Perşembe, Temmuz 30

İntihar Mektubu


...

Yazan mürekkebim gibi eksilmek isterdim azar azar. Oysa ben tükendim, bittim başlamadan.

Zaman olmak isterdim, an oldum.

Anı oldum gelecek olmadan.

Geleceğim olmadan.

Bir Selim Işık gibi hafızalara kazınacağımı sandım genç yüzümle.

Oysa ki tabutumda yaşlanıp unutulacağım.

"Ölüm" karşısında yaşamın anlamsızlığını gördüm, yaşamların anlamsızlığını.

Tattım umudun kayboluşunu, yetişemedim siz insanların koşuşturmacasına.

Hep bir yerlere geç kalma korkusuyla yaşayan insanlara durun demeye çalıştım.

Onlar hiç geç kalmadılar, ben her seferinde geç kaldım.

Bağırmak istedim "Herşey Yanlış!" diye.

Sesim kısıldı susmaktan.

Yoruldum.

Sizin bencilliğinizden ben utandım.

Gündüz dünyanın bir numaralı şirketindeki cakalı işimi çöpe attım, gece sokak çocuklarıyla yattım...

Size itaat etmeyi reddediyorum.

Tüketmeyi ve tüketim malzemesi olmayı, insanlığın yarısı mahkumken en temel haklarından.

Lanet dünyada tüm çağlar aynı anda yaşanırken.

Toprak kana boyanırken reddediyorum yaşamayı.

Sizin ölçülerinizle, sınırlarınızla, değerlerinizle ... riyakarlığınızla yaşamayı reddediyorum.

Sizin çalışma, emeklilik ve tüketim hesaplarınıza uygun bir uzunlukta yaşayıp ölmeyi reddediyorum.

Reddediyorum suyum sıkılıp bir köşeye atılmayı.

Ve yalnız bırakılmayı reddediyorum.

Reddediyorum binlerce yalancı gülüşün arasında mutsuz yaşamayı.

Mal biriktirmeyi reddediyorum ve ölsünler diye çocuk yetiştirmeyi.

Ya da benden kötü yaşasınlar diye.

Benden daha zengin, ama benden daha yoksun.

Ey kendim! Kaç zamandır neden yoksun?

Ve işte istediğini veriyorum.

İstediğinizi.

Yokum.

...

Pazar, Temmuz 19

Bir Arkadaş Daha Eksildim...


...

Önce "Şimdi Sen de Herkes Gibisin..." diye başlık atmayı düşündüm.

Seni hani o kutsallaştırdığım yerden alıp, biz sevişen, dokunan, yiyen, içen, sıçan insanların arasına indirecektim filan. Hani ben iki buçuk yıldır hem "hep peşinde" olup, hem başka kadınlarla yaşayıp, hem de senden "vazgeçemiyordum" ya. Hani aşıktım ya sana. Seviyordum falan ya.

Şeye getirecektim olayı. Hani biz güya bir çıkıp ayrıldık, -ben şehir değiştirdim- sonra bir daha bir çıkıp ayrıldık, olmadı filan. Hani yine de sen hep kalbimde "Gel!" dese hayatımı önüne serivereceğim bir konumdaydın ya.

Hani hiç dokunmamıştım ellerine. Dokundurmamıştın sen.

Meğer benimki sade bir gözükaralıkmış.

Meğer seninki pragmatizmmiş (annemle tanışman gibi).

Dokunursam biteceğini bilmenmiş.

Ve meğer senin de sapın olabiliyormuş lan.

Meğer sen de insanmışsın hakkaten.

Sonra "Tutku Kalmadı, Bi Biskrem Versem?" diye başlık atmayı düşündüm.

Bana hep dedikleri gibi, hiçbir şey hissetmemişim, yakınlaşma olmadıkça tutkuya dönüşmüş, kısırdöngüye girdikçe, sana verdiğim değere sen hep olmadık küçüklüklerle cevap verdikçe tutku hayalle birleşmiş, hayal kutsamayla.

Ne işin var senin oğlum senle işi olmayan zavallı bir frijit hatunla?

Atletik adamın astenik karıyla ne işi var?

Muhteşem resimler çizen kör ressamın gözleri açılıp dünyayı gördüğünde "Bu muydu lan?!" demesini anlatmıştım sana, beni ilk -hem de kıçıkırık bir mesajla!!!- "terkedişinde". Sana bunu yapacağımdan korktuğunu söylemiştim, ve sonra aldatılmaktan korktuğunu, onaylamıştın beni.

"Beni öldürmek mi istiyorsun?" diyecek kadar da ciddiye alıyordum seni, gönderdiğim paketi reddederken sen, peşimde üç güzel kadın vardı o zamanlar.

Bir süre beynim karıncalandı tabi, lakin geçen sene kışınki gibi olmadı, kendimi suya filan atmadım.

Facebook'taki profil resmini değiştirmişsin.

Yanında bizden yaşça büyük, kel, küpeli eciş bücüş bi adam var, resmin altında bir arkadaşının "canımmm çok yakışıyosunuuuuz" yorumu.

Sonra, bu iki başlıktan da vazgeçtim.

Sen bu yazıyı okuyamayacaksın, çünkü blogumu okumuyorsun, işine gelen yazı olursa face profilimden bakıyorsun ya hani.

Seni silmekten kendimi alamadım.

Çünkü geçen geceye kadar benimle buraya gelmemi ister, bunun için dua eder tarzda konuşmandan, işsiz olduğum aylar boyunca bana evlilik muhabbeti yapmış olmandan tiksindim.

Gizlikapaklılığından iğrendim.

Çünkü senin evine "erkek sinek bile giremezdi", sen yakınlaşmazdın filan, ben böyle reklamlara itibar etmesem de, sen böyleydin hani.

Sonunda doğru olanı yazmaya karar verdim.

Ben bugün "bir arkadaş daha eksildim."


Hepsi bu kadar.


"Selam.

Korkma, kötü şeyler okumayacaksın.

Öncelikle hayırlı olsun (!)

Lafı uzatmayacağım.

Bir zamanlar sana "senden tek bir şey rica etme hakkım olsaydı sigarayı bırakmanı isterdim" demiştim. Senin buna cevabın "bir şey isteme hakkın var ama bu sigara olmasın olur mu" olmuştu.

Şimdi hakkımı kullanıyor ve senden tek bir şey istiyorum.

Lütfen bana hiçbir şekilde mesaj, mail, telefon vs. hiçbir şekilde tek kelime duymak istemiyorum.

Evet, samsundayım (ekmeğimin peşinden geldim) eğer karşılaşırsak falan ki zannetmem, beni tanımadın hiç (ki bu zaten doğru sayılır)

Lütfen bu mesaja cevap vermeyerek başla.

Teşekkürler, hoşçakal.
"
...

Cuma, Temmuz 17

Ara... (Yine Yeni Yeniden)


...

Son birkaç hafta dört şehir arasında kaç seyahatim oldu sayamadım.

Evet, iş buldum.

Aynı sektör, detaylara -belki- sonra gireriz.

Üstelik, o pek bahsettiğim "eskiden Karadeniz'in İzmir'i denilirmiş" şehre dönüyorum!

Son birkaç ayın sabır eksenli durgun-depresif hayatı, sürprizlerini bir haftaya sığdırdı.

Dahası, geçen Bostancı'da ziyaret ettiğim bir "premium" dostumun tavsiyesiyle, daha önce cesaret edemediğim birşeyi de denemeye karar verdim.

Hayır, işle ilgili değil.

Gerçek bir sanatçı olan arkadaşım, sevdiği işi yapan, bu işle hayatını idame ettirebilen, insanlara ve kendine pek çok şey katan (oyuncu yetiştirmek, insanları hayallerine kavuşturmak, bir buçuk milyon çocuğa ulaşmak vs.) ... sahip olmakla övündüğüm, hani şu "insanı yukarı çeken" dostlardan.

Tüm geceye yayılan, "ben"i masaya yatırdığımız, benim hırslılığım, "karşı" bir adam oluşum, sürekli başarı açlığım, doyumsuzluğum, çabuk sıkılma tezcanlılığımda mutabakata vardığımız o muhabbetimizde, hayatta gerçekten sevdiğim şeyi yapmam adına, bir "içdöküm atölyesi" hayalinden (benim Soba Cafe'de yazdıklarımı -çok daha güzel bir şekilde- anlattı o, yazımı okumamış biri olarak), ve benim metin yazmam gerektiğinden konuştuk.

Evet, oyun yazabilirdim.

Oysa ben, hep korktum, bir kurgu denemesinden.

Benim aklıma hep sahneler gelir. Hep görüntüler hayal ederim.

Oysa bir hikayeci gibi kurgu yapabilir, karakter yaratabilir miyim, bilmiyorum.

Ben hep, bir fikrimi, bir duygumu, doğaçlama yazdım, anlattım, vesaire.

Ama demem o ki, evet, deneyeceğim.

Otobüste aklıma "Sorgu" adlı mükemmel bir oyun geldi, psiko-felsefe, gayet de ağır.

Depresif, ama hayati (önemli ve hayatla ilgili).

Yazıya dökebilir miyim, bilmiyorum.

Şimdi oteliydi, ev bulmasıydı, taşınmasıydı, işe alışmasıydı...

Sizden yine kısa bir ara istirham ediyorum.

Ve sonra sevdiğim işi -maalesef- boş zaman geçirgeci olarak yaptığım bu bloga, daha farklı tür yazılarla döneceğime söz veriyorum.

Eğer bu blog'da alelade bir üslupla yazan, herkesin söylediği şeyleri söyleyen birinin yazdığını düşünüyorsanız, lütfen bu yazıya yorum olarak belirtin.

Yok, okunabilir, farklı, ilgi uyandıran şeyler karalayabiliyorsam, dostuma dediğim gibi, deneyeceğim.

Sevgiyle kalın,

ShereKhan.

Resim : Üsküdar'da bir ev.

Cumartesi, Temmuz 11

Memlekete Amele de Lazım...


...

Küçük dayım Mevlüt'ün 1994 doğumlu oğlu Kemal, liseyi bıraktı. Şu an babasının yanında çalışıyor, Manavgat'ta, inşaatta, dayımın yevmiyesi 75, Kemal'in 50 lira.

Ailede dayımın "ettiklerini bulduğu" yorumları yapılıyor.

Zeki bir adam olan dayım, "haytalığından", dedemin onca çabalarına rağmen okumuyor, 17 yaşında evlenip, inşaat ustası oluyor.

Kemal'e elbette kızdım. 21. yy.dayız. Nice aile, beyin yerine yağ kütlesi taşıyan donuk bakışlı bön veletlerine garantili bir gelecek hazırlamak için dersanesidir, özel dersidir, ÖğSeSesidir KağPeSeSesidir yardırırken, bizim Kemal, skerim böyle aşkın ızdırabı deyip, en baştan isyanı basıyor.

Elbette bizim sıpanın derdi pipisinde ve ilkokuldan beri içtiği sigarayı özgürce içebilmekte. "Adam olsun" diye gönderildiği (büyük dayım öğretmen Osman'ın fedakarane gayret, çaba ve yardımları ile) imam hatipte de dedemin iddia ettiği gibi "yediği önünde yemediği arkasında" idi fakat o yaşlarda bunun pek anlam ifade etmediği malum, hocalar mocalar sıkıcı gelmiştir.

Kemal'in elbette herhangi bir bilinci yok. Sonradan kafasını taşlara vuracak mıdır, bilinmez. Babasına sormak lazım, kendi evini yapmış, arabasını almış, hedonist yaşayan, ama borç içinde yüzen kafa adam Mevlüt dayıma.

Ben en çok ehliyet dahi alamayacak oluşuna üzülüyorum. (Kampüs ortamını yaşamasını falan zaten geçtim.)

Memur olamayacak olmasına üzülüyor değilim, aksine, memur olabilecek olmasına üzülürdüm.

Lakin benim aklıma takılan, bizim şuursuz, cingöz, ve fakat ağzıaçıkayranbudalası dudaklı çapkın veledimizin bu kolaycılık davranışının, aslen herşeyi yalayıp yutmuş, skimsonik kapitalist yaşamın mental ve psikolojik sömürüsünden tiksinmiş, sorumluluktan bıkmış bir aydın anarşistin takınacağı kaçış tavrıyla örtüşmesi.

Doğaya dönüş geyikleri gibi, şehirli adam lindt çikolatası yemekten ve şehirli rafine zevklerden sıkılır, riyakarlıktan tiksinir, bir köye yerleşir, köylü Memetle kanka olur, tarladan kopardığı %100 doğal hıyarla cacık yapıp beraber kafa çekerler.

Benzer bir örtüşme, tamamen başka bir alanda dikkatimi çekti.

Bir VW bayiinde kibar satışçı amcayla muhabbet halindeyiz, aşırı kibar bir adam ama kişilik olarak da, oynamıyor yani, mevzu esnaf geyiklerine geldiğinde (esnaf geyiği alacağını alamama kaygısının geyiğidir), gayet ciddi mafyayı kastederek, "Bizim alacağımızı bırakmayacak insanlarımız da var ama hiçbir zaman yaptığım ticaretin onlara yansımasını ve o seviyeye düşmesini istemem," demişti. Anlatmaya çalıştığım, ticarette hakikaten böyle bir kesim vardır, borcuna sadık olmayan.

Alacaklısını kendine mecbur gören. Ödemezler. Kaçarlar. İlginci, alacağınızı istemenizi çok ayıp birşey ve açgözlülük olarak benimserler. Haklarıdır o borç onların, onların malıdır, sizin değil.

Misal bizim FMCG'de de vardır böyle bir güruh. Bakkal çakkal yada sineklibakkal denir, malı alır, ödemeyi inşallah ahirette alırsın. Pienci falan uğraşmaz bunlarla, zincir mağazalar ve taşaklı yereller dışındaki satış dağıtım işini taşeronlara delege eder, taşeronlar muhatap olur sinekle böcükle.

Esnaflığı bilenler, belki bu güruha şimdi Ayn Rand ağzıyla "yağmacı" dememe kızabilirler. Çünkü hakikaten ticaret vadeler üzerinden döner, borca alacağa alışacaksın. Lakin gelmek istediğim nokta, bu mal bulmuş mağribiler, barbarlar, kolaycılar, yağmacılar, aslında bu ticaret sistemine, zengini zengin yoksulu yoksul eden yapıya -bilinçsiz,içgüdüsel- itirazlarıyla, "senin olduğuna inanıyorsan, senindir" diyen, "possession"a karşı, "mülkiyet hırsızlıktır"cı bir entelektüel anarşistin olası eylemiyle örtüşüyorlar.

Demem o ki, en temeldeki, en geri, en baltagirmemiş psikolojiler, hissiyatlar, aslında bir yerde, hayatı yalayıp yutmuş bir dürüst bakışın hayal edebileceği cesur uygulamayı yansıtabiliyor. Büyük cesaret, büyük kolaycılıkla örtüşebiliyor. Büyük bilgelik, büyük cehaletle aynı paydada buluşabiliyor.

Kemal'e kızanlar, laf sokma kabilinden, "Boşver! Herkes okuyacak değil ya, memlekete amele de lazım!" diyedursunlar, Kemal belki de, kafasken kapitalist sosyolojiyi, çıkmazlarla örülü gündelik hayat döngüsünü, insanı tam manasıyla sömüren iş hayatını, yapaylıkları, yalanları, zorlama insan ilişkilerini, yıldıran sorumlulukları -en baştan- reddediyor, körpe, cahil içgüdüsüyle derin bir bilgelik ve cesaret sergiliyor, milyonlarca riyakarın isyan edemediğine isyan ediyor.

Bizim sistemimizde o şimdiden hayatı kaymış biri.

Ama beklendiği gibi hayatı kaymış bedbaht bir it mi olarak mı, yoksa kayık düzük de olsa, milyonların gerçekte sahip olamadığı bir hayata sahip bahtiyar bir birey olarak mı ölecek, bilinmez.

...

Cuma, Temmuz 10

Sana Borcum Olsun Ankara...


...

Hayatımdaki pek çok şey gibi, sana da önyargıyla yaklaştım önce.

Seni her tartışmada İstanbul ve İzmir'e mağlup ilan ettim.

Ama seni de o hayatımdaki pek çok şey gibi, çok sevdim.

İstanbul'u ve İzmir'i sevdiğim gibi belki.

...

Bunu dün çok daha iyi anladım.

Sana da alışmışım ben, İvedik'ten Yenimahalle'ye yürürken.

O dondurucu soğuklu sabah 6.30 kışlarını, küfür ederek, ağlayarak geçerken metro durağının oradan.

O günleri hatırladım.

Ve iğrenç yaz sıcağını.

Senin o nefret ettiğim askeri / devletlu havanı bile özlemişim.

Özlemişim bol küfürlü işe gidip gelmelerimi.

Sevildiğimi hatırladım, işe gittiğim o yoldan geçerken.

Batıkent'te koştuğumu, kenarda Samsun'daki deniz olmadan.

Bahçelievler'i hatırladım gülümseyerek.

Ve restoranlarını, barlarını.

Ve salaş Konur'u, Tunalı'yı, Karanfil'i, Tunus'u.

...

Büyük amcam nezih Gazi mahallende oturuyor.

Küçük amcam Şentepe'nin varoşunda.

Ostim metroyu hatırladım.

Güneşli kış sabahlarında karların eriyişini.

Ve yaz ikindilerini.

İstanbul yolunu, Eskişehir yolunu, Çayyolu'nu...

...

Hani bir sözüm var ya İstanbul'a.

Dönüp dolaşacağım iş nereye çekerse, bir gün çok güçlü* olana kadar.

Olursam da eğer hani, İstanbul'da yaşayacağım.

Yaşayabileceğim.

Ve bir gün yine dönmek nasip olursa buralara.

Birkaç yıl da sana borcum olsun lan, düzenli denizsiz hedonist bozkır bebesi!

...

Not: Ben geldiğimde dünyaca ünlü sırıtışlı adam belediye başkanı olmasın lütfen. Adam belediye başkanlığından gün doldurdu, emekli olacak.

* "Çok güçlü" olmak gibi bir derdim yok, İstanbul'da orta sınıf yaşayabilmek için çok güçlü olmayı gerektiren sisteme sövünüz.

Çarşamba, Temmuz 8

Safsalak Olmak İstiyorum...


...

İş hayatındaki ilk yönetici asistanım, erken evlenmiş, çocuklu, güzel bir bayandı. Aklımdaki tek şey, boyumdan büyük hayallerim ve iş olduğundan, sürekli odama gelip benim yazıcıdan (halbuki muhasebe ve planlamada da vardı yazıcı) çıktı almak istemesinden, "Ne güzel, çocuğuna soru hazırlıyor, aferin, iyi anne" den başka sonuç çıkarmıyordum.

Daha iyi bir iş buldu, ayrılırken de bana bir ton laf soktu, "Ay ablanı bi kurban etmedin şöyle çatır çatır, gençliğine yazık ayol, kurduğum fantezilerle kaldım, çok toysun aslanım çoook!" mealinde.

Bir başka -evli- arkadaşımın, hadi "kamuya açık" olduğunu hissediyordum falan ama, neredeyse benden başka herkesle al takke ver külah olduğunu öğrendikçe, kıskançlıkla karışık pişmanlıkla, "İyi ki muhabbeti baştan kardeş şeklinde kurmuşum," sevapkar rahatlığı arasında gidip geldim.

Biraz kaşarlandıktan -ve şaşkınlığı attıktan, gözlerim pisliğe alıştıktan- sonra, bir başka işyerinde, bir başka -evli- arkadaşın, bir diğer -evli- arkadaşla film çevirmesine göz yummayan bir yönetici olarak bana karşı kurdukları organizasyona, benden istediğini (!) bir türlü vermediğim bir başka -evli- arkadaşın da gönüllü yazılıp anında bana cephe aldığına şahit oldum.

Bu ve benzer süreçlerde, gurur duyduğum tek bir şey varsa, "keser döner sap döner" mantığıyla, hiçbir zaman evli kadınlarla işimin olmamış olmasıdır.

Kadın ahlaksızlığını, kadın açlığını, kadın tatminsizliğini, kadın gizlikapaklılığını keşfettikten sonra, ihanetleri, dünya iyisi kocaları alenen salak yerine koymaları gördükten sonra, en azından evli kadınlar karşısında saflığımı yitirmemeyi istiyorum.

Evli bir kadınla rahatça arkadaş olabilmek istiyorum. Kocasıyla olduğum gibi.

Safsalak olmak istiyorum.

İhaneti kanıksamayan. Gözardı etmeyen.

Evli kadınlar konusunda safsalak kalabilirsem, herhalde benzer safsalaklıkta biriyle de aynı frekansta buluşabilirim.

Çünkü bu anlattığım kadınlar gibi kadınları (bir de namuslu (!) geçinmezler mi!) kendime eş olarak yakıştıramıyorum. Yatakta bile.

...
P.S. Sadece kadınlara sataştığımı, cinsiyetçilik yaptığımı falan düşünmeyin. Bu yazının konusu evli kadınlar olduğu için. Yoksa erkek ergenlere, evli ve "skorer" erkeklere, övüne övüne yaptıkları "işi" bari düzgün yapamayan üniversiteli çıtırlara da söyleyecek lafımız çok. Tövbeli günahkar makamında da konuşmuyorum, bilen bilir, tövbeler de bozma ihtimali peşin alınarak edilir. Lakin, ortam öyle seviyesizleşmiş ki, bir nebze şeref sahibi insan ak kaşık kalır. İnsanın kalitesi esas olan. Melek gibi karısını aldatmayan erkek yok mu? Mesele aldatmak da değil. Hak etmek, layık olmak. Odun erkeklerle evlenmiş dünya iyisi -bedbaht- kadınlar da tanıdım ben. Ötesi, kadının çapkınına orospu, erkeğin orospusuna da çapkın denen bir memleketteyiz. Hele bekaret ikiyüzlülüğü -yüzsüzlüğü- var ki, şiddete tapınma korkaklığımızı yiğitlik addetmemiz gibi kronik bir hastalığımız. Velhasıl, eleştirecek şey çok. Etrafa değil, kendime bakmalı. Bakıyorum. Evet, safsalak olmak istiyorum.

Mallık Parayla Mı?


...

İlkokul beşinci sınıftayım.

Konuralp'ten Düzce'ye gelen bu çocuk, "Ay şu kasabalı çocuklar da hep beni bulur!" diye dertlenen Fatma öğretmenini, meslek hayatının en zeki çocuğu olarak utandırmıştır.

Okul dediğim, Düzce ilkokulları arasında son sıra için Azmimilli İlkokulu (azmimilli götü zilli diye tezahürat ederdik) ile rekabet halinde olan Fatih İlkokulu olduğundan (fatih ilkokulu, sınıfları bok kokulu diye tezahürat ederlerdi), herhalde alelade bir parıltı olan bu zeka, "deha" seviyesine denk gelmekteydi.

Velhasıl, kendi halinde bu çocuk, öğretmen ve öğrenciler arasında -hiç istemeden- popüler olur.

Sınıfın -belki de okulun- en güzel, en bakımlı ve en gözde kızı Fatma Sultan Can, bir gün tenefüste yanıma geldi.

İlginç; Melih, Cezmi, Metin yada Gökhan'la geyik çevirmiyor, sıramda oturmuş, öyle yalnız, TIR resmi çizmekle meşguldüm.

- Ne yapıyorsun Serkan?
- ...
- Resim mi çiziyorsun?
- Hıı.
- Ne resmi, bakayım?
- ...
- Ne güzel çizmişsin! Birşey istesem çizer misin?
- ?
- Kız resmi çizer misin?

Serkan'ın cevabı, sanırız, mallıkta sınır tanımayan bir evsaftadır:

- Ben hiç kız görmedim ki.

Güzeller güzeli Fatma'nın yüzündeki şaşkınlık ve kızgınlık hala hatırımda canlıdır.

O "Biz neyiz burda?!" diye fırça atışıyla kalemi elimden alışı, ve kitabıma kendi resmini -üstelik de gayet güzel bir şekilde- bastıra bastıra çizişi...

...

Bir başkası, aynı ilkokuldan ve mahalleden "arkadaşım", Özlem. Düzce'deki en önemli matbaalardan birinin sahibinin kızı, ve çok zeki bir kız, benden falan da uzun boylu.

Okuldan o yıl (1994) Anadolu Lisesi'ni (altın çağını yaşayan efsanevi Düzce Anadolu Lisesi'ni) iki kişi kazandı.

İkimiz kazandık.

Evde babam ve kardeşim Ersin'le oturmuş maç mı, film mi hatırlamıyorum, TV izliyoruz. Babamın çok sevdiği tuzlu fıstık ve Cola eşliğinde.

Birden kapı çaldı.

Gittim baktım.

Özlem.

Kapıyı açık vaziyette tutarak, tek kelime etmeden, içeriye döndüm.

Arkamdan annemin, "Arkadaşını buyur etsene oğlum, hoşgeldin kızım, nasılsın?" sesleri geldi.

Özlem'in babamın yanına geçip fıstık ve Cola eşliğinde bir süre bizimle TV izlediğini hatırlıyorum.

Tek kelime konuşmadık.

Ve Özlem gitti.

Özlem'le 1999 depremine kadar, 5 sene, aynı okulda, aynı mahallede beraberdik. Bana tek kelime ettiğini hatırlamam.

Nefreti o denli büyüktü ki, bir gün serviste bir tek benim yanımın boş olduğunu, Özlem'in oturmayı reddederek çantasını koyup ayakta gittiğini hatırlıyorum.

Ve depremle birlikte ben gittikten sonra -o sıra aynı mallık sürecini yaşayan- kardeşime arkamdan beni sormuş.

"Napçan abimi?" cevabıyla, herhalde, bizim ağbi-kardeş katıksız mal olduğumuza iyice kanaat getirmiştir.

Özetle, bu bünye, "Kızlardan nefret ediyorum!", "Aha la salağa bak, pipisi içine kaçmış!", "Kızları siktiret almayın oyuna!", "Hico lan, bi tek seni seviyom, erkek gibi kızsın, geç kaleye!" dönemlerinde, böyle öküzlükler yapmış bünyedir.

Yine de, o günlerde kalmak, Orta 2'de "bişeyleri" hiç keşfetmemiş olmak isterdim!

Zira o günden sonra, kah arkadaşının aşkına yazılmak, kah kız için kavga etmek, kah kız için arabesk dinlemek, kah kız tavlamak için olmadık hallere bürünmek, kah tavladığın kızı sepetlemek için tükürdüklerini yalamak, kah birkaçını birden idare etmek, kah abazanlıktan kırılmak, kah acemiliği attığın karıya bir türlü kıyamamak, kah çapkın olacam diye orospu olmak, kah van nayt sıtent sabahlarında kendinden tiksinmek, kah zavallı bir kadını kendine aşık edip bir buçuk sene kullanmak, kah vicdan azaplarından erektil disfonksiyon geçirmek, kah kaza tedirginliklerinden takvimlerde adet gözlemek, kah gidip senle işi olmayan iş arkadaşına köpek gibi aşık olmak, kah onu unutmak için başkalarının yoluna girmek, kah unutamamak, kah evlilik düşünmek, kah aşksız evlilik düşünememek...

Velhasıl, bir futbol topu kadar değeri olmayan kızlar, o gün gelip çattığında, "varlığın amacı"na dönüşüverince, tam anlamıyla mallığın bini bir para oluyor canlar, ben bunu anladım.

...
P.S. Benzer bir mallık için tıklayınız.

Salı, Haziran 30

Medeniyet...



...

"Medeniyet!", Tayyip amcalardansanız, "medeniyyet," okuyacaksınız.

Derdimiz düşümüz bu (yüzelli yıldır).

"Çağdaş uygarlık düzeyi".

"Batılılaşma".

Yapılmamış tanımların bol vurgulu, kullanışlı sembolleri.

Bulanık suların oltaları, sisli kavgaların yumrukları, gürültülü atışmaların küfürleri.

Dokunulmazlar.

Halbuki medeniyet, Arapça'dır.

Belirttiği oluşun manası, "Medineli", yani şehirli, Frenkçesi, burjuva*.

Bir dönemin psikolojisi ile, "tek dişi kalmış canavar"dır medeniyet, "nasıl böyle bir imanı boğar?"

O iman sayesinde tepelenmiştir gavur, memleket kurtulmuştur, anti-emperyalist kurtuluşun öncüsü olmuştur bu ülke. Aferin lan Süloyla Memo, görevinizi yaptınız, hadi tarlaya!

(Yerseniz.)

Çanakkale geçilmez!

Düşman İstanbul'dadır.

Yedi düvel!

İngiliz oyuncağı Yunan'dır.

Halk savaşı!

İdam edilen kaçakların sayılarına bakınız. Toplam şehit sayısı ile karşılaştırınız.

Saltanat kaldırılmış, halife kovulmuştur.

"Medeni" Almanya'dan, İtalya'dan rejim ithal edilmiştir.

1946'da da Amerikan mandası.

"Ah be Celal'im, aldılar da girmedik mi NATO'ya..." der Milli Şef, Bayar'a. (Tam Bağımsız Türkiye!)

Otarşi, İT ruhu, kan, sefalet, açlık, totaliterizm.

"Tek dişi kalmış canavar"ı yazan vatan şairi, vatan dışındadır.

"Türk ırkı, en yüce bir ırktır. Türkçe, en büyük dildir. Tüm ırklar Türklerden, tüm diller Türkçe'den..."

"Bonjour Bayan Melahat!"

Türkçe tangolar. Yürovizyonlar. Alamancılar.

"Ah şekerim Avrupa'da bu yok."

"Avrupa'dan damızlık getirmeli, Anadolu'da kamplar kurulmalı."

"Medeni olun biraz be, şarklı ayılar!"

"O göbeğini kaşır..."

"Halk plajlara üşüştü vatandaş denize giremiyor."

"Avrupa bizi bölmeye çalışıyor."

Bir dünyaya bedel Türk, dünyanın gözünde yerlerde sürünmektedir.

Ve şimdi Ankaralılar, iktidarı üçüncü kez ele geçiren Medinelilere bir türlü medeni olmadıkları için kızmaktalar.

...

* Burjuva, proletarya, sol, sağ, değişim, statüko, bürokrasi, halk vs. çelişkilerine hiç girmiyorum. Herşeyin tepetaklak olduğu bir çoraklık...

PS. Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık. Bir Türk dünyaya bedeldir. Yıldırımlar yaratırız. Biz adam olmayız. Biz bize benzeriz. Tüm dünya bizi bölmeye uğraşıyor. Dış güçler. Birlik ve beraberliğe her zamankinden fazla ihtiyacımız olan bugünlerde... yine de şahlanıyor aman.

(Resim: 1940'lar Türkiyesinde bir köy enstitüsünde keman konseri verdirilen bir öğrenci)

Perşembe, Haziran 25

Fazla Düşünmeyin Albayım...


...

(E.) P. Alb. Uygar Tekdüze'nin canı fena halde sıkılmaktadır. Özellikle emekli olduktan sonra yaşadığı bir hadise onu derin derin düşünmeye itmiştir. Kaçırdığı bir belediye otobüsü -Uygar Albay otomobil kullanmayı bilmemektedir, hep servisi ve şoförü olmuştur- arkasından "Dur!" diye bağırmasına rağmen durmamıştır.

Albayın aklına mükemmel bir fikir gelir.

Hemen oturduğu ve yöneticiliğini yaptığı apartmanın karşısındaki bakkaliyenin yolunu tutar.

Bakkalcıya, günlük 10 lira ödeme yapmayı ancak karşılığında dükkanını denetlemeyi teklif eder.

Birkaç saniye düşünen bakkalcı, ayda 300 lira ile dükkan kirasınının bir kısmını karşılayabileceğini düşünerek, teklifi hemen kabul eder.

İlk gün, Albayın "Bunlar niye burda!", "Bu ne dağınıklık!", "Bu bisküviler niye hiza istikamete bakmıyor!", "Bu ne karışıklık!", "Temizle şurayı!" şeklinde emirleri ve bakkalcı esnafının "Ya sabır, tövbe"leriyle geçer.

Ancak ikinci gün, bakkalcıdan muvazzaf olduğu dönemde sıkça kullandığı kelimelerin benzerlerini işiterek dükkandan kovulması, Albayın çok gücüne gider. Olan bitene anlam veremez, bakkalcıya mukabele ederek onun seviyesine düşmek de istemez, canı sıkkın, dükkanı terk eder.

Ertesi gün, köşedeki tuhafiyeciye günde 20 lira teklif eder.

Aynı şekilde bu sefer üçüncü gün kovulur.

Albay böyle böyle -her seferinde fiyatı üç beş artırarak- bütün mahalle esnafını dolaşır. Her seferinde kovularak bir ayı geçirir.

Neden sonra, günlük 50 liraya anlaştığı bir ekmek fırınında hiçbir problem yaşamaz. Her teftişinde, fırıncı derhal ayağa kalkmakta, elemanları hizaya sokmakta, albayın her dediğine de "Emredersiniz komutanım!" demektedir. Emirler yerine getirilmese bile, herşey yerli yerinde ve "muntazam" görünmektedir.

Üç ay sonra, albay işkillenmeye başlar. Dürüst kişiliğini takdir ettiği fırıncı ile konuşmaya karar verir.

Herşeyi olduğu gibi anlatır, ve neden kendisinin diğer esnaflar gibi davranmadığını sorar.
.
Fırıncı gülümser, "Fazla düşünmeyin komutanım," der, Albay meraklanır, "Mehmet evladım," der, "mesleğin hep fırıncılık mıydı?"
..
"Yok komutanım, ben, Mehmet Ekmek Fırını'nın sahibi, Emekli Astsubay Mehmet Emirer."
...
Bonus Siyaset Okuması: Melek Ordumuz Asla Yapmaz!

Pazartesi, Haziran 22

Ve Şimdi, Kısa Bi Ara...

...

Bugün yarın, 20 küsür yıl boyunca başka şehirlerde takılıp takılıp geri döndüğüm, çocukluğumu geçirdiğim, duygusal bir bağla bağlı olduğum, burada doğmamış olsam da her "nerelisin" sorusuna en doğal bir refleksle adıyla cevap verdiğim, depremde yerle bir olmadan önce cennet gibi bir ilçe (küçük İstanbul, derlerdi) olan, acılarıyla ayakta kalabilen, tekrar dirilmeye çalışan, emekli olunca yerleşilebilecek doğa harikası 300 köy barındıran, psikopat msikopat (sanki ben neyim?) ama candan insanların yaşadığı bu şehirden, taşınıyoruz.

Miyendiz babam emekli oldu efenim.

Belki benim de Ankara'daki "statülü" işi pat diye bırakıp buraya dönmem, son günleri doya doya burada geçirmem içindi.

İşte o anlattığım "Gölyaka Festivali" buranın yerlisi olarak burada geçirdiğim son Pazar olacak.

Şimdi haliyle, birkaç gün out of order olacağım.

Bu vesile ile okuyan, eden herkese selam eder, sizin için radyodan Francois Feldman'dan Les Valses de Vienne'i isterim.

...
Ağlamayın kuzum reca ediciim.

Pazar, Haziran 21

Gölyaka Festivali'nden Sosyolojik Tahliller...

...

Pazarları gittiğimiz çayırlıklardan biri. Girerken beş lira aldılar, festival varmış.

Her zaman sakin olurdu, bugün çok kalabalıktı. Kemençeye laz havasına üşüşmüş yüce milletimiz.

Mine G.Kırıkkanat'la el ele tutuşup piknikçilerin arasında gezmek istedim bi an. O dereceydi memleketin manzarası, pek elimdi.

Ağaç gölgesi komşumuz, ben Etyen'i okuyup şu Beyaz Türkler denen yüzeysel güruha kıl olurken, Yıldıray'ı okuyup sevgili medyamıza kıl olurken, Sevan'ı okuyup "kıl olunması teklif dahi edilemeyenlere" kıl olamayıp yalnızca gülümserken; sorgusuz sualsiz, sevimli küçük kızını yollayıp çay ikram etti.

İnekler dolaşıyordu mangalların arasında. Panayır gibiydi ortalık.

Şarj'a 'şarz' diyen bir milyon insan vardı sanki orada. Bekir Amca'yı getirsem, ilk otobüs Çankaya caddelerine dönmek isterdi, çok kadın vardı, ve çoğu "türbanlı"ydı. (Ayşe Arman yoktu, keşke olsaydı, kendisini severim, tabu kıran herkesi severim.)

Nurcu kolejlerine ait servis minibüsleriyle gelen tamamı örtülü kadın grupları mı istersiniz, geniş aileler mi, safkan köylüler mi, köylülüklerini unutup hadlerini bilmeden çağdaş laik 20. yy. şehirlilerini bile beğenmeyen çekirdek aileler mi...

Bazılarına göre hiç de çağdaş bir manzara değildi.

Devlet balosu ciddiyetinde değildi.

İşçiler, köylüler, halkça dinleniyordu işte. Rahatlardı, ve artık sırtlarında jandarma dipçiği yoktu.

15 yıl önce yollarımıza kuş serisi ve Broadway hakimken, şimdi bu şirin beldenin mesire yerindeki yüzlerce otomobilin büyük çoğunluğu 2000 model ve üstüydü, ABS sistemli, güvenli, konforlu otomobillerdi. Ve çoğu artık -iyi kötü- bu ülkede imal ediliyordu. (Nerede toplu iğne ithal eden "çağdaş" Türkiye?!)

New Holland traktör de vardı, Jeep Cherokee de, Fiat 126 Bis de. Lakin hakimiyet, ticari araçlarda, diesel motorlardaydı.

İşçiler, köylüler dinleniyordu işte.

Seviyelerine, kültürlerine söverseniz sövün. Beğenmediniz mi, göbeklerini kaşıdıklarını haykırın, kendi kendinize.

Lakin ne hezeyanlarınız umurlarındaydı, ne saçmalıklarınız.

...

Cumartesi, Haziran 20

Çocuk...


Özür diliyorum çocuk senden, özür diliyorum. Seni öldüren adına, seni öldürene nefsi müdafaadan beraat veren adına, bu vahşeti olağan kılan atmosferden çıkarı olan, o atmosferin yaratılmasında payı olan ve ona sesini çıkarmayan, savaşı ve şiddeti kanıksayan, ölümleri kutsayan, parlamenter, militer, emniyeter, panzer, işadamı, kaçakçı, mafyöz, medyöz, akademisyen, öğrenci, darbe isteyen ergen; demokrasiyi, bacak aramızın güvenliğini militarist vesayete borçlu olduğumuzu iddia eden iki köşe yazarı ve onlara inanan kitleler adına, senden özür diliyorum.

1

2

3

Tıp...

...
Not: Hrant Dink'in katili velet Adliye'ye sevk edilirken, trafik tıkanmış, "Şu Ermeni'yi geberten çocuk değil mi bu, wuhuuu" falan diyerek korna çalmışlar, sevgi gösterisinde bulunmuşlar, trafikteki beyin ve vicdan yoksunu beyaz (!) vatandaşlar. Hasan Rua anlatmıştı, Kronik Muhalif'ten Emre Dursun bizzat şahit olmuş bu toplumsal cinnet vakasına. Şimdi o gün orada korna çalıp tezahürat yapan vatandaşlar için geliyor, bu çocuk da Kürt, sizi orospu çocukları, ve öldürüldü, 12 yaşındaydı, dört polis tarafından öldürüldü. Polislere beraat verildi, nefsi müdafaadan. Çocuk Kürt ve "potansiyel terörist" olduğu için belki de. Ellerinizdeki kanı görebiliyor musunuz şimdi, ırkçı köpekler, insan kanı o, Kürt yada Ermeni kanı değil, insan kanı önce. Sizin damarlarınızda dolaşan gibi köpek kanı değil, ırkçı kanı değil. Size orospu çocuğu dediğim için, seks işçilerinden de özür diliyorum.

Tüm bu vahşetin esas müsebbibi sizsiniz işte, beyinsiz kitleler, korna ve alkış moronları.

No More Politics...

...

"Politics" kelimesini ne zaman duysam aklıma o sahne gelir.

2006, kıro patronumun eski model S320'sindeyiz. Karadeniz'in İzmir'i denen şehirde. Yanımda, Kops, Afrika kökenli bir arkadaş. İngiltere'de falan okumuş, İstanbul'da yaşıyor, enternasyonel. İngilizcem ilk defa işe yarıyor, "exploitation" üzerine analizlerini eşeliyorum meraklı sorularımla. Afrika'daki "halkın toplamından daha zengin devlet başkanlarını" anlatıyor. Bayaa istifade ediyorum sohbetten. Patron da dikiz aynasından bizi kesiyor, resmen şoför konumuna itildi herif, bi bok anlamıyor, zaten şüpheci bi tip. Kops gülümsedi, "Tell him we talk about politics," dedi, "...world politics". Gülümsedim, "...devam et patron," dedim, "geyik yapıyoruz."

Bugün medyayı tararken şu çift başlı hukuk mevzusu takıldı kafama en çok. Nabi yoldaşın da dediği gibi, kasvet bastı, iliklerime kadar.

Halbuki en az on değişik kuşun sesi geliyordu, arabayı bir ağacın altına çekmiştim. Hafif rüzgarın çamlarla ortaklaşa çıkardığı "huzur armonisi"ne karışıyordu melodi. Annem komşulara veda turundaydı, şoförlüğünü yapıyordum.

Bölük pörçük, sindire sindire, hala Atlas Shrugged'la cebelleşiyordum; sonlardayım şu ara, maalesef bitiyor.

Objektivizmin dibine vurmuşken bile, aklıma şu "belge" olayı geliveriyor, ne zaman kurtulacağız militarist vesayetten?

Siyaset siyaset siyaset.

Hem de fena halde gerici çıkmazlara gömülmüş bir siyaset, geri-ci ve ger-ici çıkmazlar.

Dünya ekolojiyi konuşuyor, bilişimi, genetiği, yaratıcılığı; kapitalizmin geleceği(?)ni ... Biz hala nerelerdeyiz.

1930'ların çığlıkları tepemizde.

Nimet Çubukçu'ya mektup yazasım var! Belki benim çocukluğumdaki "Canlılar ikiye ayrılır, bitkiler ve hayvanlar.", "Canlıların en küçük yapıtaşı hücre, cansızlarınsa atomdur." tarzı saçmalıklar düzeltilmiştir, ama hala aynı resmi ideoloji gırla, bu çağda, hala, eminim. Hazırol! Rahat! Bi dolu yalan. Ezber. Yüzeysellik.

Bunalıyorum böyle bazen.

Lakin ben kimim ve siyasetin bana ne faydası var? Bak hayatına işte.

Kontrolsüz bir kavşakta az daha benim gibi hızlı bir sürücüyle kafa kafaya giriyorduk cepheden, öncelik benimdi, ama kızkardeşim yaralandıktan sonra, zerre önemi yoktu*. ABS ve yeni fren teknolojileri, kurtardı bizi, olası bir felaketten. Ya eski bir araba olsaydı altımdaki! Ya bir saniye geç asılsaydım frene!

Gidilen komşulardan biri ağır hasta çıktı, tevafuk, iyi ki gitmişiz!

Acil'e yetiştirdik.

Hastanelerden nefret ediyorum.

Acil'e tamamen yanmış iki adam getirildi, boyahane yangını, iş kazası. Birinin durumu ağır, diğeri hayati. (İstanbul'a helikopterle yolladılar.)

Adamları önümden geçirdiler. Ayaklardan saçlara kadar kapkara iki adam.

Fena oldum.

Bir süredir görüşemediğim bir arkadaşı aradım.

Direkt "İyi misin?" diye girdim muhabbete.

"Ne alaka?"dan filan, "...kötüye bişey olmaz beni merak etme," noktasına geldi. Asıl beni sorup işsizliği kafaya takmamamı, eninde sonunda iyi bir işe gireceğimi söyledi, ben yapardım.

Uzun süre kendime gelememiştim, aramam da o huzur verici sesini duymak içindi.

Sonra Facebook'ta arkadaşımın o Karadeniz şehrindeki arkadaşlarıyla oluşturdukları yerel tiyatronun "Aman Babam Duymasın" adlı komedisinin TRT2'deki haber VTR'sine rast geldim.

Oyunun çok beğenildiği söyleniyordu.

Mutlu oldum.

Ama hala kaza tehlikesinin ve hastanede gördüklerimin etkisi geçmemişti. Bir de şuna rast geldim, gazetelere tekrar bi göz atarken.

Tam oldu.

Demem o ki, hayat, tüm dağdağasıyla, doluluğuyla, temposuyla, iyi/kötü sürprizleriyle en fazla, az biraz politicse yer bıraksın, siyasete ise aman billah yer kalmasın!

Bu kadar badire ile yaşarken her birimiz, varsın gündem siyasetinin / siyaset gündeminin gudik çözümsüz yapay sorunları ve kısır çekişmeleri bize uzak olsun. Fötürüne smokinine bir, apoletine tören kıyafetine iki!

...
(*) Cümlede ifade etmeyi beceremedim sanırım, cümle (unreal) conditional type 3 cümledir. Yani kimseye bişey olmadı Allah'a şükür, lakin, ucuz yırttık.

Cuma, Haziran 19

Dabanca...



...

Medyadaki faşistlerin hezeyanlarından, Kürt sorunu'ndan, militarizmin tiksinti vericiliğinden, tüm bu saçmalıklara tuz biber elitizmden falan bir an sıyrılıp, "insan"a, oradan "toplum"a, oradan "yaşam"a, oradan da nihayet yine "insan"a bir türlü geçiş yapamıyoruz. Siyaset siyaset siyaset... Başağrısı bol bir ülkenin, bol bağrış çığrışlı kör dövüşü...

Becerebilirsem bir iki kelam etmek isterim, gayri-siyasi.

Lakin, yine sevimsiz bir konuda.

Malum, hayatımızdan def etmeye çalıştığımız pek çok kötü şeyin, yine insan algısına göre, "iyi" bir yönünün de var olmasından kelli, tam silinmesi / yok edilmesi imkansız bir hale gelmesi ikilemi, hayatın temel çelişkilerini doğuran objektif bir gerçeklik halini almakta. (Zaten insan için olan herşey yine insandan -onun sonsuz iç dünyasından- çıkıyor, kesin doğru bir görüş yok, olsa karşıtı mevcut olmaz -kalmaz-, ve algılar da koşullanmalara tabi, filan.)

Misal, siyasetçi meşruiyete dayanır, demokrasi içerisindedir, o halde darbeye karşıdır, ancak bu çağda hala darbe konuşulabiliyorsa, bu bizzat darbecilerin değil; darbede çıkar görebilen, onun pozitif olasılığına göre yatırım yapabilen, pozisyonunu ayarlayabilen, onu normal sayabilecek siyasilerin, meşruiyetçilerin ve kitlelerin suçudur daha çok. (gayri-siyasi yazı mı demiştim:)

Misal, şiddetten sonuna kadar muzdarip olan insandır, şiddeti doğuran, yücelten, maksimize eden de insandır. Toplumsal şiddet, bireyin kişisel dünyasının ve insan doğasının içindeki şiddet, güç, yok etme vs. duygusundan kaynaklanır. Ve şiddet, şiddeti doğurur.

Hakeza, isyan / otorite / bağımsızlık, emir alma / emir verme, hiyerarşi / devrim / anarşi / statüko, risk / güvenlik vs.

Sevdiğiniz kişiyi, sizi satma / aldatma / terk etme ihtimalinin peşin nefretiyle seversiniz. Sevdiğiniz için nefret etmiş, nefret ettiğiniz için sevmiş olursunuz.

Ve işte korkunç çelişki, silah.

Ardında dramlar yatan, ölümler, yok oluşlar, ayrılıklar, acılar, felaketler, katliamlar, savaşlar, yıkımlar yatan, öldürme aracı.

Silah korumaz, kurtarmaz, onurlandırmaz, yüceltmez, kutsamaz, sadece öldürür.

Gelmiş geçmiş tüm savaşlarda anneler hep kaybetmiştir.
Ama savaş hep bir sonrakini doğurmuştur, kaçınılmaz, vazgeçilmez gibi. Türümüz hep birbirinin boynunu vuran, soyunu kıran, ekini ve nesli harap eden tür olagelmiştir.

İşte tarihte, muhteşem eserler, dönemler, refahlarla; yıkımlar, kaoslar, savaşlar birarada. Meleğin üstüyle köpeğin astı birarada, insanda.


Silaha dönelim; kutsiyeti, olağanüstü durumda sizi saldırıdan / saldırgandan korumasında yatar. Onun için kutsarsınız. Kime karşı, saldırgana. Saldırgan nedir, silahın sembolleştiği sistemin ürünü, parçası. Neyinizi korur, can, mal, namus. Kutsadığınız şeyler, siz onların varlığını / hayatı kutsarken, bu yıkımın mimarını, aletini, sembolünü kutsarsınız, silahı, yoketmeyi, ölümü; ve bu düzenin devamını.

Silah sadece ölüm getirir.

İsterseniz bireyden alın topluma getirin. Silah (ordu) sizi saldırgana (işgale) karşı korur. Onun için kutsarsınız. İşgalci kim, militarist dünyanın ürünü. Canınız, malınız, namusunuz özelinde hayatınızı, ülkenizi kutsarken, kutsadığınız savaştır, savaşlar sistemidir.

Siz savaşı kutsadıkça, sistem devam eder.

Cansız, insan yapımı silahlar insan canı almaya devam eder.

Çıkar sağlayan kesimler (silah üreticisinden siyasetçisine, askerinden kamuflaj üreticisine, konserve fabrikası işçisinden resmi ideoloji ideologu sosyoloji profesörüne, medyasından şiddet fetişisti ergenine kadar...) için, felaketi meşrulaştırmak çok zor şey değildir. Çocukluğunuzdan beri beyninize işlenenleri bir düşünün.

Ki öldürme, yok etme, insan doğasında zaten olan şeyler (bkz. şiddet). Kendi varlığını tehditlere karşı devam ettirme içgüdüsünden temellenir, kolayca manipüle edilir, afiyet olsun.

Militarizm'den, despotizm'den nefret eden bir erkek bile, attığını vurduğu zaman kaçınılmaz bir haz alır. Kayaya ateş etse bile. Doğasında vardır.

Çelişkiye başka bir yönden bakalım.

Azerilerin "silah" kelimesi için kullandıkları kelimeyi alalım. (Siz silahı alıp "oranıza" koymuşsanız Azeri napsın)

Fiil olarak da kullanılabilen eş anlamlısını aklınıza getirin. Küfürlerde hep karşımıza çıkar. Kutsal olan "anne" kavramı, -can acıtmak için- nesne olarak bu cümleciklere katılır.

Matuf eylem, erkeğin bir zaferi, yok etmek, mahvetmek vs. civarında bir anlamda kullanılır, şiddet içerir.

Halbuki aynı eylemin anlamıyla, dünyanın en güzel fiili de kast ve ifade edilmektedir (ve o da duygulu bir şiddeti içerir), kadının erkekten daha fazla zevk alması dahi sözkonusudur. Ayrıca, sözkonusu eylem hayatın devamı için elzemdir, yemek içmek kadar doğaldır, ve yaşamın temel bir parçasıdır.

Annelere bu fiille "küfreden" zihniyet, annesinin kendisini doğurmak için bu eylemi babasıyla gerçekleştirmiş olduğunu, hala gerçekleştirdiğini, kendi çocuğunun olması için de -bir başka kutsal olan- karısıyla bu eylemi gerçekleştirmesi gerektiğini bilir.

Askerlik gibi, hem kutsal, hem angarya. (zevk ve işkence aracı olarak okuyunuz, ayrıca bkz. tecavüz kavramı)

Hem şerefli, hem tiksinti verici.

Hem hayat kurtarıcı, hem öldürücü.

Öldürme işini en iyi yaptığı için, türdeşlerini en hızlı ve iyi şekilde öldürdüğü için madalya alan, ödüllendirilen tek tür, insan. Bunu meşrulaştıran sistem, aynı zamanda temel bir "meslek".

Tekrar "bireysel"e dönelim.

"Psikopatlığı" ile övünülen, 14 yaşında 'müsellah' gezilmeye başlanan, delikanlı ve neşeli Karadeniz, her ailede felçli / sakat kalmış / mermi almış / genç ölmüş üye barındıran trajik ve depresif Karadeniz.

Silah korkakların cesareti, iktidarsızların iktidarı.

Başınıza (kutsalınıza, sevdiğinize vs.) kötülüğün geldiği "olağanüstü" bir durumda kutsal koruyucunuz olan silah, felçli / sakat / yaralı ve genç ölülerin baş sorumlusu aynı zamanda.

Çok kısır bir temel çelişkinin öznesi.


İnsanoğlu bu çelişkiyi çözmeli.

Şiddetle kaçınmalı şiddetten vesselam.


...

Bu Adam Kimden Bahsediyor?

...

Adamım yine döktürmüş...

Lütfen okuyun, Allah aşkına okuyun yaw, he he deyip geçmişsinizdir belki. Okumazsanız dokunduruyor zira, "Sen gazete okuma... Kitaba elin değmemiştir, bilirim..." falan diyor, aman ucu dokunmasın.

Sırf bu gentleman'in istemediği partiye oy verdiler diye, bu ülkede yaşayan milyonlarca insanı -kaçıncı kez- ayı yerine koyuyor, cahil diyor, duyarsız diyor, aptal diyor, ayranbudalası diyor, daha fazlasını demeye getiriyor.

Bu vatandaş ve tayfası ilerici, milyonlar gerici.

"Islah edilmesi" gereken hayvanlar topluluğu, bunun bir benzerinin deyişiyle yığışım, kara kalabalık bu memleketin insanları.

Eyvallah, peki. Hadi öyle olsun.

Ben, kendi adıma, bu ülkede yaşayan kendi halinde bir genç birey olarak görüşümü söyleyeyim, naçizane, hakkım varsa.

Senin millete hakaret etme hakkını nerden aldığını da sorgulamayacağım söz.

Tüm bunlar seni ilgilendirmez demişsin, ilgilendiriyor, takip ediyorum, yıllardır. Dizi seyrettiğim, erkenden uyuduğum falan da yok. (Asıl senin çay demleyip erkenden yattığını, gündüzleri de Ankara sokaklarında "Onuncu Yıl Marşı'yla" adi adım yürüdüğünü okumuştum.) Neredeyse tüm gazeteleri ve yazarları okuyorum (maalesef, sen dahil). Benim yerime düşünen falan yok, olmasını da istemiyorum, bunun düşüncesinden bile tiksiniyorum. Benim için canını veren olduysa, bu senin savunduğun oligarşik güruhun kodaman mensupları değil, sisteminizin kurbanı bir garibandır olsa olsa (ve hakaret ettiğin yığışımın mensubudur) ve ben her ölüme üzülüyorum, ölümlerin de benim için falan olmadığını biliyorum. 25 yaşındayım ve senden daha fazla kitap okumuşumdur. Paris'e falan gitmek nasip olmadı ama senden çok daha dünyalıyım mantalite itibarı ile, ikibinotuzları hayal ediyorum (senin gibi bindokuzyüzotuzları değil). Neden zengin ülkenin yoksuluyum, sorguluyorum, ve sana, gazetene, temsil ettiğiniz sisteme acı bir gülümseme ile bakıyorum. Bu arada o dediğin "Unutma ey halkım... Unutma bizi..." diye ricada bulunan adamı kimlerin, hangi kirli düzenin katlettiğini de senden iyi biliyorum, sen bu düzenin parçası olduğun için onların işaret ettiği tarafa bakıyorsun. Nohut, kömür, kanepe falan almadım. Seçeneklerin hiçbirini kendime yakın bulmadığım için oy kullanmadım. Senin insanlara hakaret etme hakkının gerekçesi (?) olan partiye de oy vermedim, senin oy verdiğin devletçi-gerici ama size göre her daim ilerici (!) partiye de. Devlet içindeki soğuk savaş da, senin savunduğun oligarşik düzenin geç kalmış bir tasfiyesi ile -elli (yüz?) yıldır biti iyice kanlanmış- paslı çivilerin buna direnişinin çatışmasıdır. Bu temizlikte kodese tıkılan maşaların "benim akılsızlığımın faturasını ödediklerini" falan düşünmüyorum (hele vatan kurtaran aslan olduklarını hiç düşünmüyorum, aklı olan kimse de düşünmüyor), ki beter olsunlar ve devamı gelecek, gelsin istiyorum, elebaşlarına kadar. Tek bir şeyde aynı düşünüyoruz diyebilirim, evet, "başları dertte", aşağıladığın kalabalığın yıllardır olduğu gibi.

Şimdi, "ilerici" ve "çağdaş" aydın, mental olarak içinde bulunduğum ve fiziksel olarak beraberce yaşadığımız 21. yy.dan senin histerik / acıklı dünyana sesleniyorum: asıl sen at gözlüklerini çıkar.

Şu pasajı da iyi oku,

"Türkiye’de, 1960’da fert başına düşen gelir 194 dolardan bugün 10.000 dolara ve ihracat 200 milyon dolardan 130 milyar dolara yükselmiş, dışa açık bir piyasa ekonomisi modeline geçilmiştir. 1960’da Türkiye nüfusunun yüzde 30’u şehirliyken, bugün yüzde 80’i şehirlidir. 1960’da yüksek öğrenimde okullaşma oranı sadece yüzde 3 iken, bugün yüzde 40 civarındadır. 1960’larda Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu gibi dernekler dışında sivil toplum kuruluşu yokken, bugün binlerce gönüllü kuruluşun milyonlarca üyesi mevcuttur.

Kısaca, 27 Mayıs’tan bu yana geçen yarım asırlık dönemde Türkiye, kapalı, fakir, köylü, eğitimsiz ve örgütsüz bir toplum yapısından dünyaya açık, zenginleşen, eğitimli, şehirli ve örgütlü bir toplum yapısına ulaşarak tam bir ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasî bir dönüşüm gerçekleştirmiştir.

Sizin anlayacağınız, artık karşınızda borazanları öttürerek koyun sürüsü gibi güdeceğiniz bir toplum yoktur..."


Artık ne adına hangi konuma düştüğünü de kendin düşün Bekir Amca.

...
Edit: Bir de Seviyesiz'den okuyun.

Perşembe, Haziran 18

Militaristi Faşisti Eksik Olmayasıca Memleket

...

Bekir Coşkun insanı, sağolsun, tüm entelektüel derinliğini tekrar faş etmiş.

Allah'ım ne kadar ilerici, ne kadar demokrat, ne kadar aydın! (Darbecibaşı Şener Eruygur'un posterini taşıyan ADD'li bağyanın elindeki pankartta yazıyordu bu üç sıfat, herhalde ülkeyi 29 yıl geriye götürmek istediği ölçüde ilerici, darbe istediği ölçüde demokrat, ilkokul seviyesinde analizler yapıp konuşabildiği ölçüde aydın! Allah'ım şaka gibiler!)

Buram buram militarizm, buram buram korporatizm, elitizm, halk düşmanlığı, birey düşmanlığı, devletçilik, bürokratçılık, oligarşi isteği, 1930'lara özlem, iğrenç!

Bir kesimin garip ayrıcalıklı konumunu koruma ve kollama gayretinin ideolojik bahanelerini, reflekslerini, maskelerini, saçma argümanlarını, ideoloji diye, ilericilik diye , çağdaşlık diye benimseyen -her yaştan açık alınlı genç- bön bir güruh var bu ülkede ve bu adam aynen onların psikolojilerini yansıtıyor...

Askerler elbette dincilerin devlete "sız"maları konusunda birşeyler yazarmış, bir de bunu o ucubik, o darbe mahsülü İç Hizmet Yasası'na ("koruma ve kollama görevi") dayandırmıyor mu, utanmadan, sıkılmadan. Darbe sözcüsü müsün be adam?!

Bize demokrasiyi bahşeden de zaten bu askerlermiş. Of! Of!

Ulan askerin yeri neresi?! 150 yıldır neler çektik bu yüzden!

Bu da finali yazının,

Dinci kadrolar, tarikatçılar Türkiye’yi ele geçirirken... Askerlerin seyirci kalacaklarına inanan bir tek kişi var mı?..

...

Lütfen bi çay koyar mısın Bekir Ağbi, gel otur, bi soluklan hele.

Sayın Büyük Yazar,

Beyaz Türkler denilen entelektüel düzey fakiri kesimde, en sevilen yazarmışsın. Çok satan bir yerde yazıyorsun. Saçmalıklarının üzerinde tek tek durmanın gereği yok. Yalnızca bir şey söyleyeceğim.

LÜTFEN ARTIK 21. YY. A GEÇİŞ YAP BE YAW! ŞÖYLE BİR DÜNYAYA BAK! ORTAMEKTEP İNKILAP TARİHİ KİTABINDAN ÇIK!

Yetti ulan saçmalıklarınız. Yetti be!

Çocuklar bile yemiyor artık.

Bu geriliğinizi ilericilik diye yutturmanızı.

Gittikçe marjinalleştiğinizin, komik kaçtığınızın farkında mısınız? Bu kıymetsiz yazıyı da kapladığınız sütunun popülerliği hatırına yazdım ya, zaman kaybı, hem de bu üslup beni itici yapıyor... (Ama herhalde senin kadar değil!)

"Okuma kardeşim" olmuyor işte, bir sürü boş velet, bir sürü boş adam bunlara maruz kalıyor.


Sonra ülkeyi kan götürüyor. İnsan hayatı üç paralık bir kurşuna eşdeğer oluyor. Kitleler bunu normal karşılıyor.

Biz de oturup ağlıyoruz.

Seviyesiz Bey, lütfen, al şunu elimden...

...
Bonus Okuma; bu yazıdan, Bekir Coşkun'dan, Perihan Mağden'in deyişiyle "zeka özürlülerle aynı demokrasi dersinde olmaktan" falan sıkılana Sivilay Abla iyi gelir. Ellerinden öpüyorum abla. İyi ki varsın. Buyrun burdan yakın efenim, Sivilay Genç, bugünkü yazısı.

Çarşamba, Haziran 17

Nurcu Üçüncü Şahıslara Söz Hakkı

...

Sevgili Hasanrua ile "Gülen Hareketi Mensuplarının Demokratlığı" üzerine nurtopu gibi bir fikir teatimiz oldu.

"Kedine Demokratlık" geyiğinde pek bi ilkeli ahkam kestiğimden, -esasen bu blogu izleyen nurcu abla / ağabey var mı yok mu bakmak/ortaya çıkarmak amacıyla- konu hakkında izi sürülebilecek görüşleri bağımsız bir yazı olarak toparlamak suretiyle burada afişe edip, aklımca, bu kesimden mevzuyla alakalı söz söylemek isteyen okuyucu varsa, işlerini kolaylaştırmak istedim.

Efenim önce bu blogda, "Münferit Militarizm" başlıklı yazımı okuyunuz. (Önbilgi olarak "Multiple Orgazm" yazıma da göz atılabilir.)

Sonra Hasanrua'nın "Şark İçin Yeterli" başlıklı yazısını okuyunuz.

Daha sonra Hasan'ın Münferit Militarizm başlıklı yazıma yaptığı yorumu okuyunuz.

Ve nihayet, benim yorumum.

Sözü olan varsa, bu yazıya yorumlasın babalar.

...

Not: Evet sayın dikkatli okuyucu, bağlantı vermeyi keşfettim, bu yazıyı da sırf onun içi yazdım. İğrencim, evet.

Kelime...

...

Öncelikle Bkz. Kambur Kelime, bu blog.

Ayrıca Bkz. Herşey Bu Bir Paragraf İçin, bu blog.

Sözü okumaktan gözlerini kaybeden irfan insanına, mütecessis fikir işçisine bırakıyorum.


Kelime

1

Bir adam Meçhule tırmanıyordu. Sisyphe'e benziyordu uzaktan. Bir adam Meçhule tırmanıyordu topraktan. Arkası uçurum, yanları duvar. Kaç sabah güneşle selamlaştılar, kaç aksam yıldızlar feneri oldu, bilmiyor.

Koro
Olemp'e yalnız gidilmez. Kervanla
çıkılır yola. Bin çıkılır, bir
varılır; bir çıkıp bir varılmaz.
Olemp'e yalnız gidilmez


Ve adam tırmanıyordu. Musa'nın gözünü kamaştıran nur, kavurdu gözbebeklerini.

Koro
Kayaya çaktılar Promete'yi, Homer'i
karanlığa gömdüler, Tanrılara yaklaşan,
Nemesis'in gazabına uğrar.


Adam haykırdı: Nemesis, Nemesis! Yıldırımlar gibi ulu çınarlara musallat Tanrıça... Ben ne Olemp'in sırlarını faşeden bir yari-Tanrıydım, ne erguvanlar içinde doğan bir prens. Ama madem ki, parmakların bana kadar uzandı, madem ki beni de hışmına layık gördün, seni utandırmayacağım. Ya ölüm boğacak şarkılarımı, ya elimden aldığın dünyadan daha muhteşemini yaratacağım.

Ve Meçhule tırmanan adam Kelime oldu.

2

Tanrı, yıldızlarla oynayan bir çocuk.

Senin yıldızların kelimeler, söyle raksetsinler, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin.

Kelime ormanda uyuyan dilber, sair uzaklardan gelen şehzade.

Öyle seveceksin ki kelimeleri sana yetecekler.

Yıldızlar Tanrı’ya yetmiş mi?

Kelimeler benim sudaki gölgem, okşayamam onları, öpemem. Bir davet olarak güzel kelime ve dualarda muhterem. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven.

Kelime, kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem.


3

Kuşlara benzer kelimeler, odana dolarlar bir aksam. Nereden gelirler bilinmez. Kah çığlık çığlığadırlar, kah sesleri işitilmez.

Çiçeğe benzer kelimeler: turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgar sürükler hepsini. Bulutlara güven olmaz...


4

Saçlarından yakalayamıyorsun zamanı, mısraa, şarkıya kalbedemiyorsun. Ve sükut medar ormanlarındaki bitkiler gibi büyüdükçe büyüyor.

Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kağıda geçirmek istiyorsun; kağıda, yani ebediyete. Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki ebediyet sümüklüböceğin izleri kadar aldatıcı.


Kitap


1

Her kitap, tılsımlı bir saray. Kapıları ilk gelene açılmaz. Büyükler de kıskanç, Tanrılar gibi. yalnız Numa'ya görünmüş Egeria. Beatrice, Dante için Beatrice. Kitaplar, kadınlara; kadınlar şehirlere benzer. Paris, Londra veya Madrid... herhangi bir dişi kadar muhteşem, herhangi bir dişi kadar alelade. İnsan şehriyle biner trene; şehri, yani zaafları, alışkanlıkları, zilletleriyle. Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız her kadında. Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün.


2

Ruh yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gülümser, konuşan yalnız kitap.

Logos Spermaticos, diyor bir yazar: gebe bırakan söz. Kimi?


3

Kartacalı Augustinus, buhranlar içinde kıvranıyormuş. Bir yandan bütün sıcaklığı, bütün diriliği, bütün şuhluğu ile hayat: şarap, kadın, tiyatro... Ötede çile.

Kafesteki bir aslan gibi isyanla, öfke ile, endişe ile dolaşırken bir ses gelir kulağına hafiften: Al ve oku. Ve önünde bir kitap açılır: Aziz Petrus'un "Mektuplar"ı. "Ömrünüzü şölenle geçirmeyin. Kaçın tenin hazlarından."

Ve çapkın Augustinus, Aziz Augustinus olur.



4

Şuursuz bir büyücü Gütenberg! Işığı paçavraya hapsetmiş. Yüzyılları kutularla doldurmuş Gütenberg'in çocukları, peygamberleri işportaya dökmüş; tuğla kadar değeri kalmamış dehanın. Eflatun, bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına koşuyor. Don Kişot futbol maçı biletinden ucuz.


5

San Cassino'da çile dolduran Machiavelli, aksamları kütüphanesine girerken kirli libaslarından sıyrılır, bir tacidarın huzuruna çıkar gibi itina ile giyinirmiş. Sonunda kendi de kitap olmuş. Kitap, yani ışık.


6

Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.

...

Tercih Meselesi...

...

Bir elimde güneş, bir elimde ay var.

Bir tarafta şarap, kadın ve tiyatro; hedonist akşamların uyuşuk sabahları. Kütüphanelerde dünyevi külliyat. Dünyevi dünya. "Dünya" Arapça, kökeni "yalan". Yaşamda madde. Batı. Kişisel gelişim saçmalıkları. Amaçsız bir yardırış. Haz maksimizasyonu. Evhamlar. Geyik muhabbeti. En iyi olduğum alanlar. Çokluk tarafından sevilmek.

Bir tarafta şerbet, evlilik ve gerçek; manevi akşamların dinç sabahları. Kütüphanelerde hem dünyevi hem "uhrevi" külliyat. Uhrevi dünya. "Ahiret" Arapça, kökeni "son", kaçınılmaz son. Yaşamda hem madde, hem ruh. Doğu. Kendiliğinden kişisel gelişim. Amaçlı bir bekleyiş. Anlam maksimizasyonu. Huzur. Seviye. En bakir olduğum alanlar. Çokluk tarafından anlaşılmamak.

Bir tarafta çok sayıda insan. "Normal" varsayılan yaşam biçimi. Televizyona bakmak. Hayattan tat almak. Kendini merkez almak. Tarih, dinleri yarattı. İnsan, esastır. Sen de insansın. Yaratırsın. Çocuklarına soylu bir isim bırak. İyi insan ol.

Bir tarafta az sayıda insan. "Anormal" sayılmak. Televizyona bak(a)mamak. Hayattan tat almak, ama çoğunu erteleyerek, soğuk cami halılarında belki elli sene sonra gelecek olan ölümü bekleyerek. O'nu merkez almak (ve önce, bir "O" olduğuna inanmak, kanıtsız). Tarih, Allah'ın takdiri (Aslolan tarih değil, dindir). İnsan, kuldur. Sen de kulsun. Yaratan Allah'tır. Allah'ın yeryüzündeki halifesi sıfatına yaraşacak bir soylulukla yaşa. Melek ol.

Bu iki uç arasında biraz ahlak, biraz zaaf, biraz hedon/egoizm, biraz basitlik, biraz yüzeysellik, biraz yalapşaplık, biraz tutarsızlık, biraz dengesizlik, biraz haddinibilmezlik, biraz kibir, biraz inkar, biraz iman, biraz şüphe ile insan; biraz birey, biraz kul.

Ya o insanı yaratan, var eden bunlar.

Ya da bunlar o insanın inanç sancısının hezeyanları.

Tercihiniz, yada tercihsizliğiniz, işte hayatınız, işte meseleniz.

...
Bonus, İnanç Sancısı, bu blog. İnanç Sancısı 2: İki Rüya, bu blog.

Yorumsuz...



Adı geçen yeni nesil "memleketimden insan manzaraları" ve de insanların self-teşhir platformu, beni mütemadiyen ahlaksızlığa zorluyor efenim, muntazaman ipneliğe zorluyor.
.
Kendimi zor tutuyorum, kırıcı yorumlar yapmamak için.
.
Zira ben de bu aşağılığın üyesiyim, ben de bir bakıma kendimi teşhir ediyorum.
.
Bana tek faydası, yılların, şehirlerin içinden, arayıp soramayacağım, ve beni arayıp sormalarını bekleyemeyeceğim insanların her daim "elimin altında" olması. (Konuyla alakalı olarak bkz. Aslolan Yalnızlık, bu blog)
.
Lakin zararı da, insanlardan tiksinmek olabiliyor.
.
Çoğunluğun seviyesini görüp kendinize / üç-beş dostunuza şükretmek cepte dursun.
.
Mantık evliliği yaptığı kendinden 10 yaş büyük kocasıyla sürdüğü jet-set (!) hayatının yapmacık gülücüklerini "mutluluk tabloları" diye gözünüze sokan "friend"inize ":) cnmmm çok güsell çıkmışsınnn bişi sorcam amca kim?" diye yorum yazmamak için sizi tutan, eski günlerdeki "gülücüklerinin ardında yatan dramı bir tek sizinle paylaştığı" dostluğunuz, tabi bir yanda, kırgın ayrılmanıza sebep, "sınıf farkından" süründürüp ayrıldığı, üç sene hayatını zindan ettiği eski "boy-friend"i var, sizin yakın arkadaşınız.
.
Bir de, arkadaşlarınızın falan yaptığı yorumlardan siz de haberdar oluyorsunuz, el alemin event fotoğraflarını dikizleyebiliyorsunuz.
.
Ve işte son nokta,
.
Çok sevdiğim, harbi mi harbi bir kız arkadaşım, üniversitedeki kankamla tanıştırıp evlendirdiğimiz bir İstanbul kızı canımız ciğerimiz, bir (elbette kız) arkadaşının düğün fotoğrafına yorum yapıyor işte, kutluyor falan.
.
El-cevap,
.
kızım yaaa evlilik çok güzelmiş :) inşallah en az senin kadar mutlu oluruz bebişim
.
Valla ötesi yok babalar der, uzarım arkadaş.
.
Samimiyetle kalınız.
.
...
.
(bkz.oehh)
.
Not. Yazıyı tekrar okuyunca, evet, insanların arkasından konuşmak da bir başka iğrençlik olmalı. Kendimden de tiksindim lan. Gidip köye yerleşecem arınmak için, inek boku iyidir.

Hayırlara Gele...


...

Yüryamda Ronaldo'yu gördüm.


... ki kendisinden zerre hazzetmem, "Messi ve diğerleri"ciyim ölümüne, ayrıca kıskanırım bezevengi, mesai içi - dışı, adam sürekli çakıyor afedersin.

... ki sabaha kadar saçma skim yüryalar gördüm, beynim hoşafa döndü.

... ki biz Ronaldo diyince o çirkin ve şişko Brezilyalı'yı hatırlayan bi nesildik, bu Portekiz kırosu bebe bizde "pabuç dama" ve "90'lı bebeler" sendromu yaratan bir başka "ikon" haline geldi, nerede efenim ronaldo'lar, rivaldo'lar, roberto carlos'lar...

Neyse, ilginç olan, zerre hazzetmediğim bir başka atmosferde geçiyo vaka, Var mısın Yok musun gibi bişi (ki Cem Yılmaz'lı bölüm haricinde seyretmişliğim vaki değildir, seyredenden de hazzetmem), ben de o labunya sunucusuymuşum. Konuk da bu Kıristiyano Ronaldo bebesi.

Bi espri yaptığımı hatırlıyorum, "halkı arkasına almak" falan gibi bi mevzuda, dedim baba, halka arkanı dönmek tehlikelidir, kollamak lazım, malum halk bu, iti var, kopuğu var, ronaldosu var dedim, önce bu dallama koptu, sonra da dallama seyirciler, yani halk.

Korku ve dehşet içinde uyandım.

Sonra evdekilerle kavga ettim, internet kesik mi gene lan diye baktım, değilmiş, alemde dolandım şu yazıya rast geldim okudum, oh be dedim, dünyadayım.

...

Pazartesi, Haziran 15

Cahit Koytak'tan...

...

Taraf yazarı Cahit Koytak'ın YOKSULLAR VE SİVİLLER İÇİN TEZLER adlı köşesinden...

Cansıkıntısından oturup darbe planları yapan, asker, sivil bütün generaller için dostça öneriler *

Gökçe cesaretiyle Türkiye’nin ve Türkiye’deki gazeteciliğin önünde yeni bir dönemi başlattığına inandığım, ALPER GÖRMÜŞ’e ve ‘NOKTA’ dergisinin öteki emekçilerine…

Bakın komutanım, herkes gibi benim de sizin
için ilk aklıma gelen:
her biriniz onar bin ağaç dikin, yüzer bin ağaç
dikin!

yahut kırmayı, kırdırmayı yüreklerinizin
kaldıramayacağı iç ve dış düşman,
bölücü eşkıya yahut ana baba vatan evladı
sayısı kadar ağaç dikin, ağaç dikin ki,
adınızla anılan korular ve ormanlar kaplasın geleceğimizi,
mezarlıklar ve çöller yerine…

Bakın size söz, o zaman o korularda, o ormanlarda,
ölüm nedir, unutmak nedir bilmeyen rüzgârlara
şarkılarımla, sonsuza kadar adınızı anarak uğuldamayı
öğretmek benden!

Her biriniz ayrı bir mevzide, ayrı bir geçitte
cinlere perilere tuzak, meleklere pusu kurmak yerine,
bir bahçe, bir bağ yeşertin ki, cinsi adınızla anılacak
elma ağaçları, kiraz ağaçları, badem ağaçları yükselsin
geleceğimiz için mezarlık servileri ve şehitlik anıtları yerine…

Bakın size söz, o zaman o bahçelerde
ölüm nedir, unutmak nedir bilmeyen dereciklere
şarkılarımla sonsuza kadar adınızı anarak çağıldamayı
öğretmek benden!

Sözgelimi, garnizondaki kışlalar kalsın yerli yerinde,
fakat zihinlerinizdeki kışlaları yatılı mekteplere çevirin bence,
resim atölyelerine, müzik atölyelerine, şiir atölyelerine…
kıt’aları gezici tiyatro truplarına, talimgâhları şenlik alanlarına…
ki, adınızla anılan korku dönemleri, yıkım dönemleri yerine,
coşku çağları gelsin, çiçeklenme çağları insanlık için…
dar baharlar, upuzun kışlar, karanlık ‘zaman tünelleri’ yerine,
ışık yolları, ışık köprüleri en uzak galaksilere…

Askerde çocuklarımıza öldürme sanatından önce
ve ondan daha sıkı, daha ince,
düşmanla konuşmanın, gülüşmenin, barışmanın
ve sevişmenin yollarını öğretin, eğer biliyorsanız;
komşuya güvenmenin ve güven vermenin
‘vatan kurtarmak’tan **daha güvenli, daha erdemli
ve daha kahramanca olduğunu öğretin onlara,
eğer biliyorsanız,
öğretin ki, kucağı gök kadar derin,
tebessümü yeryüzü kadar geniş
ve bir erken bahar sabahı gibi,
ölülere mezardan kalkma hevesi veren altın dönemler gelsin.

Bakın size söz, üç bin, belki belki beş bin yıl sonra,
Merih’te ya da Neptün’de, bir sarı zeybek gösterisi için,
Figaro yahut Kerem’le Aslı operası için turneye çıkan Mehmetçiğe,
Hans’a, Coni’ye ya da Lu Sin’e
adınızı şarkılarımla, sonsuza kadar,
en uzak yıldızlarda en deli rüzgârlara fısıldamasını
öğretmek benden!

Başka neler mi yapılabilir? Mayınları temizleyin, mesela!
Suriye sınırındakileri kastetmiyorum, tamam,
onları siviller yapsın;
ben aklınızın sınırlarına döşenmiş mayınları kastediyorum
kalbinizin sınırlarına döşenmiş olanları
ve kafalarlarınızla kalpleriniz arasına
döşenmiş olanları en çok da…
vehimleri, önyargıları, takıntıları kastediyorum…
kazıyın onları kazıyın onları kazıyın ya da
uzaktan berhava edin şenlik fişekleri gibi;
ve girin korkmadan, heyamolalarla, çığrışmalarla
ikinci gençliğinize,
görevden sağ dönen gençlerle beraber;
sonra ikinci çocukluğunuza, her gün harçlığının yarısını
savunma bütçesi denen kabadayıya vermek zorunda
olmayan çocuklarla beraber...

Ve bütün bu mucizevi şeylerden sonra kafalarınızda
ve ruhlarınızda hâlâ
hâki mıntıkalar gözüküyorsa, gözetleme kuleleri,
dikenli teller, mayınlı hatlar falan,
herkes için bahar göçüp gitmeden sonsuza kadar,
oraları hiç değilse rüzgârlara açın, yağmurlara açın,
kuşlara, arılara, kelebeklere açın,
iyi huylu cinlere, perilere ve meleklere
ve şarkılara ve türkülere ve uzun havalara
ve bir dilden ötekine değişmeyen büyük ülkülere,
büyük düşüncelere…

Ve bakın, görün o zaman, onlara, şarkılarımla,
adınızı anarak çığrışmasını belletmek benden!
Size söz diyorum, söz! Ve bu söz, bir saray şairinin değil,
akredite bir ‘yatılı’ şairin de değil,
ebediyete yol öyküleri yazan, yol şarkıları yakan
yoksul bir şairin sözü.


*Şiirin ismi, yalnızca “CANI SIKILAN GENERALLER İÇİN ÖNERİLER”olabilirdi. Fakat, ara sıra canları sıkılsa da, demokrasiye ve hukuka bağlı kalan saygıdeğer generallerimize yönelmiş, kastedilmeyen anlamlar çıkarılmasına meydan vermemek için, şiire, uzunlukta nerdeyse şiirin kendisiyle yarışan böyle tatsız tuzsuz bir isim verilmek zorunda kalındı.

** Burada tırnak içinde geçen ‘vatan kurtarmak’ sözüyle, kimilerinin mevhum ve muhayyel tehlikeler öngörerek, bir siyasi enstrüman olarak başvurdukları manipülatif‘vatanseverlik’ söylemine işaret edilmektedir. Yoksa, bu dizelerin yazarı için,gerçek tehdit ve tehlikelere karşı vatanı korumaktan ve kollamaktan ve Tanrı korusun,başa geldiğinde, vatanı saldırganların ya da işgalcilerin elinden kurtarmak için ölümü göze almaktan daha erdemli bir tutum olamaz. Bu açıklama bu şiiri peşin yargı ve düz mantıkla değerlendirme hatasına düşebilecek kimseler içindir.

Münferit Militarizm...

...

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=15.06.2009&y=HakanAlbayrak

http://nisanyan1.blogspot.com/2009/06/getir-bir-tarih-milli-olsun.html

http://www.herkul.org/bamteli/index.php?article_id=7174

A be Hoca, hala "gözbebeği" muhabbeti yapıyorsun, kelimelerini özenle seçiyorsun. Bir söylediğinle öteki cümlede çelişiyorsun "mutedil" ayağına. Vaka-yi hayriye'yi falan ağzına bile almıyorsun.

Mağdursun, itaat ediyorsun. Yumuşak geçiş falan güzel de, bu kadar pragmatizm (eyyam mı desem, takiyye mi desem) ...

Benim bu militarist vesayetle ilgili duruşum, "Yetti be!" duruşudur, "Yakışmıyor Paşam," duruşu değil.

Münferit değil mi bu olaylar, kurumsallaşmış falan değil, 50 yıldır, 100 yıldır, 150 yıldır hep münferit...

Benim canlı hatırladıklarım, en "soft"ları, Sincan'ı, Susurluk'u, Şemdinli'si, Dağlıca'sı, Aktütün'ü, Lahika'sı, Ergenekon'u...

"Kurumumuzla ilgisi yok," dediler mi, bitti. Esas duruşu bozmaz, başla takip eder, eleştirir gibi yaparız Amerika'lardan.

"Bazı kesimler tarafından, “bitirme” mülahazasına matuf olarak açık ya da kapalı belki otuz tane plan yapıldı. Aslında, bunların hepsi “yok”u bitirme hareketiydi. Ülkemizin menfaatlerine ve milletimizin istikbaline ters ne vardı ki, ona yönelik bitirme planı yapılsın!.. "

Değil mi? Zaten kabul etmişiz en baştan, hep dedikleri gibi "ülke menfaatleri ve milletin istikbaline ters şeylere" yani pis vatan hainlerine karşı plan yaptıklarını apoletli efendilerimizin. Biz vatan haini değiliz ki, niye alınalım?

Münferit canım, münferit. Hakan Albayrak kadar, Sevan Nişanyan kadar cesarete gerek yok.

Erbakan denen organizma gibi, askeri olanca garipliği ve vesayetiyle camide görmek di mi derdiniz? Bi camiye gelseler yeter ki, itaatin dibine vursanız "cemaat" olarak.

Nizamiyeden içerisi olduğunu askerin yerinin, bi öğrenseniz. Ve İstanbul surlarını, Çanakkale'yi, Kurtuluş Savaşı'nı vs. yazdığınız gibi, Dersim'i, Balkan faciasını, İTC'yi, İstiklal Mahkemeleri'ni, Birinci Savaş hezimetlerini, Rusya yenilgilerini, Sarıkamış'ı falan da görmezden gelmeseniz...

...
Bonus Okuma: http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/generallere_acik_mektup.php

Ahkâm, sıdk-ü selametten münhariftir

...

Türkiye'de yıkılabilecek tabular vardır, asla yıkılamayacak tabular vardır.

Bunlardan yıkılabilecek olanların çoğunu zaten bendeniz yıktım.

Başka arkadaşlar da bir ucundan tutup başka tabuları sarstılar.

Yıkılamayacak olanlara bulaşmıyorum çünkü boşu boşuna ezilmek istemem.

Tıpkı bunun gibi, Türkiye'de değiştirilebilecek şeyler vardır, asla değiştirilemeyecek şeyler vardır.

Değişebilecek olanlar çoktandır başdöndürücü bir değişim içindeler zaten...

Örneğin kapitalistleşme, hız kazanarak gelişecektir. Buna bağlı olarak şehirleşme de sürecektir.

Değişmeyecek olanlara gelince...

İnsanın içini derin bir bezginlik kaplıyor...

Bu ülkede gerçek anlamda bir demokrasi kurulabileceğine asla inanmadım. Türkiye'de hiçkimse demokrat değildir.

"Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" sloganını çok dinledik biz... Boş laftır.

Türkiye, bu çabayla debelene debelene daha yıllarca sürüklenir gider...

Bu ülkede, bürokrasinin toplum üzerindeki "vesayeti" asla ortadan kalkmayacaktır.

Çünkü kökü çok derinlerdedir ve de dönem dönem anayasalar da değişse, rejim de değişse, yapı bunun üzerine kuruludur. Hem Osmanlı sistemi, hem Cumhuriyet sistemi.

Ankara'da oluşmuş "çifte hükümet" düzeni, sürecektir.

Genelkurmay hiçbir zaman ilgili bakanlığa bağlanmayacak, ordu "özerk" kalacaktır.

Kıbrıs'ta da hiçbir çözüme ulaşılamayacaktır, Kürt meselesinde de.

Türkiye, sorun çözen bir ülke değil, sorun üreten ve sorun "çürüten" bir ülkedir.

Türkiye "normal" bir ülke değildir, bir Batı ülkesi hiç değildir.

İstese de olamaz, kaldı ki istemiyor da...

Avrupa Birliği'ne de asla giremeyecektir.

"Avrupalı olmak" gibi bir niyeti de yoktur, yeteneği de.

Taraf gazetesinin ele geçirdiği ve yayın yasağı getirilen "yeni andıç" bunun en son ve en güzel kanıtıdır.

"Sivil toplum" değildir bu... Halkın sivil toplum kurma gücü yoktur.

Halkın, bürokrasiye ara sıra diklenme gücü vardır ama ipleri eline geçirme gücü yoktur.

Sıkıyı görünce pısmak gibi pek de hoş olmayan bir özelliği de vardır üstelik.

Ara sıra "sandık patlamaları", ara sıra buna tepkiler...

Yumuşama dönemleri, zart zurt dönemleri...

Bir sarkacın ucunda bir o yana bir bu yana gider gelir Türkiye.

Şiddet sever, birbirini yemeyi sever, hırçınlık sever.

Bencildir. Kapitalizm geliştikçe daha da bencilleşecektir.

Bunu artık anlayacak kadar gün gördük, yaş yaşadık...

İşte bu nedenle de içimizi derin bir bezginlik kaplıyor. Aldırmamaya çalışıyoruz.

"Küçük şeylerle" mutlu olmaya çalışacak eşiğe geldik.

Ama siz bize uymayınız gençler, önünüzde uzun bir ömür var ve kendinizi kandırmak için bol bol fırsat çıkacak.

Bu fırsatlar bize de sunulmuştu (örneğin sosyalizm), biz de bol bol avunduk onlarla.

Başlık mı? Namık Kemal'in bir lafı... Dinozorlara sorunuz, onlar bilirler.

Ama yatın kalkın dua edin, "Google'a sormak" gibi bir olanak da var elinizde, onu da kapatmazlarsa.

Bizim yoktu.Tek umut da bu fark zaten...

Engin Ardıç

(Bonus Okuma: 90'lı Bebeler, bu blog)
http://ser1983.blogspot.com/2009/06/90l-bebeler.html

Cumartesi, Haziran 13

Hiçbir Şeye Saygın Kalmamış Hacı...

...

Bana böyle hatun gerek başkan.

Bir psikopat arkadaşın şahane özetlediği gibi, "ben ona bi tane kapakladım mı, o da bana bi tane kapatacak!" ...

Ha, sen bundan şiddet çıkarıyosan, hayvan olan ben değilim (bir ipucu: senin zihniyetin).

Bu "zihniyet, algı, felsefe , kamasutra etc." topuna da çok girmemek lazım tosun, zira biliyosun en baba bilgelik, bir gün öleceğimizin farkına varmak (bkz. oehh), bu kodumunun "sınırlı" algı dünyasında (limited'ül fena halde el kapasiti vel idrak-ı insani ve de aczi, yellenilesi / kusulası seviyede eziğiz yani insan intelicınsi olarak, o derece).

Big bang'a kadar gitmeden, mevzuyla tebelleş olalım, bek agen falan yani.

Hacı şimdi bu hatun kısmısının (gömleksiz yaka-ince bıyık-genizden telaffuz abilerimiz için tercümesi - nisa taifesinin) entelektüel dünyasından ve de yapı (in törkiş, sıtırakçır) itibarından mütevellit, pek hoş, pek gereksiz tepkileri felan mevcuttur ki, burada girişmeyi gereksiz addederim (koz ay niid dım mieen, yu anısteeğn!), ki zati madafaka pek bi güzel özetlemiş (aynı fikirdeyim demedim sevgili bağyanlar, fena halde politikılli korektim ve de pragmatik falan yani, yersek). Aha da üşenmeyin a dostlar, http://madafakabasmaz.blogspot.com/2009/05/kadnlar-neden-gerizekal-yuzyln.html ha okisanuz ne gaybedersunuz da! (ha pu da pizim puralara tercume amcoğlu)

Diyorum ki, bana geyik yapma lan. Kaçınızın şirazesini gördük, tanıdık, inceledik.

Güçlü ol, canımı yi (aa indirimde avakado var balım, yin mi).

Lakin, behemehal, binaenaleyh, filhakika, beni adam edebilecek hatun şu iğrenç fıkradaki hatundur vesselam (a.s.),

lavuğun tekine soruyolar taam mı, la senun garuyla nasu boyle mutlu mesut geçiniysuuz, pisirik misun anua goduum falan hesaaabı, lavuk da ezik ezik anlatıyor, görelim hanım soylamış, haçan da nasıl soylamış daaa, aydur:

şincu a dostlar ben bu avradu aldum sene yetmiş dokuz, daha bi sene var kolektif / nizami tecavüze netekim, köyde düğün müğün pok pisür derken fantazi bu ya, atladuk atlara (gece vakti?!), gerdeğin yolinu tuttuk hacım. ben onde, taze gelun arkada (bkz. ataerkil toplum, daha taşaklı ifade için bkz. pederşahi cemiyet) gidiyruk benim dallama atun ayağı tokezler hatun pir! der, noliy la demeden neyse siktiret derum malum akıl başka yerde da. derken derken benum gerizekalı at bi daa tokezler hatun der iki! ne olduğunu anlamadan at bi daa tokezler ve hatun uç! dediği gibi laz ziya karakterlu pederinun duğun hediyesu revolveri çıkarii ata altı tane patlatii da pisikopat. manzaranin dehşetine binaen dayanamadum napiysun la manyak karu diye çıkıştım, hatun baa bakıp ne dese beğenisuz, pir! ben da o gün bu gün hatunun pir deduğuni iki etmedum da. (PUAHAHAAHHAHAAAA)
bitti.

Evet dostlar. Geyiğinize sokayım, geyik bi tarafa, hatun dediğin kişi, bi gecelik, bi senelik, daha güzeli cepte olana kadar vs. değilse, ömürlükse, o işin mevzusu 25 yıllık geyik jargonumuzu aşan incelikler içerir, benim meşrebimce (Türk, doğru, çalışkan, ve de gelişmişlik sıralamasında Etiyopya'yı geride bırakabilme hedefine kilitlenmiş...).

Yaa işte hacım, kısmen tanıdın beni, gericinin tekiyim gördüğün gibi, ergenlik öncesi mutlu çocukluğumu geri istiyorum hüleeeaaaayn derken geriyorum her daim titreyesice gönül telinizi.

Velhasılı geyik, ben, aynı adamla on yüz bin milyon baloncuk kere sevişmiş olmaktan olsa gerek, başka dimağların tad(lar)ını köpek gibi merak eden -isteyen- evli namuslu türk bağyanlar gördüm, tanıdım (incelemedim). Türk erkeee mevzuuna girersek de, aldatmayan adam tanıdım mı, düşünsem sabaha kadar RAM kaplar şimdi o yağlı iğrenç beynimde ve de sabaha kadar scanning yazar, sabah kaç result döner, bilinmez.

İşte o ciddi, mesaj kaygılı, sosyolojik son babalar, ve işte o beklenen son; evlilik dediğin, tüm bu saçmalıkların dışında, gösterişin, yapmacığın, buldumcuğun, yalan dolanın ötesinde olmalı. Hatun dediğin hatun, adamı adam etmeli (ironi yapmıyom lan, ciddiyim), valla bak.

Bi tane koydu mu delikanlı gibi, kendime getirmeli beni.

Okuyup bu yazıyı, başlıktaki cümleyi kurabilmeli kendiliğinden. Sonra "Eyvallah bacı!" cevabını aldığında surat etmek falan bi yana, ağız burun girişebilmeli, muay-thai tokadını yedi mi, Osmanlı şamarını kapatabilmeli. Palabıyıklı çocuklar doğurabilmeli bakkala yollamak için.

...

Cuma, Haziran 12

Uslanacaklar Amcası, Uslanacaklar...

...

http://www.taraf.com.tr/makale/5995.htm

Ben yine tek kelime etmeden, toz oluyorum.

...
Bonus Okuma : http://www.seviyesizsiyaset.com/2009/06/bir-gazete-veya-taraf-guzellemesi/

Bilmeni İstedim...

...

Bilmeni isterim ki, o pek ümitvar iş mülakatından babayı aldım.

Bilmeni isterim ki, evet, üç yıldır çalışıyorum, ama üç parça düzgün ev eşyam yok (evimin, arabamın olmadığını zaten biliyorsun).

Kenarda "bin lira"m bile yok.

Anı yaşadım hep, bohem yaşadım.

Utanmasam Recep İvedik gibi "serzenişli" falan diyeceğim.

Bak beni tanımak istiyorsan, o hayvanın okumuşuyum diyebilirim.

Onun kadar delikanlı, onun kadar gururlu, onun kadar dost canlısı.

Kimseler gibi "mükemmel" değilim biliyor musun, beni anlamak için biraz çalışmak gerekiyor.

Belki birşeyleri değiştirmeye niyetlendim, evet, mesela komşunun oğlu var, 9 aylık mı ne, bayılıyorum o çocuğa, bir de ondan çok az büyük bir kızı, sapsarı bişey, sanki Avrupa'dan ithal... (Kız büyük olmasına rağmen bebeği "abimmm" diye seviyor.)

Böyle gidersem bunlara sahip olamayacağım.

Nerde olduğumu kimse bilmiyor, o şehir, bu şehir derken, benim hayatımda, "Nerelisin?" sorusu, anlamsızlaşıyor.

Düğün şaklabanlıklarından nefret ettiğimi de, yine burada kendime itiraf etmiştim.

Kendimi de hiçbir zaman layık görmedim bu tür sorumluluklara.

"Böyle iyi" idim ya, yalan. Kim kampus salaşlığını 30'una kadar yaşamak ister ki, akıl yaşın çoktan 30'u geçmişse (fikirlerine saygı duyduğum bir abim, 40 demişti) hem de...

Uçlarda yaşamak da, sakıncalı adetlerimden, namaz kılarken ağlayan benle, sabaha kadar içen ben arasında, yalnızca birkaç gün olabiliyor!

Bilmeni isterim ben huzur istiyorum.

Bir gün sana bağırma ihtimalim falan varsa, ölmeyi tercih ederim.

Maldan mülkten anlamıyorum, anlamak da istemiyorum.

Çalışmayı severim, o ayrı.

Bilmeni isterim lakin, o -pek ümitvar- iş mülakatından babayı aldım.

...

Bilmeni isterim -ki tanıyorsun- zor bi adamım.

"İyi insan" falan diyorsun ama, bence tartışılır.

Silinmeye, unutulmaya layık dalgalanmalarla dolu, geçmişim.

Aysel'e denildiği gibi, kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim.

...

Bilmeni isterim mutsuzluk falan değil bu, şükredecek çok şeyim var.

Belki neye şükredip neye edilmeyeceğini karıştırdığımdan.

Bilmeni isterim seni tanıdığımdan beri, "seninle ben" ihtimalinin ne kadar mutlu bir hayat ihtimali olduğunu düşünüyorum.

Bilmeni isterim daha önce de dediğim gibi, -sen olmayacağını söylerken- senin uğrunda ölmeyi düşünüyor(d)um, senin uğrunda yaşamayı.

...

Sadece bilmeni istedim, tüm hesaplardan, kitaplardan uzak, seni ben çok seviyorum.

...