10 Kasım 2009 Salı
Başlıksız
"İnsan gruplarının tek bir temel amacı vardır: Herkesin farklı olma, özel olma, düşünme, hissetme ve kendi seçtiği biçimde yaşama hakkının üzerinde durmak. İnsanlar bu hakkı kazanmak veya savunmak amacıyla bir araya gelirler. Fakat bu noktada korkunç ve kaçınılmaz bir yanlış doğar: bir ırkın, bir Tanrı'nın, bir partinin veya bir devletin ismi altında toplanan bu grupların hayatın tek amacı ve sona ulaşan tek yol olduğu inancı... Hayır! Yaşam mücadelesinin tek gerçek ve kalıcı anlamı bireyin içinde, en mütevazı tuhaflıklarında ve bu tuhaflıkları sürdürme hakkında yatar."
Vasili Grossman, Hayat ve Kader, s.230
...
09 Kasım 2009 Pazartesi
Şehir
Geceyarısı şehirlerinin sessizliği.
Ben soluk alıp verebilen şehirleri seviyorum, ve kavak hışırtılarını.
Bu yüzden her şehir tercihinde art arda beş şehir sıralayışım.
Bu yüzden çoğunluk gibi tek bir şehre, doğ/yduğum şehre, ait olamayışım.
...
Otobüs
Çift katlı bir yolcu otobüsünde yaşıyorum ben. Dünyayı dolaşıyorum.
Üst katta uyuyor, yiyor, içiyor, izliyor, dinliyor, okuyor ve düşünüyorum. Üst katta yaşlanıyorum.
Küçük belediyelere kiralayıp otobüsü, insanlara karışıyorum bazen.
Tiyatro kumpanyaları ağırlıyorum, Eti Çocuk Tiyatrosu gibi neşeli sanatçılar ve güzel insanlarsa eğer.
Yağmurlu asfaltın verdiği hüznü, gülen bir çocuk yüzünde unutuyorum dekor taşırken.
Buğday ve ayçiçeğinden, çöl ve tipiye, mezradan metropole, devran gibi dönüyorum.
Sonsuz varoşlar, dev sanayiler, gökdelenler görüyorum.
Varoluşumu kilometrelerce yaşıyorum.
Ve yorgun, ve şaşkın, ve umutlu; yol hiç bitmesin istiyorum sıkıntıdan patlarken.
...
05 Kasım 2009 Perşembe
Grup Yapmaya Devam...
...
Okuldaykene Yalçın diye kafası çalışan, dürüst bi arkadaş vardı (hala var, hala vatan haini). Mail grubumuzda Ermeni meselesini, o zamanki adıyla Güneydoğu sorununu falan tartışırdık. Malum fosfatlı - sülfürlü neticeler hasıl oldukça rahatsız olmaya başladı ve aynen şu cümleyle terk eyledi mail grubumuzu:
"Gruptan ayrılıyor, siktir olup gidiyorum. Siz grup yapmaya devam edin. Hade eyvallah..."
Benzer bir halet-i ruhiye içindeyim bu aralar, gayet normal insanların yılların propagandasıyla iş malum konulara geldiğinde beynini aldırmış agresif papağanlara inkılap etmelerine alışkındım ama, sayılarının bu denli çoğunluğa/genele tekabül eder olduğunu gördükçe hiddetleniyorum.
Bu ne lan? Feysbuk denen bok çukurunda, imla hatalarıyla dolu, geri zekalıca, evlere şenlik gruplar kurun, içinde birkaç malum kelime geçsin yeter ki, milyon adam üye oluyor. Toplumsal cinnetinize osurayım.
Lan beyin düşmanı, siktir et tarihi falan, hiçbir şey bilme, elini vicdanına koy da bir düşün yav, insaf. Önce insan ol bi.
Yada banane anasını satayım. Dürüst adam her yerde var, bloglar var, bir kısım "Sorosçu" medya var, friendfeed'te var, çevremde var, var oğlu var işte. Azınlıksa azınlık, kelle sayısıyla değil beyin ağırlıklı alındığında milyonlara değer mi, değer.
Grup yapmaya devam edin siz, hadi kop kop ATAMMM, VATAN, KAN KOKUSU, BÖLÜCÜ KÖPEKLER ZİKECEZ SİZİ, ASACAZ, ÖLÜM, DEVLET, REJİM, LAİKLİK, ORDU, TENGRİ, HOBAREEEY!!!
Okumanız yazmanız yok sizin, sorosçu hainler için bir iki link vereyim okumaya değer:
cuntacı generalleri azletmeyince neler oldu?
yasak
şimdi değilse ne zaman?
...
HAMİŞ: Bu örneği vermezsem çatlarım.
Yazdığım ileti :
Org.Başbuğ görevden alınsın, GK Bşk.lığı MSB'na bağlansın, TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi lağvedilsin, askeri yargı, disiplin mahkemelerine dönüştürülsün ve yeni bir sivil anayasa yapılsın.
Ulusalcı atkafasının yorumu:
"Siktir git bunların olduğu bi ülkede yaşa o zaman. Oldu olacak ordu da lağvedilsin iyice rahatlayın yavşak liboşlar"
...
02 Kasım 2009 Pazartesi
Anne Böreği
...
Anne böreği insanı ağlatır mı, güldürür mü?
Bu şehir bana ihanetle başladı.
Büyük "sıkıntılar var," falan filan.
(Bahane.)
Kaçış gibi bir haftasonu, sabah 04.30'da çıkılan dönüş yolu, kilometreler, Çorum'da iki yalandan (satış) görüşme, kilometreler. Kar, yağmur, mazot, uykusuzluk.
Kardeşimi Ankara'daki yeni adresine (Hv.Loj.K.lığı, Etimesgut) bıraktım.
Ben hep gurbethanede yaşadım, 1999 depreminde bir hata yaptım. Annemlerle Düzce'ye geri dönmedim.
Daha da hiç dönmedim.
Konya, İzmir, Samsun, Ankara ve yine Samsun.
Sırasıyla, Anadolu Lisesi lise 2-3 (okulun "registered" serserisi), Dokuz Eylül yüksek lisesi (işletme 2001-2005), Narlıdere erkek lisesi (307. kd. is. çvş.), tekstil sektörünün hırslı bebesi (toy, ingilizce ve türkçe anlamıyla), gece hayatı personelinin diline düşmüş mağaza yöneticisi (tek kelimeyle, salak) ve nihayet, ağzı yanmış ağlak melankolik.
Annem hep börekler yaptı bana.
İzinler -Remarque'nin de dediği gibi- sonu ayrılığa doğru gerisayan mutluluk görünümlü acı günleriydi.
Anne börekleri, dünyanın en güzel insanları olan annelerin (o hep çok sevdi beni, hala sever), hoyrat evlatlarının (hep en çok onu üzdüm ben, sevdiğimi bir gösteremedim) en yalnız olduğu anların şahitleridir.
Annemin hayatımdan geçen kadınlara, mutfağımı temizlerken bulduğu şişelere ağladığı kadar, ben hayatımda ağlamamışımdır.
Siktir edin bu huysuz veledin serzenişlerini, bu bir blog ve ben ne yaptığımı tutuyorum.
Annemin böreklerinden yiyor, demli çay içiyor, salata çatallıyorum.
Anne böreği yiyor ve ağlıyorum.
...
28 Ekim 2009 Çarşamba
Musallat Kelimeler

...
Hemen aklınıza o ağza oturan, alışkanlık yapan "laflar" gelmesin : "sikko!", "yarraam!" vs.
Aklınız hemen küfre çalışmasın arkadaşım, mevzu başka.
Şöyle ki, bazı insanlarda dönemsel olarak farklı kelimelerin, deyimlerin veya cümle yapılarının 'popüler'leştiğini gözlemler dururum.
Bir arkadaşıma bir zaman "dolayısıyla" kelimesi musallat oldu, adam konuşuyor, sırf bu kelimeyi kullanmak için olmadık taklalar atıyor.
Bir diğeri, "öngörümlemek" lafını cümle içinde kullanmak için garip gayretler içinde.
Ha, konuyu farklı yerlere getirip kimseyi eleştirmek değil amacım.
İsteyen kasar, isteyen skinin keyfine göre konuşur.
İsteyen "Savan da beni support etmek için adama şöyle dedi," falan diye cümleler kurar.
Benim takıldığım, hagaden de insanın konuşmasında, kelimelerinde, cümlelerinde, böyle meyve seçer gibi, alışkanlıklı, tarzlı, dönüşümlü, etkileşimli garip bir yan oluşu.
Acayip eğlenceli bir arkadaşımdan -o kadar direnmeme rağmen- bir iki kalıp da bana "bulaşmak" üzere; hatta konuştuğu her insana neredeyse bu kelimesel alışkanlığı "bulaştırıyor" çocuk.
Biri, hızlı bir şekilde söylenen "çok iyi çok iyi" sözü. Karşınızdaki insan komik veya onayladığınız birşey söylediğinde bunu derseniz, bir süre sonra alışkanlık yapıyor, kendinizi ota boka "çok iyi çok iyi" hatta "çokiyiçokiyi" derken buluyorsunuz.
Bir başka kalıbı, üç farklı boktanlık derecesindeki durum için, "sıkıntı yok", "sıkıntı var", "büyük sıkıntılar var" grupları. Bir kez kullanınca, bunlar da alışkanlık yapıyor. Bir durum, iş, olay, insan vs. ne tanımlarsanız tanımlayın, bunlardan birini kullanıyor oluyorsunuz.
Bir dönem Beyaz'ın literatüre soktuğu laflar vardı, "güzelim" hitabı, "keyifli" lafı, sonradan boku çıkan. "Saç şeklin çok keyifli olmuş," bu ne lan?
"Çıkmak" kelimesini de hamiyetli Türg gençliğimizin külliyatına sokan Çılgın Bediş Yonca Evcimik'tir.
Beyaz'ınkiler geçici olurken, "go out"un ithali kalıcı oldu, bi yere de gideceği yok.
İlginç konu, konuşma alışkanlıkları, kimi jargon keyif verirken, kimi insanı insandan alır.
Oturup analiz mi yapalım şimdi yarraam?!
...
25 Ekim 2009 Pazar
Güzelliğin Ötesi...
Düzce'deki evden son bir kare. Bahar, 2009.
Soldan sağa, Selma'nın kardeşi, kardeşim Aysun, komşu kızı Selma.
Şu pislik yuvası dünya sizin hatırınıza duruyor lan, durmalı. Şu yüzlerdeki güzelliğe bak.
Selma, gülümseyişinle o kadar çok şey anlatıyorsun ki, sana sağır-dilsiz diyenin talukatını s.keyim, affedersin.
...
21 Ekim 2009 Çarşamba
Ummadığın Taş...

...
"İşim (!) gereği" her hafta Samsun'dan Çorum'a gidip, bir gece kalıyorum.
Ne yalan söyleyeyim, doğma büyüme İstanbul'lu arkadaşın her sabah "Ulan bugün de Samsun'dayız hadi..." diye uyanması kabilinden, her Pazartesi Çorum'a giderken, Ronaldo'nun Fransa 98 finaline çıkışında belli ettiği hissiyat*la yola çıkıyorum.
Bu hafta çok acayip bir "şey"le karşılaştım, zaten görüp duruyordum, içeri girdim.
Bir cami, evet, tarihi bir cami.
Murad-ı Rabi Ulu Cami, 1306 yazıyor.
Bursa'daki ihtişamdan önce hayretin, hayranlığın dibine vuran, sonra saygı ve sevgiyle dolup taşan, en sonunda da karmakarışık bir halet-i ruhiye ve orada yaşama arzusu ile kalan ben, Çorum'dan böyle birşey beklemezdim.
Cumhuriyetin alelade bir taşra kenti olan Çorum'da, Hitit - leblebi falan muhabbeti bir yana, tek başına bu eser, gelinip ziyaret edilmeyi hak eder.
Avlusunda küçük havuzu, şadırvanı, gülleri, sarmaşıkları, asmaları, ağaçları ve banklar.
Sadeliğin ihtişamında bir yapı.
Ve Ulu Cami'de korumaya alınmış o muhteşem, o gizemli, o ölçüleri ve manaları halen çözülemeyen minber, burada aynen, caminin herhangi bir parçası gibi duruyor, bakıp, dokunup inceleyebiliyorsunuz.
Sanki atalarımız, bizler gibi camileri borç ötele ve git hesabı zevksiz mecburiyetler olarak değil, vakit geçirilecek, hayran olunacak, sanat, huzur ve sükut bulunacak çekim merkezleri nazarıyla yapmışlar.
Böyle bir miras gördüğümde, nerede olursa olsun, kafamdan, gönlümden pek çok şey çıkıp gidiyor, hayranlık ve şaşkınlık baki kalıyor.
İstanbul, Edirne, Bursa, Konya falan bir kenara, bu topraklarda ummadık taş bile baş yarıyor.
...
* O meşhur fotoğrafı bilirsiniz, sakat mıydı neydi, kolundan tutulup zorla okula götürülen isteksiz bir çocuk gibi çıktı maça, isteksiz işten de ne olacağı malum, e oldu da, 2 Zidane 1 Petit diyeyim ben.
19 Ekim 2009 Pazartesi
Toraman

O Türk İslamı'nı Yedirirler Sana

Türk İslamı'ymış...
Daha İbni Sina ile Gazali'nin 4ü küfrü mucib hangi 20 felsefi mes'elede anlaşamadıklarından bihaber, aklınca çokça kendinden hareketle Müslüman topluma giydiriyor, "özeleştiri" yapıyor.
Yaptığının "ünlü ateist komedyen"in saçma Amerikan esprileri gibi su yüzeyinde popüler kulaçlar atmaktan farkı ne?
Kimi eleştiriyorsun sen ve inanç konularında bu üslubun cüreti nerden?
"Biz" demek cüreti nerden?
Kimsin sen?
O lafları, Ulu Cami'nin, Eyüp'ün, Hacıveys'in müdavimleri sana öyle bir yedirir ki, bir daha rüştün olmayan konularda geyik yapmayı kendine en feci haram bellersin.
Daha senin ne bok olduğun belli değil.
Anarşistsen, ruhundaki Osmanlı kalıntılarından nefret edeceksin, devlete karşı olmak kolay, kökenine, ve yiyorsa, Allah'a da karşı olacaksın.
Hiç şimdi "Ama Tolstoy..." falan diye başlama.
Hepimiz biraz konfederasyonuz, hem çerçevelenmek saçma değil mi, geyiği yapma.
Bunlar elmalarla armutlar da değil.
Aynaya bakıyorsan bak, ama sen sen ol, çeyrek asırlık yaşamınla, asırlık kalabalıkların değerlerine paha ve hüküm biçmeye kalkma.
Yiyemeyeceğin lokma gördün mü kapa çeneni, ekmek fırınlarını saymaya başla.
O Türk İslamı'nı, yada kalkıştığın hangi genellemeyse, yedirirler sana.
...
16 Ekim 2009 Cuma
Türk İslamı...

...
İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın.
Biz "Müslüman-Türkler" de, kendi kolayımıza, genetiğimize oturan kodlarıyla, bir İslam uydurmuşuz ki rahatlayalım, garantiye alalım nemize lazım...
Bir felaket, bir cenaze kendimize getiriverir bizi.
Dilimizden Allah düşmez kalbimizde ibnelik varken.
Elhamdülillah müslümanızdır biz hep, ilkokulda latin harflerinden namaz surelerini öğrenmişliğimizle.
Farz olan vakit namazlarında yeller esen camiler, vacib olan Cuma namazlarında ve sünnet olan Teravih namazlarında hınca hınçtır.
Kendimizi tatmin ederiz biz yatıp kalkarken, borç savarız, dert öteleriz, dostlar da alışverişte görür bizi.
Huysuz ihtiyarlarımızdır bizim İslamımız, beş kere Hacca gittim diyen tüccarlarımız, namusperestliğini gözümüze sokan abaza insanlarımızdır.
Gülümseyen saygılı insanlarımız değildir, çünkü bizim gülümseyen saygılı insanlarımız yoktur.
Hepimiz psikopatlığımızla övünürüz de, hiçbirimiz yaşayış ve inancımızla hiç aşağı olmadığımız ateistlerin delikanlılığında değilizdir.
İnanmıyorum! diye haykıramayız.
Kalbimizde hissetmeden Cumalara gider gelir, yılda bir ay aç (ve köpek gibi sinirli) gezeriz.
Sabah namazlarına kendiliğimizden uyanmayız. (Çünkü uyanmayız.)
Alkol kokar ağzımız, arabanın anahtarını çevirirken Bismillah diye.
Karımızı bakire alırız ancak bize tüm kadınlar helaldir, bekarken de evliyken de.
Kaypağın, karaktersizin önde gideniyken biz, namus için can alan, can veren yiğit oluveririz.
Paraya tapar dindar esnafımız.
(Ve davulla zurnayla yapılır hep en gizli hayırlarımız.)
Asker postalı yalar en cesur siyasi delikanlımız.
En okumuşumuz kör cahildir, anlamını bilmez haftada bir ilkokuldaki ezberinden okuduğu cümlelerin.
Beş kere ayak yıkatan, diş temizleten bir geleneğin sözde mirasçıları olarak, ayaklarımız bakımsız, dişlerimiz bozdur.
Kof bir devletçilik, yavan bir milliyetçilik, kesif bir eziklik süsler mahyalarımızı, Cuma hutbelerimizi, din adamlarımızı ve küf kokulu beyinlerimizi.
...
Ve varın siz Türk İslamı'nın yine de dünyadaki en harbi, en dürüst, en içten; iki yüz yıldır bozulan, bozularak büyüyen bu gövdenin tutunduğu en sağlam kökün filizi olduğunu hesap edin.
İşte İslam'ın ihtişamı, müslümanların bu dangozluğunda gizli.
En geri, en ilkel, en yobaz bizler, en ileri, en üstün, en zarif ama en bilinmeyen, en gizemli, en keşfedilmeyi bekleyen sırlar medeniyetinin kayıp çocuklarıyız.
Ve olanca "yaramaz"lığımızla, bir tarihin mükellef, velayetli mirasçısı zannediyoruz kendimizi.
...
15 Ekim 2009 Perşembe
Yıldıray K.Kaan

14 Ekim 2009 Çarşamba
13 Ekim 2009 Salı
Olursa Ekime, Olmazsa Sikime Kadar!
Eyyamcılık, eziklik; şeref yoksunluğundan gelir.
Kimsenin adamı değilim, olmayacağım, olmam ulan!
Kendimden zerre taviz verirsem adam değilim.
Vermeyeceğimi, veremeyeceğimi biliyorum.
Vicdanıma, onuruma sifon çekip "bir yerlere" geleceğime, çeker giderim, foseptiğiniz size kalır.
Ben, kafama koyduğum işi yaparım; işi yaparım, sadece işi.
Bu, ilk de değil.
Diyeceksiniz ki, patron, ona daha fazla kazandıracak adamı kırar, onu engeller mi?
Engeller, kompleksinden engeller.
İlk iş tecrübemde bunu yaşadım.
İkincisinde, öğlen "Senin gibi birini üç beş çapulcuya harcatacak değilim," diyen bölge müdürü, akşam "İstifanı almak zorundayız," dedi.
("Sana bunu yapanlar için ne diyorsun?" dediğinde de, söyledikten sonra kendim bile şaştığım ama hala gurur duyduğum birşey söyledim: "Herkesin günahı kendine yeter.")
Ve şimdi de, işin olabilecek en iyi şekle gelmesi için yaptıklarım, her ne hikmetse "üzeri örtülmesi gerekenler"i söyleyebilmem, onlara kazandıracak olmasına rağmen, distribütörü oldukları firmaya duydukları kompleks ve çekişme nedeniyle, bordromun bağlı olduğu boktan şirketin yöneticileri tarafından "ihanet" olarak algılandı.
Esas neden de, duydukları korku, ön kesme içgüdüleri. Ayrık otu istememe. "Tehlikeli" adam istememe. Farklı ses, doğru ses istememe.
Kusura bakmayın. Ben bilmemne beyi, bilmemne hanımı, bilmemne beyin imparatorluğunu, bilmemne hanımın çöplüğünü tanımam. İşi tanırım.
Her iki tarafı da allayıp pullayıp arada geçinmenin ne kolay olduğunu görüyorum. Kral bile olursunuz.
Ama ben bu değilim, kusura bakmayın.
Benden yalakalık beklerseniz alacağınız şey ağız dolusu bir SİKTİR olacaktır.
Benim sizden alacağım şey de, meşrebinize uygun olarak işe başlarken bana imza attırdığınız o rezil, o sefil boş senet.
...
Türkiye'de en yüksek imkanları sunan şirketlerden birinde çalışan çok düzgün bir arkadaşımla muhabbetimizde geçti. Çok sağlam karakterli insanlar hariç, büyük çoğunluk, kendinden iyi olduğunu gördüğü bireyi şirketinde istemiyor. Tüm çürüme burada ve insana verilen değerin azlığında başlıyor. Adam gibi adamsan, orası adam gibi bir ortamsa, astın seninle iş konusunda kavga edebilecek, haklıysa kabul edeceksin. Yalakalık, "evet efendimcilik" beklemeyeceksin. İğrenç komplekslerini işe yansıtmayacaksın. Bu ülkede özel sektörde KOBİ'den tröst'e, bunu bulamazsınız. Sonra gerçekten iyi olan gençler neden kaçıyor, kalan da gavur şirketlerinde çalışıyor olur. Çünkü bunlara imkan bulamayan ve hala eyyamcı olamayanlar da ya TAHAMMÜL EDİYOR, ya benim gibi devrimci-hayalperest bir gayretle son noktaya kadar yardırıp bir noktadan sonra bırakıyor. Sonra Serkan yine mi iş değiştirdi (yada işsiz kaldı) oha! oluyor.
11 Ekim 2009 Pazar
Dönüşüm...

...
Eski milliyetçi yoldaşlar merak edebilirler, bu kanı yüzde yüz Türk, kesinlikle "çaşıt", "dönme" ve "soysuz" olmayan çocuk nasıl böyle düşünebiliyor, ne oldu bu çocuğa zaman içinde, dış veya iç mihraklar tarafından kaçırılıp tecavüze uğradı da Stockholm sendromundan mı müzdarip diye...
Hayır.
İsmimin "lider, başkan" vs. anlamına geldiğini biliyordum. Kürtçe olduğunu öğrendim.
Ortaokuldaki en iyi iki arkadaşımın birinin Kürt, diğerinin Ermeni olduğunu hatırladım.
Mustafa Muğlalı'dan Hasan Kundakçı'ya, Çevik Bir'den Kenan Evren'e pek çok "vatansever"i tanıma fırsatı buldum.
Bizim için sınıfta aczmendi ayini yaparak taşşak geçme zamanları olan 28 Şubat sürecinin gerçekte ne anlama geldiğini sorgulamaya başladım.
1908'den itibaren şanlı darbeler tarihimiz ile müşerref oldum.
Kıbrıs başarılarımız, tatbikatlarımız ve PKK savaşımız hakkında bilgi edindim.
Susurluk'u hatırlamaya ve anlamaya başladım.
Bu süreçlerde, bir üniversite, bir askerlik, bir Şemdinli, bir Dağlıca, bir Aktütün, bir lahika, bir Ergenekon ve bir el bombası eğitimine (4 şehit) tanıklık ettim.
"Eğitim zayiatı"nı, sonra dünya savaşlarını, sonra yirminci yüzyılı, sonra tüm savaşları, sonra tarihi, sonra militarizmi anlamaya çalıştım.
Ancak bir dönüm noktası / herşeyin netleşmeye başladığı an varsa, o da çoğunuzun şimdi hatırlamayacağı, benimse hiç unutamadığım Akkise olayıdır.
Ve şu her satırı beni etkileyen yazıyı da bir çocuğun aklının başına gelmesine vesile olması bakımından buraya yapıştırıyorum.
Aha da budur.
Akkise'nin kuş adamları
Türk basınında çok ağır top vardır. Eğer yakın bir analize tabi tutarsanız -yapacak daha iyi bir işiniz yoksa- bunlarının çoğunun 'top'tan çok 'ağır' olduklarını göreceksiniz.
Ağırdırlar, çünkü oturmak için kullandıkları yerlerini kaldırıp ortalığı dolaşmaktan pek hazzetmezler. Koltuk peygamberliği yapmak elde demir asa (yoksa çelik miydi?), ayaklarda demir çizme "görsen bir Anadolu'yu" yapmaktan daha kolay ve rahattır. Ne giderler ne de -daha da tuhafı- başkalarını gönderirler.
Biliyorsunuz, kısa bir süre önce Konya'nın Ahırlı İlçesine bağlı Akkise'de bir arbede oldu. Jandarma, askere gitmeden önce şenlik yapan bir grup gençten birini veya ikisini kimlik kartı taşımadıkları için yanında götürmek istedi. Gençler, ve daha sonra bir kısım halk, Jandarma'ya, söz ve hareket ile, bunun iyi bir fikir olmadığını anlatmağa çalıştı.
Jandarma kızgın bir şekilde olay yerinden ayrılıp takviyeli bir biçimde geri dönünce durum daha da tatsızlaştı. Jandarma 'havaya' ihtar ateşi açtı. Bu arada olay yerinde uçmakta olan bir genç aldığı kurşun yarası sonucunda öldü. Diğer uçan üç Akkiseli ağır yarandı. Yirmiye yakın Akkiseli -olay, aksi bir tesadüf eseri, Akkise erkeklerinin grup halinde uçuş saatine rastlamış olacak, aksi takdirde havaya ateş edildiğinde bu kadar telefat olmazdı- muhtelif yerlerinden ağır olmayan bir biçimde yaralandı.
Gazeteler böyle yazdı.
Sonra büyükkerimiz Akkise'ye müfettiş yolladı ve durumun yukarıda size özetlemeye çalıştığım gibi olmadığı meydana çıktı. Müfettişler "Olayın vehametinin jandarmanın saldırıya uğrayan personelini kurtarmak için silah kullanmak zorunda kalmasından kaynaklandığı anlaşıldı" dedi. Yaralanan 25 kişi Akkise'nin kuş adamları değil jandarma imiş.
Yukarıdaki alıntıyı Sabah'tan aldım. Müfettiş raporunun tam metnini almak için -bu iyimserlik bir gün başıma bela açacak- Jandarma'nın web sitesine girdim. Orada herhangi bir açıklama yoktu veya ustalıkla gizlenmişti. Ama hiç olmazsa Atatürk'ün "Jandarma her zaman yurt, ulus ve cumhuriyete aşk ve sadakatle bağlı; tevazu, fedakârlık ve feragat örneği bir kanun ordusudur" dediğini öğrenmiş oldum.
İçişleri'nin web sitesinde de açıklamayı bulamadım çünkü İçişlerinin web sitesini bulamdım. Böyle bir web sitesi yoktu ya da ustalıkla gizlenmişti.
Akkise'ye giden müfettişleri İçişleri Bakanlığı yollamış. Bu, -ölçüm olmasın- biraz Yurt Bank'ı Ali Balkaner'e teftiş ettirmeye benzemiyor mu?
Ve eğer sual cevaplandırmak modunda iseniz:
Olay gerçekten -ama gerçekten- nasıl cereyan etti? Halk neden, neden, neden bu kadar kızdı? Başlangıçta kaç jandarma vardı, daha sonra kaç jandarma oldu? Silahsız bir topluluğa neden 900'den fazla kurşun atıldı? Neden vurmak için de korkutmak için değil? Neden gözyaşartıcı bomba değil kurşun? Öldürülen genç, kimlik cüzdanını taşımayan kişi veya onun arkadaşı mı idi? Kimlik cüzdanı taşımamanın cezası ölüm mü? Jandarmaya komuta edenler kim ve ruh sağlıkları hakkında ne biliniyor? Bunlar hakkında ne yapılacak? Neden Akkise'ye hiç bir siyasi lider gitmedi? Bu konuda neden hükümet açıklama yapmadı?
Neden, neden, neden?
Ağır toplar ağır olacaklarına, top olsalardı bütün bunların cevaplarını öğrenebilecektik.Metin Münir, Sabah, 17.08.2001
...
Çalakalem aradan çıkardığım bu yazıda, Diyarbakır Cezaevi'ni, Dersim'i, Menemen'i, 31 Mart'ı, İstiklal Mahkemelerini, Serpuş Meselesini, Tehcir'i, Varlık Vergisini, 6-7 Eylül'ü falan unutmuşum. Mazur görün, yakın tarihte kanlı sayfa bol olunca, insan midesi yetip bir anda hepsini sayamayabiliyor.
Yürü be Paşa!

...
Şak diye düşüp bayılmayın, bu adamın ilk kitabı bana İzmir'de öğrenciyken ta Erzurum'dan hediye geldiydi. "Serkan'a, Zamanında Komando Olmak İsteyen Dostum'a..." ithafıyla, çok kıymetli bir dostumdan.
Bahsettiği zamanlar, lise yıllarım, parmağımı kesip asil, yüce Türk kanımı kağıda damlattığım, bayrak boyadığım dönemler. Zira bayrakları bayrak, toprakları vatan yapan, üzerindeki kandır, değil mi canlar?
Hemi de kitabı bi solukta yalayıp yutmuş, sonra birkaç kez daha okumuştum Ömer Seyfettin hikayesi okur gibi, göğsümü kabarta kabarta. Pamukoğlu albayımın (sonradan general) adına kendimle gurur duya duya. Biz, çok taşaklı adamlardık! Adamın amına korduk.
Öyle sevmiştim ki kahramanlığını; güneydoğudaki iğrenç savaşta yedi yıl bulunmuş, vücudunda iki kurşun deliği hatırası duran bir emekli astsubay ağbime okuması için verdiğimde kitabı bir hafta süründürüp sonra yarısını okuyup geri getirmesini ve tek tepkisinin "Hava atmış!" olmasını şaşkınlıkla karışık kızgınlıkla karşılamıştım.
Sonra bu kahraman, gerçek bir kahramanlığa daha imza attı ve parti kurdu, siyaset yapacaksan, üzerinde üniforma olmayacak! Açık, net, anlaşılır.
Lakin sonraki kitapları, kullandığı dil (angut mangut lafları, alakasız cümleleri art arda sıralama, saçma bir kesin hüküm çabası vs.) hayal kırıklığı yaratmakla beraber, TV'lerde görünmeye başladı. Sevimli ve kahraman paşamız, hayli sertti.
İkinci bir Yalçın Küçük faciası olarak seyrettim. Üzüldüm. Favorim şu hali. Madara olduğu an da Doğu Ergil'in "Anlaşıldı Komutan!" dediği an.
Hiçbir soruya mantıklı cevap veremeyişi. Laflarının nereye gittiğinin farkında olmayışı. Saçmalayışı ve baştan aşağı saçma bir adam oluşu.
Dürüst ve doğru bir görev adamı olarak aklımızda kalmasını isterdik, malum, gitmiş, savaşmış, bel kırmış, kelle almıştı. Ne derseniz deyin cesurdu. Askerdi. İşini yapıyordu, siyasetle miyasetle uğraşmıyor, öldürüyordu.
Maalesef psikopatın teki ve eğlencelik / sinir bozucu (izlerken bile geriliyorum) yada gereksiz bir adam olarak tarihe geçecek.
Yazık. Koca koca adamlarda bu gaz, bu şiddet. İnsanlık koca bir yirminci yüzyıl yaşadı ve hala çoğu rezil olma pahasına militarizmin, güç deliliğinin, şiddet fetişinin ne bok olduğunun farkında değil. Birilerinin çıkarları katmerlenecek diye şiddeti ve şiddet piyonlarını alkışlamaya devam ediyoruz.
...
Not: Daha o ebleh dönemlerimde bile, "şakacı" paşa Hasan Kundakçı'nın benzer kitabını almayacak kadar aklı başındaydım. Çünkü benimki sadece duygularını yoğun yaşayan bir ergenin saf köylü aşkıyla toprak sevmesi ve cehaletiydi, şimdiki bön yeni nesilinki gibi beyin düşmanlığı değil. Şükür, vicdanım galip geldi, ve zihnimde "insan", "devlet"i yendi.
Beni Aşar Hacı...

...
Dün biraz Suat abi'ye takıldım.
Evrim falan muhabbeti. Hasan da bu muhabbetin adamı.
Bi bok bilmediğimi fark ettim; iki karşıt fikir, bir dolu birikim.
Yakın tarihle de ilgili bir yığın kitap var okunması gereken.
Benim bilgisizliğime, insanlığın bilgisizliğini ekleyin.
Beynin fonksiyonlarından insanlığın tarihine, hiçbir şey bilmiyoruz.
Benim payıma, derinlemesine bilmediğim hiçbir konuda (ki şu anda derinlemesine bildiğim herhangi bir konunun varlığını iddia edemem), kesin yargılara, peşin hükümlere varmamak; önce bakmak ve görmek, dinlemek ve işitmek, sonra düşünmek ve anlamak, sonra hissetmek ve algılamak, en son da yargılamak ve konuşmak düşsün.
...
10 Ekim 2009 Cumartesi
Beyin Düşmanı...

...
Nihayet imzalandı.
Daha önceki bir yazıda,
Neymiş, "Sınırlar Açılacaksa O Kadar Şehit Niye Veriliyor?" muş, bir ara sınır kapısı muhabbeti varken gündemde, birinin Face iletisi bu, bunu yazan dana da, liseden arkadaşım, üniversite hocası olmuş, bilmemkaç kişi de (öğrencileri olacak) "bunu beğenmiş."şeklinde değindiğim arkadaşım, bu kez kelimesi kelimesine,
Büyük ihtimalle iktisat/işletme hocalığı yapıyor ancak askerlerin sınırlar kapalı dursun, ülkeler arası mal giriş-çıkışı olmasın diye nöbet beklediğini sanıyor, Ermenistan sınırıyla, PKK terörü şehitlerini eşleştirip tepki (!) iletisi yayınlıyor.
oturdular imzaladılar utanmadan, vah vatanım vah...demiş, "iPhone üzerinden Facebook ile", ve inanır mısınız, beğenen, ":((" diye yorum yapan var.
Sormak lazım, imzalanan nedir, konu hakkında ne biliyorsun, neden "vahvah"lanıyorsun, korktuğun nedir; boktan militer mottolar, tek cümlelik klişeler ve malum teraneler dışında söyleyebileceğin tek sözün var mı...
Yada boşverin gitsin. O kadar çoklar ki... Koca koca adamlar. Yanılıyor olamazlar.
Onlara katılalım. Kalkın ADD'ye gidelim. Anıtkabir'de ağlayalım. Çiftleşelim. Üreyelim.
Memleketten faşist eksik olmasın.
Yoksa bakın, ABci ABDci Kürtçü Ermenici Mason Siyonist Fettullahçı Yobaz Gerici Tayyip, memleketi satıyor. Biz zayıf kalıyoruz (eğitim şart, demokrasiye erken geçildi), çocuklarımıza özlediğimiz Türkiye'yi bırakmalıyız. Tüm komşularıyla kavgalı, kendi kendine yeten, Evropa'nın hatta bütün dünyanın amına koymuş ama yine de yönünü Evropa'ya dönmüş (Evropa bizi bölmeye çalıştığından arasıra götümüzü mü dönmeliyiz, orası bi muallak), çeteler tarafından yönetilen, arasıra "Türk'ün demir kartalları" ile yamyam vatandaşlarını bombalamayı da ihmal etmeyen, karnı tok sırtı pek, çağdaş, tosun gibi, savaşkan, tapkan, atakan ve gönençli bir Türkiye.
Bir ara hatırlatın da yıldırımlar yaratalım beraber, tarihten önce ve tarihten sonra var olmak acaip haz verici. Zaten tüm diller Türkçe'den ve tüm ırklar Türk'ten, neden yedi düvel bize düşman ve Türk'ün Türk'ten başka dostu yok, bi dakka lan, aklım karıştı, nerde Nutuk?
...
07 Ekim 2009 Çarşamba
?

...
Çayın buğusu. O sokaklarda ne tarihler yaşandı. İnsanlar geçiyor. Hayatlar.
Geceleri uyandıran mutsuzluk. Damağında yara çıkıyor mutsuzluktan. Öyle boğucu bir halet ki, kararsızlıkların ve bunalmaların esaretinden çıkmış, kesif ve durgun ve yoğun; kıçıkırık sebeplerle açıklanamaz.
Ölüm yok, hastalık yok, felaket yok, acı yok. Bu bambaşka bir oluş. Anlık değil; süregelen, gelmiş, durmuş. Kendiliğinden.
Herşey kendi içinde daha önce hiç böylesini yaratmaya cesaret edemediğin yalnızlığında vuku buldu, buluyor. İnanç sancısı, hayat sancısı, depresyon, durgunluk... Hayır, hiçbiri değil.
Büyük lafların, yalan tövbelerin ötesinde, sözsüz içten gelen bir kararla uzaklaşılan bir hedonist hayat, bedenin temizlendikçe, ruhun temizlendikçe somutlaşan soğukluk gözlerine yayılıyor, hayat dolu bakan renkli gözlere eski senden sana miras kuru kahkahalarınla eşlik edemez oluyorsun.
Hayatın hiçbir arzına denk gelmiyor ne olduğunu bir türlü bilemediğin taleplerin. İşine, zamanına, kendine, herşeye bahane bulmaya başlıyorsun.
Ve sonra kabulleniyorsun.
Bu süreçten sıfıra yakın inançları ve bağlılıkları konusunda gönülden kararını vermiş biri olarak çıkmak harcın mı, yoksa bu kararsız ve inançsız; kararlı ve inançlı aşırı uçlar arası salınmaya meyyal halet kaderin mi...
Sözlerin üstünde, mana ve sezişlerle yolunu bulma, devrim evrim ikileminin ötesinde, sonradan yiyeceğin büyük laf ve/veya karar bozuntusu etmenin ardında, belki zamanla kendiliğinden, belki yine kendiliğinden ve birden, bir devrimci olur gibi evet, her yere çekebileceğin anlamlarıyla; gerçekleşecek veya gerçekleşmeyecek, belirsiz.
Belirsizliğin belirleyici olduğu bu süreç sanki iki yıldır "25!" diye özetlemekte olduğun zaman diliminin de bir özeti. Sonrası için bir önsöz.
Bu saçmalığa yada bu en önemli hayat aşamasına kılık biçmeye çalıştığın bu yazı da, fazlasıyla anlamsız haliyle.
Lakin insan, dünya, halklar, devlet, kapitalizm, sosyalizm, anarşizm, Allah, secde, hayat, amaç, kırgınlık, psikoloji ... düşünceler, hissedişler, arayışlar arasında geçen bir zaman zarfında, hiç "yazı gelmedi" yada gelen yazılar son yazdıklarım gibi işle ilgili çocuk mızmızlanmaları nevinden oldu. O nedenle yazıya dökmedim.
Artık içimden gelmeyen bu yazı ise, başka yazıların sözünü vermeyerek, ne oluyor bu kafası karışık çocuğa diye soranlar içindi. Kör karanlıkta küçük, kısık ve çukur gözleriyle kendini bulmaktan aciz bir çocuğu adam yerine koydunuz. Teşekkür anlamsız kalır.
Belki "Bana kalan, bu süreçten sızan kibir törpülemesi, tevazu, aileyi insan kalabalıklarından gerçekten ayırt ve gerçek yalnızlığın fark edilmesi gibi erdemler oldu, sonra aynı tas aynı hamam yarım oradan yarım buradan, şen şakrak ve depresif, isyankar ve vandal ve lafazan, aykırı ve aslında sıradan, nevi şahsına münhasıraltı, aynen devam," diyeceğim.
Ya da belki, "O anlar kendimi bulduğum anlardı," ...
ve işte sizler de bu anın önündeki müthiş fırsatın ve müthiş tehdidin şahitleri olun.
Sevgiyle.
...
13 Eylül 2009 Pazar
Optimistik Pazar
Geç kalktım.
Biraz alayına isyan müziği dinledim, bol beat'li rhyme'lı olanından.
Pazarları yalnız kalkılan yaşam tarzına geçmeye çalıştığım için, kendimi ödüllendirdim, Pazar sabahına bulaşık bırakmadım, temizlik memizlik de yapmadım, tişört katlarken yirmi küsür yıllık öfkemi D12 konserinde sahnede kustuğumu hayal ettim.
Gazete almaya giderken hanginiz bu kadar güzel bir denizi görüyor ha? Deniz bugün açık maviydi. Hava kapalı ama sıcak. Kışın da bu denizin bir yere gitmeyeceğini, yine benim kalacağını bilmek bana mutluluk verdi.
Gazete, dergi falan aldım, insana dönüşmek için. Sabah Kafka yüzünden böceğe dönüşmüştüm.
O kadar güzel bir gün ki, şirket hattım hiç çalmadı. Ben istersem, kendi hattımdan, zamanında kendim seçmiş olduğum, hiçbir çıkar sözkonusu olmadan çok şey paylaştığım arkadaşlardan birini arayabilirdim. İşyerinden verdikleri bilgisayarı işyerinden verdikleri arabada bıraktım.
Emekli komşu gene muhteşem şortuyla bahçedeydi. Nevaleyi gördü, evden çıkmicaan anlaşılan dedi. Dedim napayım be yaaw her gün dışardayım?
Şimdi şu self-teşhir alanı haline getirdiğim yere bunları yazıyorum. Hayat ne güzel lan. Huzurluyum. Yarın büyük planlarla gittiğim ama hep aynı cümleyle karşılaştığım "ariyeli gaça sattirecaaan ağbey" yere gideceğim, ama yarın. Bugün değil. Bugün özgürüm.
Bugün Kazım Karabekir'in yaşadıklarına tanıklık edebilirim, Sartre, Camus, Rolland, Tahir ... bunlarla halvet olabilirim. Dergi okuyabilirim. Film izleyebilirim. Müzik zaten her daim açık.
Oruç olmasaydım koşuya da çıkardım bugün.
Babamın yirmi küsür yıl boyunca her pazar dediği gibi, "yarın işbaşı". Ama yarın. Bugün değil. Bugün güzel bir gün.
Bugün hiçbir şeye isyan etmeyeceğim. Acaip keyifliyim ben bugün. Güneşe çıkardım kendimi sanki bugün.
Babam mı? O 77'de Kamhi'lerin Düzce'de kurdukları atölyeye girdi seksenlerde. Düzce hikayemiz böyle başlar. Babam çok doğru bir adamdır, pat diye söyler doğruyu. Eyvallahı yoktur. Yıllarca leş gibi iş gömlekleriyle geldi babam eve. Gece yarıları işe çağırdılar. Adapazarı'na götürmüştü bir kere beni, Toyota'daki embesiller bir şeyin ölçüsünü almayı becerememişlerdi. Bir kumpasla on dakikasını almıştı babamın. Velhasıl, o fabrikayı atölyeden alıp Avrupa'nın bilmemkaçıncı otomotiv yan sanayi şirketi haline getiren adamlardan biridir benim makina mühendisi babam. (Diğerleri de birkaç mühendis ve birkaç sadık ustabaşı) Lakin dedim ya, eyvallahı yoktur. Şef başladı, şef bitirdi yirmi küsür yılı. Stajerleri müdürü oldu. Lise mezunu ispiyoncular, yönetimin ajanları babamın üç katı maaşlar aldılar. Dil bilmeyen adamları İngiltere'ye kursa yolladılar. Babamın emeği üzerinde yükselen muhteşem karları, primleri, maaşları çatır çatır yediler, babam hep babayı aldı. O yirmi küsür yılın sonucu okumuş çocuklar, bir ev ve bir araba oldu. Villalar, makam otomobilleri, yazlıklar, yurtdışında evler, yurt dışında okumuş çocuklar falan müdürlere, direktörlere, ve onların adamlarına kaldı. Nihayet Kamhi dev fabrikayı Amerikalılara sattı. Amerikalılar yeni direktörler atadı. Yalakalar fırıldak gibi yeni yönetime döndüler. Yirmi küsür yıl fabrikanın kaymağını yiyen direktörler kovuldu. Babam onlara mail yazdı, size, bunca yılın haksızlığına binaen hakkımı helal etmiyorum, dedi. Hamid bey şaşırdı, anlayamadı babamı. Yeni direktör ve müdürlerin ilk işi makam otomobillerini yenilemek, yönetici başlangıç maaşını 8 milyardan 10 milyara çıkarmak oldu. Ve işçilerin dört kap yemeklerini üç kapa indirdiler. Kauçuk esaslı fabrikalarda zehirlenmelere karşı mecburi olan yoğurdu kaldırdılar. Bunları üst yönetime tasarruf tedbiri olarak sundular. Babam daha fazlasına şahit olmadan emekli oldu.
Bugün pazar. Bugün güzel bir gün.
Yarın işbaşı ama siktir et.
...
Jus' Understand Those Poor "Salespersons"
Yazık lan.
Üniversite okumuş, askerliğini yapmış, Sarar marka cicilerini giymiş, efendi efendi sana boktan Citibank'ın boktan kredi kartını itelemeye çalışıyor. Kendisi de trajedinin farkında, lakin çaresiz. (bkz. işsizlik)
Bir diğeri, gelişmişliği dövizin yasak olduğu dönemlerde kalmış tiplere Bireysel Emeklilik Sistemi kakalama derdinde. Umutsuz.
Kimi de ilaç pezevengi. "Reprezant."
Rüşvetler, yalvarmalar, küçülmeler, iltifatlar, suya gitmeler, gaz almalar, gaz vermeler.
Ne sosyal insanlar ve ne zor bir iş yapıyorlar (resmen nefis terbiyesidir meram anlatmak, birşey "satmaya" çalışmak çünkü klasik anlayışta satıcı erkektir (ofans) alıcı kadın (defans), o halde alıcı kollamalıdır kendini ...; işbirliği, kazan-kazan falan hikayedir) değil mi...
Laf ebesi bunlar canım, kazıkladıkları adam başına prim alırlar, beter olsunlar. Satıcı karakteri, sahtekardır zaten. "Memur dürüstlüğü" ne gezer bunlarda, değil mi mirim?
Kazın ayağı öyle değil işte. Lanet edersin karşındaki adama eyvallah ederken. Mecbursundur, üç kuruş maaş artı prime "çok şükür iş bulmuşsundur."
İç dünyalarında nelerin koptuğunu düşündünüz mü, kendinizi onların yerine koydunuz mu?
Ben mi?
Ben deterjan, diş macunu, şampuan, bebek bezi, hijyenik ped, pil, tıraş bıçağı vs. sat(tır)ıyorum anacığım.
Herhangi bir mağazaya gidip bu tarz ürünlerden en pahalıları alırsanız (yaşasın smart pricing!), "bizim şirket"e çalışmış olursunuz. Kaliteli ürünler ama, valla bak. Hepsi kategorisinde lider, reklamlarda sabah akşam izliyorsunuz çoğunu.
Yada almayın, banane. "Bizim şirket" artık müşteri temsilcilerini distribütör bordrolu olarak alıyor. Biz bu operasyonun ilk askerleriyiz. İki arada bir derede geçinip gidiyoruz. Şirketin elemanıyız fiilen, şirket eşek yüküyle maaş veriyor (kendi bordrolularına). Distribütörse onun yarısını verip primle kazandırıyor (kendi elemanlarına); biz her şekilde babayı alıyoruz.
...
Çok çalışıp az kazanmaya devam eden, kalitesinden, dürüstlüğünden ödün vermeden, her türlü haksızlığın kahredici farkındalığıyla (bu kelimeye de fena sardırdım hacı) omzunu silkip, hayata inat herşeyle taşşak geçmeye, işini iyi yapmaya ve dudağının sağ yanına acı bir gülümseme kondurup yürümeye devam eden tüm arkadaşlara selam... Gelecek bizimdir, birbirinin yüzüne gülüp arkadan kuyu kazan, üstündekini hoş tutmayı iyi bilen göt-öpücülerin değil... Onlara hediyem, Eminem & Korn & Limp Bizkit & Kid Rock 'tan gelsin: Fuck Off.
12 Eylül 2009 Cumartesi
Çakma İyimserlik

...
Başım ağrıyor, iftara yetişemeyeceğim, basıyorum.
Sanayi tarafından Samsun'un girişindeyim, sağım deniz, solum tepeler.
Belediye evleri kavşağında İstanbul'u anımsatan bir tıkanıklık. Kaza olmuş, iftara yetişemeyeceğim kesinleşti.
Başağrım açlıktan değil, stresten, kırgınlıktan, öfkeden, talihsizlikten ... yani kötümserlikten.
Birden bir serinlik hissettim. Camı daha da açtım, bangır bangır radyonun sesini kıstım. Denize ve muhteşem bir görünüm oluşturan gökyüzüne baktım. Tuval gibiydi.
Eylül ayının en sevdiğim ay olduğunu düşündüm. Tişört - gömlek takılıyorsun, akşamlar sabahlar serin. Gece sahil senin.
Bir an işi unuttum, hayatımın, insanların ve hayatların ne denli haksızlıklarla dolu olduğunu unuttum.
Öyle durdum. Zaten trafik de ilerlemiyordu.
İyiyim dedim kendi kendime. Geç kalacağım yalnız iftarın çıkışında rast geleceğim o rüya şirketin bölge müdürünün de diyeceği gibi işimde ve karakterimde iyi değil; acılarımı, sıkıntılarımı hiç belli etmeyip, her daim sağlam görünme iyiliğinde değil, hakikaten iyiyim, sadece iyiyim, diye düşündüm.
O an kaderin beni inişlerle çıkışlarla bir yöne doğru sürüklediğini hissetmemeyi, hayatın mantığında şans mantıksızlığının da yer tuttuğunu düşünmemeyi başardım.
O an, huzurlu, serin, ferah, nadir ve kıymetli bir andı.
O an sadece ben, deniz ve gökyüzü, o anın derinliğinde, o anın serinliğinde durduk; ve o mavi an öylesine serindi ki, üşümeye başladım.
Ve sonra klimanın açık olduğunu fark ettim...
Beni siktir edin. Beni alıp nefes alabileceğim en yüksek zirveye koysalar, ben gene konuşacak birşeyler bulurum. Nasıl baktığınız önemli.
Sizin klimanız her daim açık olsun, siz yeter ki onu fark edip büyüyü bozmayın.
...
10 Eylül 2009 Perşembe
Başarısız Satıcı

...
Trajik bir hayalperestsin sen. "Karşı" bir adamsın. Şükretmeyi bilmiyorsun. Kontrolsüz bir istekle birşeye bağlanıyorsun, elde edemezsen acıyla türküsünü çağırıyor, elde edebilirsen hemen tüketip bir başkasına göz dikiyorsun. Tüm bilinçaltın, o eski başarılı zamanların -kaybettiğin- duygularına özlem ve arayış üzerine kurulu. Parlak geleceğinin onaltı yaşında senden alındığını düşünüyorsun. İngilizce öğretmenliğinden, sonra bilgisayar mühendisliğinden, sonra makine mühendisliğinden vazgeçip... nihayet o "top" üniversitelerden vazgeçip hasbelkader İzmir'de İşletme okudun. Boktan bir tekstil atölyesini ayağa kaldırıp KOBİ devrimi yapmaya kalktığında 23 yaşındaydın. Sonra torpilsiz girilemeyen lider perakendeci M'ta yönetici olarak başladığın günler. Toyota Motor Europe hayalinin direkten dönmesi ile M'tan da kopuş. Sonra hızlı tüketimin "gülleri" U ve P'a göz dikmen. Talihsizce ikisinin de olmaması, işsizlik günleri. Derken iki arada bir derede bir pozisyon daha. Sen satışçı mısın? Ne münasebet. Lakin, gelecek var işte, "çok şey öğrenebilirsin". Kaç senedir "çok şey öğreniyorsun?" Kaç senede kaç sene eskidi 25 yaşını dolduran kalbin? Dene bakalım. Hem o eleştirip durduğun "iyi çocuklar"ın arasına girdikçe, senin de -hala- en az onlar kadar zeki olduğunu görüp kendinle çeliş, ayrımcılık nesnesi "top" okulların "label"dan öte bir boka yaramadığını -aslında çok şey kaybetmemiş olduğun tesellisi ile- anlayıp o eski günlerdeki parıltılı havayı içine çek. Ama isyan ve gerçek dünyanın çıldırtan farkındalığı da bırakmasın peşini. Yada git bir yerde bölge müdürü ol, bir adım daha at hadi. Onun da tadını al. Ak düşsün saçlarına başarısızlığa, başarısız insanlara ve kendi total başarısızlığına tahammül edemezken. İşler mükemmel yürüsün isterken. Stresle, kaygıyla, sıkıntıyla yatağa girerken. Tüm bunların da bir bok olmadığını gör. Direktöründen CEO'suna, kendi imparatorluğuna kadar. "Zirve"nin de hiçbir manevi anlamının olmadığını anla.
Parada pulda gözüm hiç olmadı. Bir sıcak çorbayı sonradan görme zengin karı görgüsüzlüklerinin alayına değişirim. Hırslı mıyım? Hayır.
Köpek gibi istiyorum ki, sadece ama sadece, özgürlüğüm olsun. Gezeyim ben, öğreneyim. Yazayım, okuyayım. Çizeyim. Gene yazayım. Hayvan gibi yazayım. Günde on saat yazayım.
Valla tembelliğimden değil. Günde beş saat uyuyacak kadar okuyayım. Her ay farklı bir kıtayı tanıyayım.
İçinde maddi-ticari-yönetsel vs. stres olmayan bir iş, ne bileyim, hayatımı idame ettirirken tüm özümle sevdiğim şeyi yapmamı ne sağlayabilir?
Yazarlar, radyo programcıları, sanatçılar, tasarımcılar, yapan, eden, -keyifle- yaratan insanlara o kadar özeniyorum ki...
Şu başağrılarımla, kitabımı kahvemi bile ertelemek zorunda kalıyor, yarın özel hayatımda beş dakikamı vermeyeceğim alım satım insanlarına ne satacağımı planlamam gerektiği kaygısıyla hiçbir şey yapmadan öyle duruyorum.
...
06 Eylül 2009 Pazar
Yalnızım...
03 Eylül 2009 Perşembe
Aynı Bokun Soyu...

İran denen ülkede, iki kadını din değiştirmek "suçundan" idam edeceklermiş. Evlerine yapılan baskında polis İncil "yakalamış", şu an günde 5 kez ezan vakitlerinde kırbaçlanıyorlarmış, aileleri ile görüştürülmüyorlar, çok az miktarda yiyecek ve su verilip yaşam kaliteleri düşürülüyormuş. "İtaat edene kadar" aşağılanmaları sürecekmiş.
Bunu yaptıran kanun ezici çoğunlukla kabul edilmiş.
31 Ağustos 2009 Pazartesi
Yemin Töreni İzlenimleri
...
Bekle babam bekle.
Prova yapıyorlar, daha okul komutanı gelmedi. Şu meslek kurası asteğmenleri, (18 günde civciv olmuyor be!) komik hatalar yapıyorlar, kalabalık hem gülüyor, hem alkışla teselli ediyor.
Yüksek siyasetten dolayı vakti kıymetli olan paşa, nihayet teşrif buyuruyor.
Karşılama esnasında bir zavallı hava asteğmen adayı bayıldı. Düştü, birkaç saniye sonra kalktı, esas duruşa geçti. Büyük alkış koptu, acaba paşa o alkışı kendine mi almıştır? Yok, gerek kalmadı, "halkı" da selamlayınca, onu da alkışladılar (hayatımda hiçbir zaman "alkış ve mutavaata hazır bir kitle"ye ait olamayacağımdan, ben alkışlamadım) ...
Herhalde fotoğraf makinesi getirmeyen tek kişi bendim.
Şu bandodan davul ve trampeti çıkarsak o mızıka ne güzel "kırda bayırda koşturan kızçocuğu" arka fonu olur, diye düşündüm bir ara.
Sancak geliyor, sancak gidiyor, hop oturup hop kalkıyoruz.
Çocuklar komutlara uymadılar, ağladılar. Bir tanesi taşı gediğine koydu, "Neden bağırıyo anne?"
Tek gösteri, top atışının sesiydi. Oradaki gerçek askerler de, onu ateşleyen topçu erler. Asteğmen adayları da asker sayılmanın ciddiyetini benimsediklerinden, iyi niyet ve zavallı bir çaba ile yırtınıyorlardı (ben de kendimi yemin törenimde asker hissetmiştim) ...
(Ne kahredicidir ki, paylarına bu bedeli hayatlarıyla ödemek düşenler de var.)
Yanımdaki başörtülü teyzenin asteğmenlere diplomaları verilirken osurması, sonra duyup duymadığımı anlamak için beni kesip ciddiyetle olayı izlemesi, törenin ciddiyetine uymadı.
Mesajlar okundu. Işık Koşaner ismini ilk orada duymak isterdim, lakin, adam gibi bir ülkede yaşıyor olmadığımızdan, yüz tane farklı general ismi sayabilirdim, aynı açıklamalardan hafızamda kalan. Sonraki mesaj da inanılmaz tanıdıktı, Atatürkçü düşünce sistemi, laiklik, cumhuriyet rejiminin temel nitelikleri, üniter devlet vs. ben İlker'i neden Işık'ın arkasına koymuşlar diye düşünürken, meğer EDOK komutanının mesajıymış, GKB'nin geçen TV'de yaptığı konuşmanın tören formatı.
Bir yıl sonra özgürlüklerine kavuşacak 18 günlük asteğmenlere, Türkiye'yi çağdaşlaştırma, laiklik, devlet ve rejim vs. konularındaki ulvi görevleri hatırlatıldı.
Sonra her aile çocuğunu aldı ve onların asker değil çocuk, genç, adam, oğul, koca, baba vs. olduklarını vurgularcasına mutlu mesut kayıplara karışıldı.
Günün gırgırı, önümde oturan Tandoğan mitingi katılımcısı tipli geçkin teyzelerin marşlar ve bandolara Seda Sayan programındaymış gibi alkışla tempo tutması, tüm kalabalığın Atatürkçü teyzelere uyması ve bu alkış şamatasının tören geçişinde de yürüyüş temposuyla sürmesi oldu.
Günün mana ve önemi ise annemden geldi, "Tören boyunca ağladım, mendil bulamadım; çünkü aklımdan o teğmenin bomba verip öldürdüğü çocuklar hiç çıkmadı, ateş düşmüştür şimdi o çocukların ailelerine."
...
Ben
Anadolu Lisesi Orta 3. sınıflar arası bilgi yarışması. Her şubeden üç öğrenci seçiliyor.
O, İngilizce öğretmeninin kendisini de seçmesine önce hafif şaşırıyor, sonra aldırmıyor buna. Zaten sınıfın en çalışkan kızı yarışmadan saniyeler önce kulağına eğilip, "Seni zaten herkes biliyor, bırak da soruları biz cevaplayalım," diyor, o da kabulleniyor sessizce.
Yarışmada İngilizce sorularını arkadaşları ona soruyor, o da cevaplıyor, hepsini doğru biliyor. Lakin matematik, fizik ... sorularında arkadaşları yanlışlar yapıyor, o hiç onlara karışmıyor.
Birinci olamıyorlar, kalabalıksa birinci grubu alkışlıyor.
Sınıfta yalnızken hayvanın teki gelip durup dururken omzunu yumrukluyor. İsterse onu darma duman edebilir (kung-fu biliyor) ancak o, onu gözlemlemeyi tercih ediyor, ona acıyor.
Gülümsüyor.
...
Karargah Bölüğü Hizmet Takımı. Erler askerlik, angarya ve amelelik yapıyor, kısa dönemler askeriye çapında işe yaradıkları işlerde çalışıyor.
O salağa yatamıyor. Okulda mütercim-tercümanlık yapıyor, bölükte ana-devriyelik, inşaat işlerinde çavuşluk, atış denetlemelerinde bölüğü temsil, spor denetlemelerinde bölüğü temsil, EMASYA, DAFYAR ve diğer tatbikatlarda manga komutanlığı gibi işler yapıyor.
Okul ve bölük komutanlıkları arasında kalarak -paylaşılamayarak- katlandığı tüm stres ve baskı, onu amirlerine diklenmeye itiyor, koğuşta ağız dolusu küfrediyor.
Aynı zamanda, şu inanılmaz malzeme bolluğunda, o inanılmaz gülüyor, soytarıyor.
Hem depresif, asi, ağlak ve isyankar; hem manyak eğleniyor.
O anti-militarist, bölüğün en iyi askeri, gözlerini kısıp olanlara gülümsüyor.
...
Çeşme'de hızlı tüketim sektörünün en büyük firmasının lansmanlarını kutlamak üzere beach party. Boğaziçi-ODTÜ-MODTÜ mezunları gelecek zaferlerini kutluyorlar.
Alkol sınırsız, DJ çalıyor, dansçı kızların şovu mükemmel, gece muhteşem (kandil gecesi).
O kafasına uygun müzikler geldikçe şöyle bir sallanıyor, ısrarla kola içmeye devam ediyor. Bir ara kalabalığın arasından birkaç adım ayrılıyor.
O an, şu dans edenlerin ne komik göründüğünü, kendisinin ne komik göründüğünü, orada alkol almayan tek ayrık otunun kendisi olduğunu, almaya başlarsa sınır tanımayacağını bildiğini, kepaze Türkçe poplar geldikçe daha underground sound'ların çalınması -aslında DJ'in kendisi olması- gerektiğini, dansçı kızların üçüyle birden bu gecenin ne güzel olabileceğini, bir de bugünün kandil olduğunu düşünüyor.
Gülümsüyor, küçümseme ve acıyla gülümsüyor.
Sonra o yeni olduğu için firmadan birileri geliyor, onu alıp "kalabalıkla kaynaştırmak" için gülümsüyorlar.
...
İşte ben, şu kendi halinde adam, biraz o ortaokul çocuğu, biraz o asker, biraz o çalışan, biraz da o kalabalıklarım.
...
29 Ağustos 2009 Cumartesi
Asıl Eşek ...

27 Ağustos 2009 Perşembe
Sisteminize Sokayım

...
Beşe aldığını ona sat.
Müşterinin gazını al.
Ciğeri beş para etmez insanlarla iyi geçinmeye bak.
Üstünü yala.
Astını sömür.
Sürekli çevre edin.
Yalancı yalancı sırıt.
Yalan dinle.
Yalan söyle.
Küçüklüklere, şaklabanlıklara tahammül et.
Durumu idare et.
Herkesi idare et.
Kendini idare et.
Açık verme.
Rekabet et.
Kuyu kaz.
İçine at.
Arkadan konuş.
Sana bir şerefsizlik yapana sen iki şerefsizlik yap.
Üstündeki gömleği bile satmaya hazır ol, yeter ki fiyat konuşsunlar.
Kendini çok akıllı zannet.
Kimseye güvenme.
Planla.
İlerle.
İşine bak.
Kazan.
...
Kazandığın üç kuruşu da, milletle karşılaştır.
Kendinle gurur duy, okul arkadaşın senden az kazanıyor.
...
26 Ağustos 2009 Çarşamba
Usanç Vermeyen Tek Şey İktidardır

...
Üniversite, kaçıncı sınıf hatırlamıyorum.
Geyik olsun diye bilgisayar dersine girmiştik. Internet yavaştı, can sıkıntısından Excel'de bir tablo yaptıydım.
Hoca aralarda gezerken görmüş. Çıkıp anlatmamı istedi.
Tabloyu yansıttık, çıktım anlatıyorum formülleri felan, öyle bir saniye, birşey dikkatimi çekti.
Söylediklerimi harıl harıl not alıyorlardı.
O an gururla karışık bir his, hin bir düşünce belirdi, "Cümleleri ben kuruyorum, onlar yazıyorlar, ne söylesem, cümleleri nasıl kursam, öyle yazarlar, yanlış birşey söylesem, onu da yazarlar..."
Özellikle kızlar, not tutan taife evet, hocanın ağzından çıkanı aynen yazar, mal gibi. Lakin konumuz boktan eğitim sistemimiz değil.
O his, güç duygusuydu, küçük bir hükmetme, iktidar, söylediklerini dikte ettirme duygusu.
İnsan ruhuna hitap eden ve tatmin edilmeyi bekleyen iki yüz küsür duygudan yalnızca biri, ancak en esir edici olanı...
İşte o duygu -ve iğrenç itaat/yalakalık/riyakarlık/emir-komuta kültürümüz- devletlu efendilerimizi koltuklarına yapıştıran.
O duygu iğrenç faşist adamlar yaratan.
O duygu "Ben burda kalayım da, hiçbir şey değişmesin, çocuklar ölürse ölsün, siz de alkışlayın lan ibneler" dedirten koca koca (!) parti başkanlarına.
O duygu bir askeri bürokrata siyaset yaptıran.
Ki o duygunun SKT'si de bir türlü geçmez.
Birşeyler değişmedikçe, mesela o duygunun esirlerini lider diye alkışlayan itaat duygusu esirleri kendileriyle yüzleşmedikçe...
O duygu usanç vermez.
...












