aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ocak 4

Okyanus Gözlü Kadın



Çamur akan nehirlerden gelmiş bir yabancı,

Sigaranı çekerken bileğinin içini gösterdiğin.

İlk dakikada nasıl kayıtsız kalsın,

İçinde yok olunacak bir okyanus verdiğin.

Dünya tatlısı bir oğlun, jiletçi kocan saradan ölmüş.

Sen kadınsılığın, kadınlığınla,

Kahkahalı bir hüznün adı, kördüğüm.

Gözyaşlarında bir acı hayat, ve kadının gücü,

Gülüşünde bir mutluluk, o acı hayata dair.

Yanındayken mutlu ve gururlu,

Baban gibi sarılıp, oğlun gibi öptüğün şair.

(Öpememiş seni boynundan, bir sevgili gibi.)

Sana doğacak çocuğumu oğlundan ayırmayacağımı bilsem,

Seni kimselere bırakmaz, hemen evlenirdim,

Dediği akşam,

Ona çok benzeyen biriyle çıkmaya başlamışsın ya.

Hani anlatırdın,

Nasıl ayrıldığınızı.

Ve gözyaşlarıyla akşam hayatını, iki gecede bir yalnız ağladığını.

Kendine güvenip de o yabancı,

Alamadı seni ya,

-Kollarında üç beş kevaşe,-

Alarmı kurup kapatırken mağazayı,

Ve yarı-yalan alem dedikodularına yenilip terk ederken Ankara'yı,

Kalmış meğer dudağında -hiç tatmadığı- denizin tadı.

Hani "canım" derdin ya, aradığında öyle ansızın,

Yürüyüp tüm güzelliğinle öyle yanında,

Yeterdi hazcı yüreğine varlığın;

Ve fakat bunu o,

Okyanusun nehirlere, göllere, ve koca Karadeniz'e,

Yetip de artacağını,

Bıçak gibi sözlerinden sonra anladı.

"Sen bana oynamışsın."

Okyanus gözlü kadın yemin ederim ki,

Oynamadığım tek kadındın.

...


İşbu yazıdaki kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür.

Pazar, Temmuz 19

Bir Arkadaş Daha Eksildim...


...

Önce "Şimdi Sen de Herkes Gibisin..." diye başlık atmayı düşündüm.

Seni hani o kutsallaştırdığım yerden alıp, biz sevişen, dokunan, yiyen, içen, sıçan insanların arasına indirecektim filan. Hani ben iki buçuk yıldır hem "hep peşinde" olup, hem başka kadınlarla yaşayıp, hem de senden "vazgeçemiyordum" ya. Hani aşıktım ya sana. Seviyordum falan ya.

Şeye getirecektim olayı. Hani biz güya bir çıkıp ayrıldık, -ben şehir değiştirdim- sonra bir daha bir çıkıp ayrıldık, olmadı filan. Hani yine de sen hep kalbimde "Gel!" dese hayatımı önüne serivereceğim bir konumdaydın ya.

Hani hiç dokunmamıştım ellerine. Dokundurmamıştın sen.

Meğer benimki sade bir gözükaralıkmış.

Meğer seninki pragmatizmmiş (annemle tanışman gibi).

Dokunursam biteceğini bilmenmiş.

Ve meğer senin de sapın olabiliyormuş lan.

Meğer sen de insanmışsın hakkaten.

Sonra "Tutku Kalmadı, Bi Biskrem Versem?" diye başlık atmayı düşündüm.

Bana hep dedikleri gibi, hiçbir şey hissetmemişim, yakınlaşma olmadıkça tutkuya dönüşmüş, kısırdöngüye girdikçe, sana verdiğim değere sen hep olmadık küçüklüklerle cevap verdikçe tutku hayalle birleşmiş, hayal kutsamayla.

Ne işin var senin oğlum senle işi olmayan zavallı bir frijit hatunla?

Atletik adamın astenik karıyla ne işi var?

Muhteşem resimler çizen kör ressamın gözleri açılıp dünyayı gördüğünde "Bu muydu lan?!" demesini anlatmıştım sana, beni ilk -hem de kıçıkırık bir mesajla!!!- "terkedişinde". Sana bunu yapacağımdan korktuğunu söylemiştim, ve sonra aldatılmaktan korktuğunu, onaylamıştın beni.

"Beni öldürmek mi istiyorsun?" diyecek kadar da ciddiye alıyordum seni, gönderdiğim paketi reddederken sen, peşimde üç güzel kadın vardı o zamanlar.

Bir süre beynim karıncalandı tabi, lakin geçen sene kışınki gibi olmadı, kendimi suya filan atmadım.

Facebook'taki profil resmini değiştirmişsin.

Yanında bizden yaşça büyük, kel, küpeli eciş bücüş bi adam var, resmin altında bir arkadaşının "canımmm çok yakışıyosunuuuuz" yorumu.

Sonra, bu iki başlıktan da vazgeçtim.

Sen bu yazıyı okuyamayacaksın, çünkü blogumu okumuyorsun, işine gelen yazı olursa face profilimden bakıyorsun ya hani.

Seni silmekten kendimi alamadım.

Çünkü geçen geceye kadar benimle buraya gelmemi ister, bunun için dua eder tarzda konuşmandan, işsiz olduğum aylar boyunca bana evlilik muhabbeti yapmış olmandan tiksindim.

Gizlikapaklılığından iğrendim.

Çünkü senin evine "erkek sinek bile giremezdi", sen yakınlaşmazdın filan, ben böyle reklamlara itibar etmesem de, sen böyleydin hani.

Sonunda doğru olanı yazmaya karar verdim.

Ben bugün "bir arkadaş daha eksildim."


Hepsi bu kadar.


"Selam.

Korkma, kötü şeyler okumayacaksın.

Öncelikle hayırlı olsun (!)

Lafı uzatmayacağım.

Bir zamanlar sana "senden tek bir şey rica etme hakkım olsaydı sigarayı bırakmanı isterdim" demiştim. Senin buna cevabın "bir şey isteme hakkın var ama bu sigara olmasın olur mu" olmuştu.

Şimdi hakkımı kullanıyor ve senden tek bir şey istiyorum.

Lütfen bana hiçbir şekilde mesaj, mail, telefon vs. hiçbir şekilde tek kelime duymak istemiyorum.

Evet, samsundayım (ekmeğimin peşinden geldim) eğer karşılaşırsak falan ki zannetmem, beni tanımadın hiç (ki bu zaten doğru sayılır)

Lütfen bu mesaja cevap vermeyerek başla.

Teşekkürler, hoşçakal.
"
...

Cuma, Haziran 12

Bilmeni İstedim...

...

Bilmeni isterim ki, o pek ümitvar iş mülakatından babayı aldım.

Bilmeni isterim ki, evet, üç yıldır çalışıyorum, ama üç parça düzgün ev eşyam yok (evimin, arabamın olmadığını zaten biliyorsun).

Kenarda "bin lira"m bile yok.

Anı yaşadım hep, bohem yaşadım.

Utanmasam Recep İvedik gibi "serzenişli" falan diyeceğim.

Bak beni tanımak istiyorsan, o hayvanın okumuşuyum diyebilirim.

Onun kadar delikanlı, onun kadar gururlu, onun kadar dost canlısı.

Kimseler gibi "mükemmel" değilim biliyor musun, beni anlamak için biraz çalışmak gerekiyor.

Belki birşeyleri değiştirmeye niyetlendim, evet, mesela komşunun oğlu var, 9 aylık mı ne, bayılıyorum o çocuğa, bir de ondan çok az büyük bir kızı, sapsarı bişey, sanki Avrupa'dan ithal... (Kız büyük olmasına rağmen bebeği "abimmm" diye seviyor.)

Böyle gidersem bunlara sahip olamayacağım.

Nerde olduğumu kimse bilmiyor, o şehir, bu şehir derken, benim hayatımda, "Nerelisin?" sorusu, anlamsızlaşıyor.

Düğün şaklabanlıklarından nefret ettiğimi de, yine burada kendime itiraf etmiştim.

Kendimi de hiçbir zaman layık görmedim bu tür sorumluluklara.

"Böyle iyi" idim ya, yalan. Kim kampus salaşlığını 30'una kadar yaşamak ister ki, akıl yaşın çoktan 30'u geçmişse (fikirlerine saygı duyduğum bir abim, 40 demişti) hem de...

Uçlarda yaşamak da, sakıncalı adetlerimden, namaz kılarken ağlayan benle, sabaha kadar içen ben arasında, yalnızca birkaç gün olabiliyor!

Bilmeni isterim ben huzur istiyorum.

Bir gün sana bağırma ihtimalim falan varsa, ölmeyi tercih ederim.

Maldan mülkten anlamıyorum, anlamak da istemiyorum.

Çalışmayı severim, o ayrı.

Bilmeni isterim lakin, o -pek ümitvar- iş mülakatından babayı aldım.

...

Bilmeni isterim -ki tanıyorsun- zor bi adamım.

"İyi insan" falan diyorsun ama, bence tartışılır.

Silinmeye, unutulmaya layık dalgalanmalarla dolu, geçmişim.

Aysel'e denildiği gibi, kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim.

...

Bilmeni isterim mutsuzluk falan değil bu, şükredecek çok şeyim var.

Belki neye şükredip neye edilmeyeceğini karıştırdığımdan.

Bilmeni isterim seni tanıdığımdan beri, "seninle ben" ihtimalinin ne kadar mutlu bir hayat ihtimali olduğunu düşünüyorum.

Bilmeni isterim daha önce de dediğim gibi, -sen olmayacağını söylerken- senin uğrunda ölmeyi düşünüyor(d)um, senin uğrunda yaşamayı.

...

Sadece bilmeni istedim, tüm hesaplardan, kitaplardan uzak, seni ben çok seviyorum.

...

Perşembe, Haziran 4

Attila İlhan'dan...

...

Aysel Git Başımdan

Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum.

Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Benim için kirletme aydınlığını,
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Islığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
Ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
Acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.

Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Aysel git başımdan seni seviyorum...

Attila İlhan

Salı, Mayıs 26

Evlilik Geyiği

...

Onlar evli. Düzenli bir hayatları var. (Ankara Bahçelievler'de. Veya İstanbul Şişli'de. Veya İzmir Alsancak'ta.)

Evlerinde eşyaları var. Ciks.

Duvarlarda düğün fotoğrafçısına mutlak itaatle çektirilmiş (hiç de anlayamam bu psikolojiyi, adam amuda kalkıp poz verin dese, verecekler) Habeş maymunu pozları, çeşit çeşit, çerçeve çerçeve. Bir tanesinde de mutlaka gözler kapanıp “orgazm” modu resmedilir, acaba fotoğrafçı ne diyordur hep merak ederim, “Evet gençler, şimdi olaya girmeden, doruğa çıkmış pozu vereceksiniz, kıs gözleri, aç ağzı, hah.”)

Facebook’a konmuş klasik düğün pozları.

İmza atılırken mutlaka bir shot vardır ve “bitti gitti dönüşü yok” vurguları yapılmıştır resim altına.

Fotoğraf altı sempatikleri de yalaka yorumlar yaparlar. Çeşit çeşit, ama hep aynı kız lafları. Anafikri “kafeslemişsin oğlanı, hayrını gör, tepe tepe kullan” olan.

Bir dangoz da, “Mutluluk Tabloları” falan diye albüm ismi yaparak gözümüze sokar “mutluluğunu”. Halbuki birinci sınıfta size yazmıştır (“şişko lan”, diye yüz vermemişsinizdir, şekilciyim evet, iğrencim) ikinci sınıfta bir arkadaşınıza; arkadaşınız aşık olmuştur, üç sene çocuğu nazla niyazla, yapmacıkla, türlü kompleksle süründürmüştür, sonra mezun olur olmaz “sınıf farkından” (arkadaşım senin benim gibidir, hatun zengin çocuğu) sepetlemiştir, kendinden 10 yaş büyük biriyle mantık evliliği yapacaktır, msn’de karşılaşmışsınızdır, muhabbeti o açmıştır, “ben mantık evliliği yapacam” diye, “nasıl biri” sorunuza da, “cömert, ağırbaşlı” veya “yakışıklı” gibi bir cevap beklerken siz, “sürat teknesi var” diye cevap vermiştir, budur “Mutluluk Tabloları”nı gözünüze sokan kişi, eşi diye yanında gezdirdiği, dünya şehirlerini gezip itina ile facebook denen teşhir ve insan manzaraları müzesinde albümlediği, kocacımmm falan dediği, babasından daha yaşlı görünen dallamaya ise değinmek bile istemem.

Oğuz Yılmaz, Ankaralı bilmemkim falan çalarlar bir de düğünlerde, türlü kepazelik. İçimizdeki, hep gizlediğimiz o seviyesizliğin, düzovalılığın, kasabalılığın dışavurumu. Misafirler eğlenirler, “oğlanla kız”ı maymun ederek, başrolde ise aslında acı çeken “gelinle damat” değil, bizzat kendileri vardır, misafirler ve ana babalar.

Hele bir de para muhabbeti yok mu. Çileden çıkaran. Pazarlık falan ederler. Bir daire, bir araba filan, çüş! Yok traktör. Öküz, inek falan, büyükbaş da ister misin? Acısını mı çıkarıyorsun lan bu yaşına kadar baktığının, hayvan!

Bizim burada bir laz adeti varmış, son anda dayarlarmış emrivakileri, mal isterük, mal isterük! Diyerekten. Bir düğünde çıkan kavgaya ben şahidim. Cumayeri çayırlığında oturuyoruz. Yolun karşısında düğün var, e ne güzel. Kız hayallerine kavuşuyor, oğlan suçlu hissetmeden mala vuracak. Ulan bir baktık, birden bir gürültü, şerefle temin ederim, birisi damadın kafasına beş-onla vurdu (iki metre uzunluğunda, beş santim eninde, on santim kalınlığında çatı kalası), damadın ailesi söve saya, arabalara atlayıp, gelini almadan kaçtı, gözü dönmüş kız tarafının, son dakika golüne, kız arabaya binerken ev/araba/öküz istemelerine teslim olmamışlar.

Her yerin bir geleneği var! Bir düzova memleketinde de, mehir adeti varmış. 17 milyar değer biçmişler kızlarına (2002 model Ford Focus rayici), oğlan tarafının içine oturmuş bu. Neyse evlenmişler, kız hamile falan (Oğlan kızı “bozunca” oğlan tarafının eline geçiyor bu mantıkta koz). Yenilgiyi hazmedemeyen oğlan tarafı, hamile kadını anasının evine koymuş, ya 17 milyar, ya alın kızınızı diye. Kız tarafı da inat etmiş, siktirin gidin diye, 17 milyarımızı vermeyiz! (çocuklu kadına bakmanın maliyetiyle, 17 milyarı karşılaştırıp, alternatif maliyet mantığı gütmüşlerdir)

Bir tane de dağ kasabasından. Bunu yapanlar da benim akrabalarmış (utanıyorum). Babamın halasının oğlu (benle yaşıt, çok delikanlı bir adamdır), bir akrabalarının kızlarını, zengin kızı diye özene bezene, kapı aşındıra aşındıra istiyorlar, kızın da gönlü varmış zaten bizim oğlana, eh aile de veriyor kızı, evleniyorlar falan, kız hastalanıyor gebe kalınca, meğer kız ciğerinden hastaymış! Oğlan da askerde, ne yapıyor bizim oğlan tarafı, kız tarafına dövüşmeye gidiyorlar, “hasta olduğunu söylemediniz!” diye. Çocuğu da olmayacak ya bir daha. Bencilliğin, hayvanlığın bu kadarı… Oğlan askerden döner dönmez, resti çekiyor iki tarafa da, “Yarın kollarımda öleceğini bilsem, benim karımdır!” diye. Geçen bayramda gördüm, oğlan yakışıklı, kız güzel, nasıl da yakışmışlar, oğlan, kadınların dedikoduculuğundan şikayetçi. Yüzü kırışmış yaşadıklarından, aklar düşmüş 25 yaşındaki şakaklarına.

...

Benim evim, arabam falan yok. Şimdilik bir işim de yok. Sizin bakışınıza göre “düzgün” bir adam olduğumu söyleyemem. Doğduğum, 25 yıldır bayram tatilleri dışında gitmediğim kasabada da “aksi” denirmiş adım geçince, “şimdiye üç çocuğu olmalıydı”…

Yok arkadaş, yapmacığa, gösterilere gelemem. Özgürlüğümü de kısıtlayamam.

En mazbutundan en kevaşesine, hayatımdan geçen tüm kadınlarda “evlilik” ideali ziyadesiyle vardı. (Boşanmış olanlar hariç. Bir tek onların evlilik fetişi yok, bir tek onlar özgür.)

Anadolu köylülüğünden, sonra şehirliliğinden, Müslümanlıktan geldiğimize göre, bizim de kafamızda bir “evlilik” kavramı vardır, eşelemek gerek. (belki aşk – sevgi – hayat kavramlarıyla bağlantılı)

Ama ben sevdiğim kadınla, hayatımı sunduğum, hayatımı çekinmeden feda edebileceğim kadınla, kira kontratı, motorlu taşıt satış mukavelesi, iş akdi gibi sözleşme imzalayacaksam, olmayan malıma mülküme dair, zaptetmeye çalıştığım anarşistliğim, mülkiyet düşmanlığım bir Deftones çığlığı gibi çıkar ortaya arkadaş! Ben ne üç kuruşun sözünü ederim, ne ettiririm, edenden de hazzetmem işte.

Ben evleneceksem, bu bir gösteriş şovuna dönüşmemeli. Oğlan için “abazanlığa veda” kız için “buldumcuk isterisi” olmamalı. Çünkü ne ben abazanım, ne de “alacağım” kız benimle hayatını paylaşmayla “buldumcuk” olsun isterim.

Birey olsun birey, içimizdeki Akdenizli maço sahiplenir zaten, uğruna ölmekten bahsediyorum, ama benden sahiplenme gösterileri, yapmacığı, yalakalığı beklemesin! Ben aldatırsam, “olgun bir suskunlukla” karşılamasın, “erimdir yapar” demesin, ne kimsenin eri olurum, ne komutanı.

Bazen kaçmak istiyorum insanlardan, onların bu gösteriş ve kibir dünyasından. Dedikodusundan, planlarından. Oyunlarından.

Evleneceğim (“kat”lanacağım değil, “ev”leneceğim – nefret ediyorum apartmanlardan), daha doğrusu, birlikte yaşlanacağım, birlikte öleceğim insan da, benimle “kaçmayı” göze alabilmeli.

“Paramızı” bir dilenciyle paylaşabilmeli.

Deli deli olabilmeli.

Allah’ın dağında, kekik kokulu bir çayırında, demli çay içerken, benim kadar keyif alabilmeli hayattan, sadelikten, güzellikten, kimselere gösterme ihtiyacı duymadan.

Ve uzak durmalı, tüm bu saçmalıkların, insan yapaylıklarının tuzaklarından; insana dair ne varsa sevebilmeli de.

Sevmeli beni, benim onu sevdiğim gibi.


(Facebook güzelleri, siz bakmayın canım, ben kıskandığımdan yazıyorum bunları.)

(Evlilik düşmanı gibi mi oldum? Olur mu canım. Neyin düşmanı olduğum gayet net, lakin iyi anlatamamış olabilirim... Tabi ki evlenmek isterim. Tabi ki isterim eve geldiğimde "babaaaa" diyerek kapıyı açan kızımı (kızım da olsun bu arada, Açelya adında, açelya gibi bir kız) kucaklayarak atayım günün yorgunluğunu. Tabi ki Trabzon'un köylerinde, Anadolu'nun köylerinde bir ömür, 70 sene evli ve mutlu yaşayıp, bir kez olsun kalp kırmamış olarak ölen dede-nineler gibi yaşamak isterim. Tabi isterim her kavgada, konudan bağımsız olarak bir tarafın alttan almasıyla, diğer tarafın utanması ve hemen barışılmasıyla, bu alttan alış ve utanmaların karşılıklı dengesinin ve sırasının şaşmamasının, hesabının da tutulmamasının sağlamlığına, doğallığa dayanan bir ilişkiyi. Tabi isterim ekmeğin dışını yiyen ama aslında içinden hoşlanan erkeğin ve içini yiyen ama aslında dışından hoşlanan kadının ilişkisindeki "karşımdaki kırılmasın" düşüncesiyle yıllardır durumun anlaşılamaması ve böyle devam etmesindeki inceliği yaşayabilmeyi. Tabi isterim çok değerli saati olan adamla çok değerli saçları olan kadının hikayesindeki mutlu gözyaşlarını, Noel'de hediye olarak değerli saatim için bir köstek alabilmek uğruna saçlarını kestirip kuaföre satan karıma, saatimi satarak değerli saçları için tarak takımı almış olmayı, ve böyle bir kadını, ve kendimi böyle tabi isterim. Tabi isterim stresin manyağa çevirdiği bu atmosferde yaşamaya mecbur olup, evimde, kendi dünyamda huzur solumayı, bir kadının sağladığı destekle mutsuz olmadan ayakta durmayı, durabilmeyi. Tabi isterim sabah uyandığımda güzel bir yüzü seyretmeyi (evet, köylüyüm, geriyim, bunun için evlenmem gerekiyor, diğer türlü sabah uyandığımda tek hissettiğim yanımda yatanı tekmeleme isteği, bu tarz yaşama ve kendime derin bir nefret, tiksinti ve pişmanlık duygusu) Tabi isterim kendim olmayı, kendimi tamamlamayı, kendim gibi biriyle kendim olmayı, kendim gibi olmayan biriyle onun kendisi olmayı, ikimizin de kendimiz gibi kalıp, kendimize değil birbirimize aşık olmamızı ... Evlilik düşmanı değilmişim değil mi? Ütopik palavracı, hayalperestmişim sadece)

...

Pazar, Mayıs 24

Cam Kırıkları

...

http://www.taraf.com.tr/makale/5676.htm (24.05.2009 - Ahmet Altan, "Hayal ve Sıpa")

...

Ben de böyle hayaller kurabiliyordum bir zamanlar.

(Hayalperestlik diye "suçlanan" buydu işte, bu kadardı. Bunlardı hayattan istediğim.)

İçimde kocaman bir deniz varken.

Eh, bir Akdeniz olmasa da, bir Marmara'dan, bir Karadeniz'den temiz bir deniz.

Hedonizmin yapay cennetlerini keşfetmeden önceki zamanlardı.

Anlık keyiflerin, zevklerin, şehvetlerin, sarılmış düşlerin, içilmiş hayallerin, çekilmiş güzelliklerin, görülmüş halüsinasyonların, işitilmiş bangırtıların... sallantılı, korkunç, öldürücü sabahlarından önceydi.

Sen, benim kötü bir yaşam tarzından kurtuluşum için tertemiz bir reçeteydin, bir istifa vesikası, bir zırh.

Biliçaltıma bakarsan bu böyle.

Kalbime bakarsan, kopkoyu bir aşk, ansızın çıkıveren bir aşk, hayatın lütfu bir aşk, varlığından insan olduğumu anladığım, bu anlamaya da her zamankinden çok ihtiyaç duyduğum bir aşk.

O az kirli denizde sen vardın.

'Mutlu bir hayatın yaşanabileceği tek ada'ydın.


Ve sen, yoktun.

Yoksun.

Olmadın.


Şimdi içimde cam kırıkları, moloz yığınları var.

Geleceğimi(zi)n inşa edilemeden yıkılmış hayal inşaatlarının kalıntıları.


Şimdi pat diye, karşıma çıkıyorsun.

Doğanın başa çıkamadığı, hazmedemediği tek şey, insan kalıntılarıdır.

Tek başıma hayaller kurdum yıllar önce, tek başıma sevdim.

Ve tek başıma kaldım.

Kalıntıları temizlemeye yine tek başıma gücüm yeter mi, bilmiyorum.

Bu temizliğin ardında düşsel bir gelecek olsa da...

Yine tek başıma denemek istiyorum.

Ve eğer varsan, asıl ben seni bekliyorum.



"çocuktum, muhabbet kuşum vardı, adı 'yeşim'di"