmezsin beni :)

Seni Seviyorum Dostum!

Sevgiyle,

Ünsal.

(II)

Serkan'a

Dostum, güzel insan, kardeşim bu sıfatlarla da bitirebilirim bu yazıyı daha bir sürü sıfat ekleyerek de! yazmak benim için çok zor, bu gece iyice zorlaştı az önce metin'le 11-1 nöbetindeydim o konuştu önce ben de güzel başlamıştım özneyi buldum yükleme varamadım bunu ondan öğrendim sonradan. güldüm halime. garibiz bekleriz öylece etrafı kollarız her an tetikte ne halde olduğumuzu biliyorsun aslanları bekleyen birer ceylanız ürkek, bir o kadar narin ve güzel yüreklerimiz vardı oysa zararsızdık. biz ot yerken onlar et yiyordu! ne yazdığımdan habersizim fazla uzatmayacağım zira noktalama işareti kullanmadığımı fark ettim bir de yazımın çirkinliğini sana eziyet etmek istemem doğrusu! yazacak çok şey var sana seni anlatmak isterdim sayfalarca belki kendimi bulurdum sende yada kaybolurdum satırlar arasında yazıya dönüştükçe mürekkep eksilirdim azar azar. Çok şey kaybettim burda denizliğimden, benliğimden damlaya sığdırdım kendimi; arkadaşlar vardı yağmur oldu büyüttü beni gözyaşlarımızla ıslanırken yanaklarımız bazen serkan bazen deniz olduk böyle kurduk dostluğumuzu acıyı paylaşarak... yazmak zor dostum her tümcenin bir anlamı olsun istiyorum acı çekmek istiyorum. kelimeleri damıtmak ve seni anlatmak ama bunu başaramayacağım affet beni! Gidişinle yalnızlığı anlatayım sana. Yalnızlık! Gidenlerin ardından bakan boynu bükük bir annenin resmedilmesidir yazıyla... Yalnızlık mekansızlıktır ve yitirmesidir mekanın anlamını gidenin ardından; yalnızlık içinde bulunduğum haldir giderken ardınızdan bakan bir anne gibi! yalnızlık zamanın hüzünde durmasıdır.

Dostum seninle tanışmış olmaktan onur duydum seni dinlemekten onur! kızdım sana bazen kaz kafalı dedim. ama yüreğinden şüphelenmedim hiçbir zaman. mertliğinden şüphelenmedim...

Sevdana Sahip Çık Asi Çocuk!

Yolun açık olsun umutlarınla var olasın!

"Geçse de yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar"

Üst ranzadan sevgimle

Deniz.

***

Yalnızlığı anlatmışsınız bu asi çocuğa, 4 sene olmuş mürekkebi kuruyalı. Hey gidi, nasıl katlandınız ağlaklığıma, küfürlerime, isyanlarıma... Çok özledim sizi be. Gurur duyuyorum sizi tanıdığım için. Ünsal, Deniz, her neredeyseniz, seviyorum sizi.

Meyal


Hayatınızda iz bırakıp giden, arasıra hatırlamaktan kendinizi alamadığınız, hatırladıkça nasıl hissettiğinizi anlamaya çalıştığınız, "safi iyi insan" tanımına uyan biri(leri) mutlaka vardır sizin de.

Ankara'da yaşadığım dönemde yine hiçbir bira üreticisini kırmadığımız bir akşam ben otururken (enerjiye bakınız ki mağaza yönetici adayı stajında, günde 16-17 saat çalışırken geceleri kendime vakit ayırırdım) odasında uyuyan -işgünleri genelde erken yatardı- Mehmet yanıma gelmiş -gecenin 2'sinde- gözyaşlarını silmeye çalışarak rüyasına giren rahmetli anneannesinin -tam bir Osmanlı kadını- ne kadar muhterem bir insan olduğunu, hep karaoğlan'a oy verdiğini (ne alakaysa) falan anlatmıştı.

Ben de halen yıllar sonra geçen gün Atakum'da koşarken bir damla eşliğinde aklıma geliveren Hatice teyze ve kızı Şeyma'yı neden hatırladığımı anlamaya çalışıyorum.

Çocukluğumdan bir iki sahneydi onların evi, misafirliklerimiz, dünyanın en iyi insanları oluşları. Yemin ederim o küp şekerleri sihirli sanırdım, bir tanesi yeterli olurdu çayı şerbet gibi yapmak için.

Ve Hatice teyze ne kadar güler yüzlüydü.

Şeyma ise ne tatlı, küçüğüm, oynardık beraber, canını yakar ağlatırdım. Hatice teyzenin bana kızmamasının sebebinin mecburiyet değil saf iyi niyet olduğunu o zaman bile anlardım.

Benim kadar yaramaz bir çocuğu bile "çocuk dediğin yaramaz olacak," diye nasıl sevdiğini hatırlıyorum. Ve Şeyma'nın kıvır kıvır sarı saçları için "Allah beni çok sevdiği için saçlarımı doğuştan permalı yapmış," dediğini. O zamanlar modaydı öyle saç, belki de bazı şeyler olması gerektiği gibi kaldı.

Annem ne kadar severdi onları, onlar kadar 'gerçek iyi insan' çok az bulunur derdi, çok ağladı sonradan.

Lise'ye giden kazık kadar bir adam oldum yıllar sonra, 90'lı yılları devirmeye hazırlanan Düzce'de yine bir yaz tatiliydi.

O enkazda bir gün önce eminim aynı iyilikleriyle birilerini ağırlıyorlardı, bir çocuk Şeyma'yla oynuyordu, o dünyanın en tatlı çayını içiyorlardı.

Yataklarından kalkamamışlar.

...

Perşembe, Nisan 1

Ağa Masum


Benim ulan bu koğuşun ağası.

Herkes masum benim koğuşumda, masum olan benim.

Bir ben varım koğuşumda.

Benim her sabah standart mutsuz uyanması.


Bugünü dün ve yarın gibi, kendinden yiyerek yaşayan.

(Yalancı götverenler sizi, egonuza nefretim girsin.)

Benim her gün kendine yazık eden, söven sayan.


Düşüne sorgulaya, yorgun düştü karıncalı beyin,

Hastayım ve küskünüm ey kalabalık, defolun gidin!


Benim kızgınlıkla, benim kırgınlıkla dur-ul-muş,

Riyakar kibarlığınızla vurduğunuz, kırdığınız benim.


Benim ulan aslında masum,

Benim hep akşamları ağlayası.


Benim ulan bu koğuşun ağası.

...

Çarşamba, Mart 24

İşçi ve Jetta

...

Hangi filmdeydi o sahne? Sıpaydır men'de mi, zengin ve de aristokrat adam oğlunu Rolls Royce'lan okula bırakır, oğlan mal olduğundan proleter damarıyla arkadaşlarından utanmaktadır, babasının cevabı hala hatırımdadır, "Ne yani? Seni bir Jetta'yla mı okula bırakmamı istiyorsun?"

Evet, Volkswagen'in kelime anlamı "halk arabası"dır ya hani.

Şu dört bir yanı onu bölmeyi, kucağa oturtmayı, blowjob eline vermeyi* kendine şiar edinmiş bölücü emperyalist düşmanlarınan kaplı (!) ve de içi kalbi muasır medeniyet vatan ve de millet diye atan atatürgçü gençlikle dolu dutluğun boğazındaki düğümü sabitlenmiş işçi / köylü evlatları olarak üç kuruşa tahammül ettiğimiz işlerimizle biriktire biriktire bir tane edinmeyi hayal dahi edemeyeceğimiz araba evet, Jetta. Algısıyla vergisiyle (yaşasın güzidecennetvatanımız ve de ülkesivemilletiilebölünmezbirbütün olan devletimiz, son kuruşuna kadar helal olsun) nerden baksan 40 papel.

İşçi evet. İşçiyiz amına kodumun conconu. Yakanın beyazına sokarım, yerini, sözleşmende yazanı, sınıfını bil. Mühendis de, yönetici de işçidir. Elalem sikiyle gerdeğe girmenin, kraldan fazla kralcılığın lüzumu yok.

Kimseye müdaanası olmadığından yıllarca terfi ettirilmeyen babamı örnek aldım ben işçiliğimde. İşinin en iyisi olup, astlarınca en sevilip, üstlerine zırnık yaranma girişimi olmayan, sarı sendikaya bile "eyyam yuvası" diye itibar etmeyen babamı.

Dedem hayatın verdiği hiç bir fırsatı değerlendiremeyip bir ömür üç dönüm tarlasında sokulunca, üç kuşak öncesinden Adana/Ankara/Aydın kentlisi olabilecekken, Akşehir köylüsü kalmışız, parasızlığın içinde mühendislik okuyan babam taşımış bizi işçi sınıfına.

Velhasıl, fakiri de zengini de az, çoğunluğu orta sınıf olan, emeğini satıp geçinenlerin bir geniş evilen bir otomatik Jetta sahibi olageldiği, olabildiği, huzurlu, mutlu, ütopik bir toplum düşledim ben hep.

Malım evet.

...
* Bazı tarihsel düşmanlarımız blowjob ele, bazıları da handjob ağza vermeyi tercih buyururlarmış. Böyle karışık usuller uydurup TÜRG'ün aklını karıştırmak, onu bölmek ve kardeşi kardeşe kırdırmakmış yegane amaçları. Hain şerefsiz ve de sapık dinsizler!

Cumartesi, Mart 20

Yarış Atı Değilsin

...

Canım kızım,

Şimdi eşek kadar bir ergen gerisi olsan da 13-14 yıl geriye gideceğiz ve ben 13-14 yaşlarında eşek kadar bir ergen gerisi olduğum demleri hatırlayacağım. Annemi "Sarışın mavi gözlü bir kız çocuğu doğurmadan gelme!" diye hastaneye yolladığım zamanlar.

Evet, sipariş üzerine doğdun sen. Kucağıma aldığım yüzü gözü şiş ve alabalık gibi ağzını açıp kapatan muhteşem bir çaresizlikteki sana bakmış, önce bir mana verememiş, sonra sen o okyanus ışıkları saçan gözlerini açtığında gerçeği anlamıştım.

Seni çok sevecektim ben. Kızım diyeceğim bir kızkardeş verilmişti bana; bana, bize yeni bir hayat dünyaya gelmişti.

Depremi hatırlıyor musun bilmem, sonra ben hep ayrıydım sizden. "Yakışıklı abin" de ayrıldı sonradan ve emekli bir anne-babayla kaldın şimdi çocukluğun biterken.

Eminim stres yaşıyorsun, eminim lanet olası derslerden bunalıyorsun. Okulu dershanesi, seni bekleyen sınava sövüyorsun. Kazandığında ne olacak, Anadolu Lisesi çocuğu olacaksın. Eee? İyi bir üniversite kazanmak için. Neden? ...

Anlam verebiliyor musun? Hayır. Ailem böyle istiyor. O kadar.

Bazı şeyler o kadar erken anlaşılmıyor işte. Sen rsn'le benden farklı yazılmış bir kompozisyonsun. Ve miyendiz, yönetici, dohtur falan olmak zorunda da değilsin.

İlkokul velediyken ben, GW programlamak, dBase kataloğu yaratmak, Fono'dan İngiliççe öğrenmek, babamın miyendizlik kitaplarından formül ezberlemek gibi boklar yer, rsn de daha önlük giymemiş bebeyken, yazdığım kelimeleri kopya ederdi. Sokak çocukluğumuza ek olarak meraktan yaptığımız işlerdi bunlar. Karşılığını notlarda, sınavlarda gördüğümüz işler.

Sen şimdi romanlar okuyorsun ve senin yaşında senin kadar güzel konuşan çocuk tanımadım. Konuşmayı yeni söktüğün zamanlar bir telefonu cevaplayışına şahit olmuştum: "Bir notunuz varsa ileteyim?" falan şeklinde. Oha yani.

Demem o ki, lanet matematikten "full çıkarmak" mecburiyetinde değilsin. Seni notlarla, puanlarla ölçemezler. O kadar basit değil.

Sınav kazanmak zorunda da değilsin.

Ailen bunu istiyorsa, daha nezih bir ortamda lise öğrenimi görmen içindir. Zaten yeterince berbat olan şu ülke şartlarının en berbat sistemlerinden eğitim sistem(sizliğ)i içinde, bir yerlere gelmek için köprü hesabı bir zaman "dayı" demen için bu uğraşları.

Yoksa temel, esas çok daha başka. Çok daha ulvi.

Bu yaşta zor ama şunu düşünmeni isterdim, ne yaparsam mutlu olurum? Hangi meslek beni mutlu eder? Ve bunun için ne yapmalıyım...

Mutsuz bir kimya mühendisinden ziyade mutlu ve başarılı bir ressam kızkardeşten onur duyardım. Eh, çok da gerekli değil ama bunu bir Resim (her neyse) bölümü diplomasıyla süsleyebilirsin misal.

Amaç bu, yoksa ne Anadolu Lisesi cennet, ne boktan devlet üniversiteleri kutsal amaç. Araçtan öte bir bok değil sana bu ülkenin sağladığı / sağlayacağı imkanlar.

Birey olma yolunda kendi mesleğini edinip, kendi rotanı çizip, kendi hayatını yaşayacaksın.

Bütün bunları neden anlatıyorum?

O bahsettiğim çocuktan hayatın getirdiği kayıpları yaşayıp "düşmeyi" öğrenen, zamanla "tutunamayan" ve kaybetmenin tadını içselleştiren bir gence ve agresif/isyankar bir ergene evrilen şu velet, sonra uzun yıllar "geri almayı" düşlemiş, bunu kariyer hırsına tevil edip kendine yazık etmiştir. O zamanları geri alamayacağını anlaması için agresifliği, isyanı hırsa bağlayıp iş hayatının rezil stresinde kendini göstermesi gerekmiş, bunu "başarmış", o kayıpları hiç yaşamasaydı geleceği yere -hasbelkader- gelmiş, o okuyabileceği okullarda okumuş, "hayatın ondan aldığı" eğitim sürecini yaşamış adamlarla aynı yerlerde bulunmuş, şimdiyse kafasında bu düşünce yavaş yavaş evrilmeye başlamıştır. Hayır! İyi ki yaşamışım o kayıpları, beni ben yapan o kaybetme sürecini. Herşey mükemmel gitseydi ben, bu ben ol(a)mayacaktım. Ve şimdi fark ediyorum ki, o isyanın tortuları duruyor hala bilinç altımda, mesleğini iyi icra etmenin yanında, satıştan ve yöneticilikten kısmen tiksinmenin; şirketini sevmenin / sevdiğini düşünmenin yanında, sistemden içten içe nefret etmenin çelişkilerinin ve şu genç yaştaki stresin tahribatını tahmin edebilir misin? Boğaziçi'nde okusaydım da aynı yerlere gelecektim işte, geç olur erken olmazdı. Demek kendimi iyi tanımamışım, demek bilgisayar faresi, miyendiz, analist falan değilmişim. Demek insan odaklı tahammülkar oyuncu da değilmişim. Demek kitapların, tasarım ve yaratıcılığın içinde yaşamak isteyen bir melankolikmişim, yıllar sonra fark ettim bunu. Şimdi şu işi iyi yapmaya devam etmek mecburiyetinde bir zavallıyım. Başarıya mecbur olan. Keşke radyo programcısı, keşke yazar olsaydım diye gizli hayaller kurmaya devam edecek olan.

Meseleyi anladın mı? Kimse seni matematikten çaktın diye daha az sevecek değil.

Herkes senin sen olman derdinde, seni belirlemeyen, senin belirlediğin iyi bir meslek fena olmaz. Sana yakışır.

Keyif al hayattan dünya güzeli!

Seviyorum seni.

***

Resim : 2-3 sene önce olmalı, Düzce'deki evde ders çalışıyor.

Pazar, Şubat 28

İçerden Bilgiler

...

İyi olmaya çalışıyorum, "iyi", üzerinde durup düşünmeye değer kelime.

Samsun'da kalmak nasip oluyor sanırım, ne lütuf! (Sarcasm değil, ciddiyim.)

Olumlu tavrı olduğunu zanneden ancak esasında genel olarak olumsuz bir tavrın sahibi olan çoğunluğun bir üyesiyim ben de. Bu konuda birşeyler yapmalıyım.

Deterjana devam, yine büyük bir -siz Türkler nasıl diyor- "challenge"ın ortasında buldum kendimi, tek dileğim, Allah utandırmasın diyorum, umut büyük, risk büyük, sorumluluk büyük.

Mutlu muyum kendi içimde? Huzur falan? Teen kız çocukları gibi sormuyorum bunu kendime, sorgulanacak bir dünya şey varken, çok da skimde değilim açıkçası, beter olayım. Yada olmayım lan.

Üzerinde düşünecek, uzak durulacak şeyler değişiyor olgunlaştıkça, olgunlaşmak demek iddialı olur belki, eskidikçe diyeyim. Zaman geçiyor oğlum.

Değiştiremeyeceğim şeyler üzerine düşünmeye -duruşumu bozmayarak- biraz ara verip, enerjimi kendime, kendi hayatıma ayırmayı istiyorum. Misal Türkiye siyaseti, yüceler yücesi devletimiz, misal kapitalizm. Uzak olsun haberler benden, uzak olsun gündem, yazarlar bi zahmet.

Overweight'im fena halde, lapgötüm lan resmen! Aha koşamadım rezil oldum az önce, nefes nefese kaldım. Bir salon bulmalı, yeniden başlamalıyım stres atmaya. Vur oğlum Serkan, parçala, al bu maçı, gongun sesini duymadım, bi round daha var.

İşin gücün amına koyayım, yapılır bi şekilde, tamam gece rüyamda Persil görüyorum ama derdim düşüm bu değil. Acı çekmeye devam ettiğim bir meselem var.

Neye inandığımı anlamaya çalışıyorum. İnanmayanları ve inananları anlıyorum ama kendimi onlar kadar anlayamıyorum. Sorguluyorum bitip tükenene kadar, gelgitler yaşıyorum.

Ortada kalamıyorum. Bi bok anlamayıp anlamış gibi görünme riyakarlığımdan tiksiniyorum. Anlamak istiyorum. O büyüklüğü idrak etmek istiyorum. Öyle inanmak istiyorum.

Bir yandan da kitap yığılı, uzun zamandır dokunmadım. Edebiyat var, felsefe, sosyoloji. Sanki home-office hesabı home-sbf yapmışım evi. Halbuki sayısalcı, babası gibi miyendiz olmaya niyetli bir çocuktum ben! Kendi nasibime şu meslek düşünce kardeşimi de miyendizliğe yönlendirmiştim, bari sen adam ol gibisinden.

Eee, yalnız mıyım? Seninle her yere gelirim diyen adamlar var, kendimi sevdiriyorum sanırım, insanlarla ilgili daha çok yolum var gerçi alacağım.

Evet lafı dolandırıyorum, ama dürüstçe söyleyeyim, gerçek yalnızlığın yakamı bırakmasına hazır değilim, alıştım. Vur-kaç ilişkilerinden de bıktım usandım artık. Lakin insan, Tatar Ramazan dahi olsa, zamanında kırıla kırıla vazoya dönen kalbini kolayından açamıyor kimseye. Böylece 30'a doğru ilerliyorsun. Sanki daha önemli projelerin var. Çok bi bok adam olacaksın iş başarınca, bölge yönetince. Çok bi kültür mantarı olacaksın okuyunca, izleyince, dinleyince.

Lakin yapacak birşey yok işte.

Buraya kusayım istedim, bir Pazar sabahı. Atakum bana wellcome back diyor, ben koşamıyorum, Samsunlu zeki insanlar sıraya girmiş, sabah sabah "kapalı kıymalı" yaptırıyorlar.

Seviniyorum, bi deli ben değilim lan şu hayatta diye, çoğunluğun bi üyesiyim ben de.

*** Dün sabah kahvaltımı argadaşlarınan yaptım, bugün sabah başka bi argadaşlarınan yapacağım. 5 dk.lık yalnızlığa bu kadar ağlaklık sığdırıyorum işte. Bakmayın yalnız, cool, melankolik zırvalarıma, seviyorum insanları. Kendimi sevmeye çalıştığım gibi.

***Bir de Friedrich amcam ne güzel söylemiş değil mi, bu da size İç-Mihrak'ın Pazar sabahı kıyağı olsun,

Devlet mi? Bu da ne? Hadi! Kulaklarınızı açın, halkların ölümü ile ilgili sözlerimi söyleyeceğim size şimdi.

Devlet, soğuk canavarların en soğuğudur. Kılı kıpırdamadan yalan söyler; şu yalan dökülür ağzından: "Ben, Devlet, halkın kendisiyim."

Yalan!

Devlet iyi ile kötüyü anlatan tüm dillerde yalan söyler; söylediği her şey yalandır -ve elindeki her şeyi çalmıştır.

Devlet ya da örgütlenmiş ahlâksızlık içeride: Polis, mahkemeler, sınıflar, ticaret, aile; dışarıda: savaş, fetih, öç alma.

İyi pazarlar.

...

Çarşamba, Şubat 24

Adrenalin


Aslında "ilçe" başlıklı bişeyler herzeleyecektim, yaban gelen taşraların sertliği, yoksunluğu, yavanlığı içinden güzel insan suretleri, çay, içtenlik ve yalnızlık, kaldırımlar, parklar, kilometreler...

Yahut ummadığın taş baş yarar hesabı en bilinmez, dışarıdan en basit adamın içinden neler, ne tarihler, ne hikayeler çıkabileceği üzerine çıkarımlar, insan üzerine büyük laflar, hayat ıskalamalar, yutkunmalar, artılmalar, eksilmeler...

İkisi de vardı bugünümün içinde. Ancak yeni tanıştığım elemanla ilçe dönüşü yaptığımız bir muhabbet, bambaşka bir dünyanın içine soktu beni.

Depremle beraber çocukluğumdan kopup giden hayaller koleksiyonumun unutulmuş bir parçası, eski ve hüzünlü bir Yamaha kataloğu gibi, enerji ve melankoliyi birarada hayal edin.

Profesyonel yarışçıymış adam, toplulukları varmış, Kenan Sofuoğlu'nun falan da lafı geçti. Uzun muhabbet, bu tutkuyu en iyi yaşayan bilir.

Benim dikkatimi, muhabbetin yabancısı olmadığımdan keyifle dinlediğim kısımlar (tek teker, hararet, 300 km/s, virajlar, kalkış...) haricinde bir gözlem, daha doğrusu bir oluş çekti.

Motorcu arkadaşlardan biliyorum hastanelerde geçen zamanları, o kabullenişleri.

Bu adamlar ölümü en delikanlıca kabullenmiş adamlar, anlatışlarında, yaşayışlarında, hayatın bir gerçeği gibi, bir detay gibi ölüm. Saygıyla söylenip geçilen.

Bu kadar soğuklukla bu kadar hararetin, bu kadar milisaniyelik refleksle bu kadar yolculuğun, bu kadar heyecanla bu kadar tecrübenin buluştuğu başka bir tutku daha var mı, merak ettim bugün.

Ve bu tutku daha 26 yaşında bir velet olan benim için "içkiyi bırakmış olma" ukalalığım kabilinden, acaba ucundan kıyısından kaçırılmış bir hayal olarak mı kalacak, yoksa düşünmek için henüz çok erken olan geleceğimin vazgeçilmez manyaklığı mı olacak?

Ortası yok biliyorum.

...

Pazar, Şubat 21

55 APPROVED

...

Ne mastürbasyon suçluluğu, ne kendini kullandırma pişmanlığı.

Sana ben mavi umutlarla geldim, 23'üm dolmamıştı.

Birşeyler birşeyler, maviydi denizin ya, kendimi sarı Ankara'da buldum.

Hani o epey önyargıyla yaklaştığım, bırakıp gittikten sonra çevreyolundan geçerken "bizim Ankara" diye hissedince onay listeme aldığım Ankara.

Ve sen, yılan hikayesi aşklar gibi, yine sen, sanki hızlı bir iki posta, hızlı bir sabah fingirdeşmesi.

Ve kaçınılmaz son, bu sefer yerini almaya çalışan üç yeni şehrin kollarındayım, senin mavi gözlerine sahip olmayan üç çekingen, üç yaban şehrin.

Ve neyi fark ettim biliyor musun sevgilim, bugün senin için gelirken, o "Havza Kaplıcalarında Şifayap Oldum. K. Atatürk" tabelasına hep güldüğüm Havza'ndan itibaren, senin için de "Bizim Samsun" diye hissettim, ve evim.

Ne mastürbasyon suçluluğu, ne kendini kullandırma pişmanlığı.

Dudaklarına Amasya'dan küçük, Sivas'tan sert bir öpücük kondurup, haremime hoşgeldin diyorum sadece.

...

Cumartesi, Şubat 20

Fabrikada Çalışan Abi

...

Sen ne güzel adamsın abi, hep senin gibi bir abim olsun isterdim.

Şu Türk filmlerindeki sırım gibi, fabrika işçisi, -aylık değil- haftalığını anasına veren, kardeşlerinin tam manasıyla "ağabeyi" olan karakter canım.

Ona biraz da gerçek abilerden karıştırıyorum. Pazar uykularına karışılmayan, saygı duyulan, özenilen abiler. "Abim" denilen abiler.

Benim hiç öz abim olmadı lan.

Hep birinin beni dövebildiğini hayal ederdim çocukken, keşke bir abim olsaydı.

Hayatta borç isteyebileceğim babamdan başka bir erkek daha olsaydı.

Kendi kanımdan, kendi çağımdan, gerçek bir büyüğüm olsaydı be.

Şöyle mert bi adam olsaydı ve janti, şekilli. Simit yiyen ama piyano çalanından ne bileyim.

Benim yakışıklı ve de elektrink miyendizi rsn'imin yetersiz abisi olmama bedel, benim şöyle adam gibi bir abim olsaydı.

...

Cumartesi, Şubat 13

Optimistik? Duygusal? Noluyo lan?!

...

Yeni buralar. Yeniyim buralara.

Deterjancıbaşısı bulunduğum bölgenin ne Amasya'sındaki şirinlik ve sevimlilik, ne Sivas'ındaki sertlik ve yalçınlık var bu Tokat'ta. Üşümedim bile lan.

Hayat işte, bir kez daha yaban ellerdeyiz. Bir noktadan sonra öyle yaban oluyorsun ki yaban ellerde, sen nereye aitsin bilmiyorsun ve tüm ülke, sonra tüm dünya senin oluyor. Bu şahane yolun serserisiyim galiba.

Nedense uzun zamandır halvet olmadığım bir halete takığım bu aralar, sanki herşey güzel olacak(!)mış gibi geliyor, her zamanki gibi zor, her zamanki gibi hüzünlü, fakat güzel. Hiçbir yerde yerli olamayacak kadar yabancı, hiçbir yerde yabancılık çekmeyecek kadar "oralı" olmak, gittiğinde arkandan seni arayan insanlar biriktirmek. Sonra lütfen unutulmayı rica etmek. Unutulmak.

Lan değişim misin nesin, hep mi sen beni ulan, bi değişelim be, bi kere de sen geç benim kucağıma!

İnsanın ailesi kıymet kazanıyor, aile kavgalarından uzakta.

Yeni başlangıçlardan hiç korkmayan ben, bu sefer aptallık derecesinde umutluyum da. Bir basamak daha, amaçsızlığa doğru.

Ve işyerinde çok şey planlayıp hiçbir şey yapmazken karşıma çıkan "hani ey gözyaşım akmayacaktın" ile bir damla süzülüyor. Noluyo lan? İşyerinde Zeki Müren mi dinlenir mal?!

Ve fakat şimdi uzaklardasın.

Ama kim olduğunu bilmiyorum.

Siminya'ya göre, aşkmış insana bu iki şarkıyı dinleten. Burçe'ye göre, bu Zeki Müren'ler alenen ilan-ı aşk ettiğim (ve gerçekten büyük saygı duyduğum) Görkem Yeltan yüzündenmiş. İlgili feed'ler şu ve şu.

Onu bunu bırakıp distribütörün sekreterine buralarda yeşillik ve su olan bir yer soruyor ve kapağı yılan gibi kıvrılan yollardan Almus Baraj Gölüne atıyorum, üçüncü viteste türküler dinliyorum.

Noluyor lan bana amk diye sormuyorum. Her zamanki hıyarlığım ve her saniye, her görüntü beynime kazılıyken yarın hiçbir şey hatırlamayacağım.

Hatırlatacak koca kafalı bir hıyardan (blog yazıyormuş) başka kimse yok çünkü.

...

Cumartesi, Ocak 30

Bir Roman Yazsaydım İçinde Bu Olurdu (O Nedenle Yazmıyorum)


...

Hala etkisindeyim.

Yemekteyiz sanayide, Ertunç soruyor, noldu lan diye, yok bişey hacı diyorum. Unutamıyorum yarım saattir.

O farklıydı, sanki biri bişey dese utancından kaçıp gidecek, elindeki bozuklukları veriverecek. Özür dileyecek.

Halbuki diğerleri? İlgi çekmek için etkileyici bir şekilde sunum yapmalar, dini referanslara başvurmalar, rahatsız edici bakışlar, müşteriye yönelik taarruzlar.

O, ölmüş anama benzeyen teyzeden tek kelime çıkmıyordu. Diğerlerinden uzaktaydı. Öyle mahzundu ki, sağol oğlum derken sesi titriyordu.

O gün cuma çıkışını parsellemiş birbiri ile rekabet halinde olan kara çarşaflı profesyonel dilencilere beyaz başörtülü bir teyze eklenmişti.

O gün ruhuma çöken boğaz yutkunması daha da hiç görmediğim o teyze yüzündendi, bunu şu dini imanı para olmuş sikkafalıya nasıl anlatacaksın?

Yok bişey dedim Ertunç, hocanın söylediklerini düşünüyordum. Allah'tan hocanın cuma hutbesinde trafik haftasından bahsettiğini hatırlamadı, köftesini çiğnemeye devam etti.

...

Ustamı öldürmeli miyim?

Elleri kapkara, benim iflahım sikiliyor.

Güzel kızı var, o da anası gibi dombili baykuş olur mu büyüyünce? Eğer biryerlerime kan gidiyor olsaydı, kızının hayalini kurardım.

Soğuktan titreyerek çalışıyorum, açlıktan bayılacak gibi olunca, imdadıma simitçi Hasan yetişiyor.

Amına kodumunun oğlu, ver iki tane, iflahını ırzını sikeyim senin tipsiz Kürt, al götüne sok bir milyonu, hamama gidersin.

Gülüyor amcık.

Bazı sabahlar peynir bile oluyor simidin yanında, değmeyin keyfime. Ustam getiriyor.

Ben dükkanda yatıyorum.

Ustama acıyorum, eve gidiyor, karı dırdırı, Nilay (kızı) para ister, televizyon, çekirdek. Birkaç kez beni de götürmüştü. Ellerim, ayaklarım yağır gibiydi, yengeden fırça yemiştik. Bok gibi bir ev işte, çay içerken Samanyolu TV izliyorlar.

Ustamın siyaset konuştuğunu hiç duymadım, arasıra gelen birine "Kenan Paşa bizi anarşiden kurtardı," demişti. Kenan Paşa kim lan?

Bir keresinde bir yerde okumuştum, "Hava yeterince soğuk olursa, açlıktan titreyerek ölüşünü oğlunun ağlamadan seyredebilirsin ve onu gömerken kanıksarsın hayatın acımasızlığını intikam yeminleri etmeden."

Hava -10 derece bu gece.

Ben bu akşam sefil hayatımın ustamın suçu olduğuna kanaat getirmeye çalıştım, ama olmuyor. İyi adam lan aslında. Kurtarmak da istiyorum onu bu hayattan.

Bir gece arka mahallede beni sikmeye çalışan iki kişiyi bıçaklayıp hacamat ettiğimde bu adam kurtarmıştı beni polisten. Kimsesizdim İstanbul'da, melek yüzlü anam ölünce anasını sikeyim Sivas'ın deyip gelmiştim. Yedi yıl önceydi.

Bir zamanlar Diyet diye bir kitap aşırıp ustamın evinden, bir gecede okumuştum, en sonunda kolunu kesip atıyordu adam, borçlu olduğu ustasına.

Götümü kesmeye niyetim yok benim.

Ama şu on dokuzuncu yaş günümde sanayi karanlığında oturmuş, şu güzel adamı şu boktan hayattan kurtarmalı mıyım, onun derdindeyim.

...

Ertunç iyi çocuğa benziyor. Zaten bu işleri de tek başıma yürütemiyordum.

Oğlum dedim, ben patronluktan anlamam. Hulusi ustam sağolsun dokuz yılda ustalığı tüm orospuluğuyla öğretti bana.

Öyle patronluk taslayacak adam değilim ben. Al işte aynı soyadı taşıyorsun ustamla, gel şu işin başına geç. Ben çalışmaya devam edeyim.

Karnımız doymaya başladı, bizim usta biraz eski kafalıymış.

Ev kiraladım, mahallenin kızlarını düdüklüyorum, Nilay'ı da bir iki postadan sonra Ertunç'a kakaladık.

Simitten filan terfi ettik, artık adam gibi kahvaltı yapıyor, öğle yemeğinde kebap söylüyoruz.

Bugün Cuma. Dini gün. Cumaları hiç kaçırmam. Sabah ustanın mezarına gittik. Akşam da alacak toparlamaya göndereyim Ertunç'u, sıkıntı olursa ben çıkarım.

Ertunç hıyarına dedim, yemeği tükana söylemeyelim lan, yeni köfteci açılmış köşede, orda yiyelim.

Akşama Rus ayarlamışım ki, off. Hayat güzel lan. Para var huzur var amına koyim.

...

Perşembe, Ocak 28

"Ben" Kim Ulan?! Ben Kim!


Ne var üstünde? Hava soğuk, evin hamam gibidir şimdi. Niye? Üşürsün çünkü, üşürsün evet, acizsin. Hayvan üşümez, sen üşürsün, o nedenle giysilere ihtiyacın var.

Monttan içeri doğru git, hırka, kazak, atlet... Kimin? Senin. Beden kimin? Senin. Kafandaki yağ kütlesi kimin? Senin. 21 gram çektiğine inanılan spiritüel dalga kimin, senin. Bunların hepsine "benim!" diye cevap verdin de mi?

Peki, sen kimsin ulan!

Bak bakalım sağ eline. O el senin değil mi, kesinlikle senin. Bana bir hareket çekiyorsun şu an, görüyorum, o elin kontrolü sende, anladık. Peki tuttum bileğinden, vurdum satırı. Şimdi o el senin mi, NAH senin. Elsiz kaldın işte tarraam. Yetiştirdim acile, para da bok sende, el buldular, taktılar, 21. yüzyıldayız. Şimdi yeni takılan el senin, değil mi?

Demek ki o el senin ama sen o el değilsin.

Nesin lan sen?

Hayvan oğlu hayvan üşümüyor, zilyon tür var dünyada uyum sağlıyor, senin sikik türün dünyayı kendine uydurmuş, bir de birbirinin boynunu vuruyor! Medeniyet diye bir bok kurmuş, tarih yazıyor! Var mı lan eşi, benzeri?

Lakin bu "muhteşem" tür, hayvan ihtiyaçlarına, zaaflarına (hatta başta söylediğim gibi, fazlasıyla) tabi. Tanrısal falan değil öyle fizyolojik olarak.

Yine de, bir farkı olduğu kesin. Söyleyeyim mi?

Sen öleceğini bilerek -yine de- yaşayan tek türsün. Herhangi bir amaca hizmet etmeden -veya amaç yaratarak- yaşamayı irade edebilecek tek canlısın. Şartları kendine uydurabilen / kendi şartlarını yaratabilen tek yaşamsın.

Sorun şu ama, sen kimsin? Senin için bal yapmayı yaşam biçimi bellemiş arının, yumurta vermek için götü sikilen tavuğun, senin için o lezzetli canını teslim eden koyunun sendika temsilcisi misin? Temsilciysen kime karşı? İşveren kim ulan, işveren kim?

Ya sen kimsin? Kalp dediğin pompa, beyin dediğin yağ kütlesi. Et, kan, kemik. Elini kaldırmaya karar vermiyorsun sen, elini kaldırmayı istiyorsun, beyin emrediyor, sinyaller minyaller envai çeşit zıkkım oluyor, sinirler, hücreler, boklar püsürler, ve elin kalkıyor.

Pek çoğunda haberin bile olmadan, krebs çemberinden solunuma kadar.

Uykuyu, narkozu, ölümü ayırabiliyor musun? Zaman kaymaları yaşıyor musun? Hiç düşündün mü algı sınırlarını? Sayının sonsuzluğunu? Sanal gerçekliği?

Deli işi ben kimim diye sormak, niye benim ben, neden, ne zaman kabul ettim diye afallamak. Aynanın karşısına geçip canavarına merhaba demek, maymununu kurcalamak varken, deli işi bu zırvalar.

...

Perşembe, Ocak 21

Oh, yeaaah!...


...

Buyrun, okuyun.

Kafes'i, layiha'sı, şahikası yetmediyse burdan yakın.

Yada siktiredin canım.

Ne de olsa bizler şanlı ordumuzu yıpratmaya çalışan kökü dışarıda sorospu çocuklarıyız, bizim dediğimize bakılmaz, delili de kanıtı da olsa, mutlaka bir bokluk vardır.

Bizler şu sömürü ve beyin yıkama üzerine kurulu sistemin "kutsalları" ardında güç ve iktidarlarını korumak için herşeyi yapabilecek -en yumuşak ifadeyle- kötü insanların karşısında, halkın, yani kendimizin, geleceğimizin derdine düşmüş sıradan insanlar değiliz.

Olsa olsa onlar vatanperver ve de görevlerini yapan insanlar, ibne olan biziz, iğrenç gerçekleri görebildiğimiz için.

Zaten herşey şu kıçıkırık AKePe'nin başının altından çıkıyor. (Ne partiymiş arkadaş!)

Neden? Çünkü, öyle. Siktiredin.

Türgiye, laiglir, laig kalacak! Neden? Çünkü laiglig adam olmakdır.
...