insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Temmuz 19

Unutur muyum Lan Seni!



...
Bağlantı
Alttaki resim İzmir'den, 2005. Ortadaki, Dalyan'dan, 2008. Üstteki de şu haberden.

Konuşulur şimdi, biz bu haberleri hep yabancılara yakıştırırdık, ayıp olmadı mı ey ölüm, genç yaşta falan filan. Allah rahmet eylesin, çok üzüldük, değişik adamdı. Yıllardır görüşmediğim arkadaşlarla görüşürüm. Hatta dünya tatlısı annenle babanın telefonlarına ulaşmaya çalışırım.

Yok kardeş, ben sadece sana ulaşmaya çalışacağım. Vefasız da olsam, bilinenini değil, bilinmeyenini bildiğim iddiasında olduğum için. Sana ben bir türlü ulaşırım. Selim Işık'a ulaştığım gibi, genç kalan, güzel kalan sana ulaşırım.

Tasarruf O'nun, sana cennet Dalyan'da, o iyi insanların içinde, durulmuş bir hayat hayal ederdim ya... Allah anne babaya sabır versin, bize taptaze hatıranla, saygıyla seni tekrar göreceğimiz anı beklemek düşüyor kardeşim.

...

Perşembe, Temmuz 7

Kurşuni Renkler

...

Bir sabah saçlarımı okşayıp da rüzgar
İzlerini sürüp de gidecek beyaz beyaz
Ve güneş aynaya baktığımda çizgilerden
Yeni bir yüz gösterecek üzülerek biraz
Yok olmaz erken daha
Biraz geç kalın ne olur
Hiç hazır değilim henüz
Ne olur baharlarımı bırakın bir süre daha
Tanıdık değil bana güz
Yok olmaz dur
Dur gidemezsin
Gözlerimin rengi dur
Bulutlara dönemezsin
Yok alamazsın
Beni deli zaman
Ömrüme o kurşuni renkleri süremezsin
O gün başka renkte ağaracak biliyorum
Ve zorla değil ya o rengi hiç sevmiyorum
Ne olur sanki biraz daha zaman verseniz
Yıllar öfkenizi hiç mi hiç anlamıyorum

Sezen
...

Cumartesi, Nisan 23

Kız Kardeşim


Kendime not:

İşte bu doğduğun yerleri hatırla hep.

Şımardığında, hayatındakileri dert sandığında, şehirli olduğunda; bu çocukları, bu öksüzlüğü hatırla.

Ağlayamadığını hatırla.

Bu filmin neredeyse her sahnesinde ağlarken insan olduğunu hatırla.

...

Cuma, Ekim 8

Merhamet

...

İnsanların küçüklüklerine maruz kalmayla ilgili (iş saçmalıkları) sıkıntılar, şikayetler, ağlaklıklar. Uyandırmayın beni. Kendime merhametim gelince değiştiririm, çeker gider en asil halimle her zamanki gibi, yeni bir işe Türk gibi başlar, İngiliz gibi bitiremeyip idealini bulana kadar, yani süresiz, zırvalar dururum.

Hayatın gerçeği vurunca yüzüme az daha uyanasım geliyor, hemen dalıyorum yine uykuya, işe gidiyorum.

Gerçek dediğim, o siklemediğim, tapınanına gıcık olduğum paraya, eşşek gibi muhtaç olduğum, olduğumuz. Ama bu muhtaçlık şımarıklıklarımıza savurduğumuz enflasyon parası gibisinden değil.

Doktor denen "insan" evladı, 1200 lira istiyormuş ameliyata girmek için. Bildiğin haraç. Parasını vermezsen 3 ay sonraya erteliyorlarmış ölüm kalımını, tetkikler bir aydan evvel çıkmıyormuş. Anne lan bu! Kızcağızın annesi.

Adı, devlet. O topa hiç girmeyelim. (Küfredince anarşist oluyor, ananıza küfretmiş gibi bakıyorsunuz.)

Klasik asgari ücret kaç para ulan klişesine girmeyeceğim. Herkeşler sağlık sigortası yaptırmalı şekerim totoşluğuna da. (Bırakın sağı solu, okul orospu dolu.)

Lakin insanların küçüklüğüne dalmaktan, insanın, hayatın, ölümün büyüklüğüne vakit ayıramamak bile nimetmiş.

Merhamet! diye susasım geliyor.

...

Cuma, Temmuz 16

Keyfiyet-ül Ürkek

...

Yaşam adı.
Yaşam, evet.
İsmine inat,
Yirmi sekiz Şubat,
Bir katl, bir vefat.
Kendisi, hep kendisi,
Tam yirmisekiz yıl.
Şubatta ölmek zor,
İlk ve sondu, sor,
Var sayıl.
Dı.

Marifet az verip,
Çok almak,
Bilemedi Yaşam'
In suçu,
Saf kalmak.
Tı. Ve kaldı da.
Yirmisekizinde,
Gözü kaşı,
Darmadağın da olsa var artık,
Hep olmak istediği gibi dimdik,
Taşı.

Yaşam adı.
Geç kalınca güldüler koşamadı.
Kötü yaşarım korkusuyla o hiç,
Yaşamadı.

...

Perşembe, Temmuz 1

Yaban

...

Sabah işyerinde klozete oturduğunda yöneticiliğin neden ona göre olmadığını bulmak üzereydi, "adam yönetmek"le işi yoktu, ne iktidar oyunlarına müdanaa edecek mecali/kompleksi vardı, ne salağa yatana tahammülü.

Yoğun gündem planlamalarının yarattığı ne yapacağını bilmezlik boşluğunda yine acınası bir kararlılıkla -işine burnunu sokmaya iyice başlayan- müdürünü dinledi, herşeyin en iyisini o bilmiyordu.

1 yıldır sesini unuttuğu bir arkadaşının sesiyle neşelendi titremekli sesi, o an total başarısızlığı unutup eski günlerin gücüyle konuştu telefonda.

Ve en iyi bildiği iş, artis artis konuşmak. Kusura bakmıyorsun değil mi yeni eleman, şu terimleri mümkün olduğunda Türkçeleştirmeye gayret ediyorum ama, kulağın da alışsın isterim.

Sonra, sonrası yağmur, yarın sabah bir arkadaşınla yürüyeceksin sahilde, Penelope Cruz'a benziyorsun deyince hiç etkilenmemesinde bir anormallik var mı, yoksa anormallik hepten bende mi diye düşünerek.

Çalışsam mı, ne yapsam? Samsun'da aynı dili konuşabildiğin ve kendi akranından tek arkadaşını da haftasonu uğurlamışken bir başka taşraya. (Neden tüm arkadaşların senden en az 10 yaş büyük?)

Ne olur işle ilgili olmasın diye çalan telefona neşeyle bakıp askerliği yeni biten kardeşini düşündü ve telaşlandı, ona da arabalı, sakallı, janti bir kölelik bulabilecek miyiz?

Telefonu kapatır kapatmaz etrafına baktı, düşünce sislerinin ötesinde hiçbir ufuk bulamadı, ev kapkaranlık, o yapayalnızdı.

...

Cumartesi, Mayıs 8

Beceriksiz

...

Kafan zehir gibi dedi bir abim daha bana, iyi yerlere geleceksin, ama bu kadar "dik" olma.

Hala "dik" miyim abi dedim, dört yılı doldurdum, bu benim en civilized halim.

Askerde subayına çıkışıp isyan oynayan, toy çaylaklıklarında patrona kızıp duvar tekmeleyen ergenden, 6 ay cipram uyuşturucusuyla -4 sene önce- bu hale evrildim.

İnan abi salak değilim, toy değilim, konuşurken insanların kafasından geçenleri bilmiyor değilim.

Ve şartel atıp içimdekini salıvermezsem, -kızıyorsun ya yapma bunu diye- "kanını akıtırım lan senin şerefini siktiğim" bakışını hiç olmazsa bakışımda tutup el ayak tepkilerine (=yumruk, tekme, bıçak, tank, top) inkılap ettirmezsem inşallah en azından bu minvalde kalıp kendimden yemeye devam edebilirim.

Lakin -karakter meselesi- daha fazla eğilebileceğime, daha fazla "medeni"leşebileceğime ihtimal veremiyorum, amatörlükse amatörlük, toyluksa toyluk.

Herşeyi yaparım abi, herşeyi öğrenirim, her işe karşı dayanırım.

Lakin 40 yaşında kıçı başı oynayan adamlara içimden küfür ederken gülümseyerek kelam etme ve her daim politik olma işleri var ya -CPU gibi çalışan abaküs o ayak oyunu hesaplarını yapamıyor işte- o işleri ne olursa olsun beceremem gibime geliyor.

Tiksintiler grizu gibi patlamazsa eğer, bu işin kalemi olmasam da bir yerlere gelirim hasbelkader, lakin sana dediğim gibi, daha az insan, daha fazla kafa, keşke böyle bir işim olsaydı diye -saha yönetimi yerine marketing, brand mng. gibi- iç geçirmekten de vazgeçmeyeceğim, bu yollardan geç ve oraya öyle git dedin ya, eyvallah diyeceğim.

Lafımızı ipleyen herkese de hönküreceğim: sevmediğiniz işin koyun götüne rahvan gitsin, mecburiyetiniz, eyyamınız, politikanız yere batsın.

...
Amariga'da P&G'de müdürken sikerim böyle işi diyerekten Türkiye'ye dönüp DJ olmaya karar veren Funky C'ye, yine Amariga'da Intel'de yöneticiyken ve hayvanat gibi bir gelecek vaat ederken "sıkılıp" istifayı basıp karısıyla kendi butik işini kuran arkadaşımın arkadaşına, doğruluğundan dolayı hak ettikleri yerlerin altlarında kazınan nice insanlara ve böylesi tüm cengaverlere selam ederim. Ama ne fayt klap'taki Edward Norton gibi, ne de amerikın biyuti'deki Kevin Spacey gibi istifa edebilirim, çünkü bu dört yılda dördüncü işim :/

Pazar, Nisan 25

Kal

...

Tohumsuzu makbul. Sen koy gene, patlar çıtır çıtır. İçindeki depresyon yüzüne vurur nefes çektikçe. Deniz karanlık, kumsal karanlık, dere karanlık. Ondokuzmayıs diye isim verdim bahçelerinizden geçerken farımıza yakalanan yaban tavşanına.

Pazar. İlaadik derler, gölün ortasından mı geçiyorum lan? Hayal görmüyorum. Amasya il sınırı. Dağın tepesinde göl. Yeşil lan bu? Ağaçlar suya batmış?!

Günbatımı. Bir uçak tebeşir izi bırakıyor mavi tahtaya, hava soğuyor.

Serkan oğlum niye dalgınsın? Muhabbet güzel. Yok bişey. Sokarım işine gücüne, güneşe çıkardık seni bugün, gücüne gitmesin Pazar.

Bırak siktir git, birkaç gün tarih hepsi, en iyi arkadaşlar İstanbul, Ankara, İzmir; boşanma kararı, istifa kararı, intihar kararı. Bırak buraları, yada ait ol.

Kendin ol, siktiret hafta içi -deterjan- detayını.

Ama öyle dalıp gitme yeter ki.

...

Cuma, Nisan 16

Keep Punchin

Evet yaptım.

Hayalini kurup kurup ertelemenin, beklemenin alemi yoktu.

O salonu gördüm o sokaktan geçerken, kapıyı açıp o toraman delikanlıya merhaba dedim, sekizde uğramamı söyleyince eve dönüp, medeniyet yularımı fırlatıp, iki yıldır mahzun bekleyen şortumu, eldivenimi çantaya tıkıştırdım ve o salona girdim.

İki saat boyunca 105 kiloya ulaşmış hamlama rekorları kıran yüksek kolesterollü ayarsız -bir ayda 25-30 kilo verip alabilen- vücudumla hoplayıp zıpladım. Yalnızca 12 yıl önce 1 yıl Kung-fu, 5 yıl önce 5 ay hem boks hem Kung-fu, 2 yıl önce de 2 ay Muay-thai yapmış biri olarak kendimi eski Muay-thai'cı diye tanıştırdım ve çoluk çocuğa "en kötü muay-thai'cı en iyi kickboxer'dan sıkıdır"ı ispatlarcasına gösterdim teknikleri. Yaşça benden küçük gösteren hoca da boksumun hala iyi olduğunu söyleyerek haftanın her günü gelmemi istedi.

Şimdi diyeceksiniz ki o izbe, küçük, lümpen salonda ne buluyorsun, yüzmeye, basketbola vakit ayırsana.

Haklısınız, çünkü o aynaları buğulatan ter kokusunun içinde, o iki saat boyunca nice umutsuz inşaat işçisi, nice yorgun hamal, nice yoksun pazarcı çocuğun şampiyonmuşçasına değerli, güçlü ve sorumlu hissettiklerini; gücünüze, kontrolünüze inandıkları zaman size nasıl saygı duyduklarını bilmiyorsunuz, o ölesiye yorgunluğu tatmadınız, havada uçuşan kendi ter damlalarınıza çarpmadınız.

...

Perşembe, Nisan 15

Heya Mola

...

Hey Allah'ım, haritadan Samsun'un mahallelerini didiklediğim yetmedi, oturmuş Vezirköprü'de hangi köy bakkalına ne kadar iş yaparız acep ona göre frekans koyalım şeysini (rut) planlarken bir hayal molası vereyim, bir mola hayali kurayım dedim.

Geldik oturduk ya hani bir maceranın, Türkçe'si bir "challenge"ın içine, serde testisten yapılma erkek olma iddiası var, çeperimizden büyük işe atladık, enkaz devraldık, debelen oğlum Serkan, ağlamak yok, sike sike yapacaksın. Sa-ta-cak-sın. Sattıracaksın, ulvi amacımız bu. Mala vurmak. Şalvar sıyırmadan indeks basmak. Sen önce bölge hedefini tuttur zırro. Yoksa siz hala toz deterjan mı kullanıyorsunuz? Olmaz, jel deterjan kullanmalı bu güzel köyün insanları. Benim tosunlar jel deterjan satmalı. Listelemeli. Ölüm listesi. Hayatlar. İlçeler. Kasabalar.

Müşteriler. İnsanlar. İnsanlar. Benim çocuklar. Çocuk bunlar. (Güvenme.) Gene insanlar.

Erkeğim lan ben. Hep başımın çaresine baktım. Doyduğum yer. Ailem mi? Nereli miyim? Ben de bilmiyorum. Kimsem yok burda. Müşterilerim var. Gözleri dolar işareti. Beni çok severler.

Hayal kuracağıdık ya la. Valla bişey içmedim. Bulgur pilavı yaptım yedim, evde yemiyorum ne zamandır. Erken geldim bu akşam.

Bi fırsat çıksa ya olm. Bi önceki gibi başarıyla transfer değil, ondan önceki (bir dal sigara yüzünden) kovulma gibi de değil. Yok be işle ilgili ağlaklık değil bu. Hayal kuruyoz olm şurda. Bi yere gittiğim yok, mecburum burda elimden geleni yapıp zamanı gelince neyşınıl ekaunta geçmeye, fuçır kariya, anarşistim ya ben hani, vayt kalır sleyv, fayt klap hacı.

Misal bir yurtdışı fırsatı çıksa. Oha lan hiç yurtdışına çıkmadım ben! Bi kere çıkayazdım o da iş içindi dünyanın en sıkıcı ülkesine, "rüya" gibi bir iş için, rüya oldu o da, tatlı rüyalar.

Yahut bir yerden enough para bulsam, kitaba dalsam yapacak bişiler bulsam.

Bir radyo programcısı olsan ya la ben. Hayal bu ya. Heya heya hoy.

Özgür bi adam veya.

Kes sesini. Mola bitti. Oğlanlar mal satacak. Distribütördeki tipitip göndermeyecek. Piyasa riskli. Şirketi hedefler bağlar. Ne emmeye ne gömmeye. Herkesin eli kendinde. Sıvaz. E ebenizin.

Çok da sikimdeydi. Sikimde.

...

Kiralık

...

90 beygirden 110 beygire geçtim ahey ahey. Beş kuruş ödemeden.

Şel'de durup doldurmalarını beklemekler, bir selam çakıp gaza basmaklar.

O beni her yere götürür, ben onu bir yere götürürüm o da 15.000'de bir, onda da beş kuruş vermem.

Para biriktirip almaya kalkmış olsaydım, yılların acısı, çabası, emeği olurdu o, "mülkiyetim" olurdu. Ona birşey olsaydı üzülürdüm.

Şimdiyse o benim aracım*, işyerim, hepsi o. Daha az kilometrelisi denk gelsin hemen değiştiririm. Duygusal bağ salaklığım falan yok yani, yarın kovulduğumda, iş değiştirdiğimde veya tutanakla teslim edeceğimi bildiğim için.

Hayatımda hiç duygusal bağ kurmadım, hiç amaçlı biriktirmedim, hiç edinmedim, hiç sahip olmadım, o eşiği aşmadım henüz, henüz satmadım ruhumu, aptallığımı.

Lakin ne çıkarsa çıksın bu yazıdan, ben senelik payımdan dakika düştüğümün iddiasında, çok da sikimde diyeceğim yine.

İster deyin öleceğimizin farkında değil miyiz, neden herşeyi bu kadar takıyoruz, hayatı da kiralık yaşasak ya la.

İster herşeyin böyle kiralık olduğu, mülkiyetin hırsızlık olduğu bir bolluk düzeni hayal edin. Hiçbir gereksiz hırs yok, kölelik yok, bencillik yok.

İster deyin Allah'ın fakiri, baldırıçıplak serseriliğine anarşist kılıf uydurmaya çalışıyor, senelerce sürünüp bir daireylen bir boktan yerli otomobil edinince adam oldum sanır, düzelir.

...
* Ve lanet işimin tek tahammül edilir yanı, hareket.

Cumartesi, Nisan 10

Okumak Ziyadesi İle Faidesizdir


Oku hıyarağası.

Yazarokur olunca 'karı düşüyor' mu?

Oku ve mutsuz ol, yalnız ol onca insanın içinde.

Ergenliğinde ideolojilerin sihirli kalıpları hayatın anlamını buldursun sana.

Şiirsel anlatımlarda bozul sonra, melankoli, edebiyat, gerçekler; kendin.

Ne okuyorsun anarşist?

Ne o Arapça harfler, cümhuriyet düşmanı!

Hangi tezi hazırlıyorsun, neyin araştırmasını yapıyorsun ki, bir lokantada garson, bir fabrikada işçi, bir inşaatta usta, bir dükkanda elektrikçi, bir gemide miçoyken.

Kime yarandığını sanıyorsun, çelişkilerin içine battıkça.

Keyifle laflayabileceğin insan sayısı azaldıkça.

Mütercimlere kızıp, dil öğrenmeye kalktıkça... hangi birini öğreneceksin?

Camus'yü Fransızca'dan, Eco'yu İtalyanca'dan, Kafka'yı Almanca'dan okuyunca ne olacak?

Hiç.

Bir hiç olduğunu öğreneceksin.

Hiç bulaşma.

Küçük dağlar daha ulaşılır, daha yaygın, daha eğlenceli.

Bak, herkes yaratıyor, yaratıcı ol biraz.

Kitaba verdiğin parayla araba alırdın diye kendini ezdir.

Öğren ki okumak, ziyadesi ile faidesizdir.

...

Perşembe, Nisan 1

Ağa Masum


Benim ulan bu koğuşun ağası.

Herkes masum benim koğuşumda, masum olan benim.

Bir ben varım koğuşumda.

Benim her sabah standart mutsuz uyanması.


Bugünü dün ve yarın gibi, kendinden yiyerek yaşayan.

(Yalancı götverenler sizi, egonuza nefretim girsin.)

Benim her gün kendine yazık eden, söven sayan.


Düşüne sorgulaya, yorgun düştü karıncalı beyin,

Hastayım ve küskünüm ey kalabalık, defolun gidin!


Benim kızgınlıkla, benim kırgınlıkla dur-ul-muş,

Riyakar kibarlığınızla vurduğunuz, kırdığınız benim.


Benim ulan aslında masum,

Benim hep akşamları ağlayası.


Benim ulan bu koğuşun ağası.

...

Çarşamba, Mart 24

İşçi ve Jetta

...

Hangi filmdeydi o sahne? Sıpaydır men'de mi, zengin ve de aristokrat adam oğlunu Rolls Royce'lan okula bırakır, oğlan mal olduğundan proleter damarıyla arkadaşlarından utanmaktadır, babasının cevabı hala hatırımdadır, "Ne yani? Seni bir Jetta'yla mı okula bırakmamı istiyorsun?"

Evet, Volkswagen'in kelime anlamı "halk arabası"dır ya hani.

Şu dört bir yanı onu bölmeyi, kucağa oturtmayı, blowjob eline vermeyi* kendine şiar edinmiş bölücü emperyalist düşmanlarınan kaplı (!) ve de içi kalbi muasır medeniyet vatan ve de millet diye atan atatürgçü gençlikle dolu dutluğun boğazındaki düğümü sabitlenmiş işçi / köylü evlatları olarak üç kuruşa tahammül ettiğimiz işlerimizle biriktire biriktire bir tane edinmeyi hayal dahi edemeyeceğimiz araba evet, Jetta. Algısıyla vergisiyle (yaşasın güzidecennetvatanımız ve de ülkesivemilletiilebölünmezbirbütün olan devletimiz, son kuruşuna kadar helal olsun) nerden baksan 40 papel.

İşçi evet. İşçiyiz amına kodumun conconu. Yakanın beyazına sokarım, yerini, sözleşmende yazanı, sınıfını bil. Mühendis de, yönetici de işçidir. Elalem sikiyle gerdeğe girmenin, kraldan fazla kralcılığın lüzumu yok.

Kimseye müdaanası olmadığından yıllarca terfi ettirilmeyen babamı örnek aldım ben işçiliğimde. İşinin en iyisi olup, astlarınca en sevilip, üstlerine zırnık yaranma girişimi olmayan, sarı sendikaya bile "eyyam yuvası" diye itibar etmeyen babamı.

Dedem hayatın verdiği hiç bir fırsatı değerlendiremeyip bir ömür üç dönüm tarlasında sokulunca, üç kuşak öncesinden Adana/Ankara/Aydın kentlisi olabilecekken, Akşehir köylüsü kalmışız, parasızlığın içinde mühendislik okuyan babam taşımış bizi işçi sınıfına.

Velhasıl, fakiri de zengini de az, çoğunluğu orta sınıf olan, emeğini satıp geçinenlerin bir geniş evilen bir otomatik Jetta sahibi olageldiği, olabildiği, huzurlu, mutlu, ütopik bir toplum düşledim ben hep.

Malım evet.

...
* Bazı tarihsel düşmanlarımız blowjob ele, bazıları da handjob ağza vermeyi tercih buyururlarmış. Böyle karışık usuller uydurup TÜRG'ün aklını karıştırmak, onu bölmek ve kardeşi kardeşe kırdırmakmış yegane amaçları. Hain şerefsiz ve de sapık dinsizler!

Cumartesi, Mart 20

Yarış Atı Değilsin

...

Canım kızım,

Şimdi eşek kadar bir ergen gerisi olsan da 13-14 yıl geriye gideceğiz ve ben 13-14 yaşlarında eşek kadar bir ergen gerisi olduğum demleri hatırlayacağım. Annemi "Sarışın mavi gözlü bir kız çocuğu doğurmadan gelme!" diye hastaneye yolladığım zamanlar.

Evet, sipariş üzerine doğdun sen. Kucağıma aldığım yüzü gözü şiş ve alabalık gibi ağzını açıp kapatan muhteşem bir çaresizlikteki sana bakmış, önce bir mana verememiş, sonra sen o okyanus ışıkları saçan gözlerini açtığında gerçeği anlamıştım.

Seni çok sevecektim ben. Kızım diyeceğim bir kızkardeş verilmişti bana; bana, bize yeni bir hayat dünyaya gelmişti.

Depremi hatırlıyor musun bilmem, sonra ben hep ayrıydım sizden. "Yakışıklı abin" de ayrıldı sonradan ve emekli bir anne-babayla kaldın şimdi çocukluğun biterken.

Eminim stres yaşıyorsun, eminim lanet olası derslerden bunalıyorsun. Okulu dershanesi, seni bekleyen sınava sövüyorsun. Kazandığında ne olacak, Anadolu Lisesi çocuğu olacaksın. Eee? İyi bir üniversite kazanmak için. Neden? ...

Anlam verebiliyor musun? Hayır. Ailem böyle istiyor. O kadar.

Bazı şeyler o kadar erken anlaşılmıyor işte. Sen rsn'le benden farklı yazılmış bir kompozisyonsun. Ve miyendiz, yönetici, dohtur falan olmak zorunda da değilsin.

İlkokul velediyken ben, GW programlamak, dBase kataloğu yaratmak, Fono'dan İngiliççe öğrenmek, babamın miyendizlik kitaplarından formül ezberlemek gibi boklar yer, rsn de daha önlük giymemiş bebeyken, yazdığım kelimeleri kopya ederdi. Sokak çocukluğumuza ek olarak meraktan yaptığımız işlerdi bunlar. Karşılığını notlarda, sınavlarda gördüğümüz işler.

Sen şimdi romanlar okuyorsun ve senin yaşında senin kadar güzel konuşan çocuk tanımadım. Konuşmayı yeni söktüğün zamanlar bir telefonu cevaplayışına şahit olmuştum: "Bir notunuz varsa ileteyim?" falan şeklinde. Oha yani.

Demem o ki, lanet matematikten "full çıkarmak" mecburiyetinde değilsin. Seni notlarla, puanlarla ölçemezler. O kadar basit değil.

Sınav kazanmak zorunda da değilsin.

Ailen bunu istiyorsa, daha nezih bir ortamda lise öğrenimi görmen içindir. Zaten yeterince berbat olan şu ülke şartlarının en berbat sistemlerinden eğitim sistem(sizliğ)i içinde, bir yerlere gelmek için köprü hesabı bir zaman "dayı" demen için bu uğraşları.

Yoksa temel, esas çok daha başka. Çok daha ulvi.

Bu yaşta zor ama şunu düşünmeni isterdim, ne yaparsam mutlu olurum? Hangi meslek beni mutlu eder? Ve bunun için ne yapmalıyım...

Mutsuz bir kimya mühendisinden ziyade mutlu ve başarılı bir ressam kızkardeşten onur duyardım. Eh, çok da gerekli değil ama bunu bir Resim (her neyse) bölümü diplomasıyla süsleyebilirsin misal.

Amaç bu, yoksa ne Anadolu Lisesi cennet, ne boktan devlet üniversiteleri kutsal amaç. Araçtan öte bir bok değil sana bu ülkenin sağladığı / sağlayacağı imkanlar.

Birey olma yolunda kendi mesleğini edinip, kendi rotanı çizip, kendi hayatını yaşayacaksın.

Bütün bunları neden anlatıyorum?

O bahsettiğim çocuktan hayatın getirdiği kayıpları yaşayıp "düşmeyi" öğrenen, zamanla "tutunamayan" ve kaybetmenin tadını içselleştiren bir gence ve agresif/isyankar bir ergene evrilen şu velet, sonra uzun yıllar "geri almayı" düşlemiş, bunu kariyer hırsına tevil edip kendine yazık etmiştir. O zamanları geri alamayacağını anlaması için agresifliği, isyanı hırsa bağlayıp iş hayatının rezil stresinde kendini göstermesi gerekmiş, bunu "başarmış", o kayıpları hiç yaşamasaydı geleceği yere -hasbelkader- gelmiş, o okuyabileceği okullarda okumuş, "hayatın ondan aldığı" eğitim sürecini yaşamış adamlarla aynı yerlerde bulunmuş, şimdiyse kafasında bu düşünce yavaş yavaş evrilmeye başlamıştır. Hayır! İyi ki yaşamışım o kayıpları, beni ben yapan o kaybetme sürecini. Herşey mükemmel gitseydi ben, bu ben ol(a)mayacaktım. Ve şimdi fark ediyorum ki, o isyanın tortuları duruyor hala bilinç altımda, mesleğini iyi icra etmenin yanında, satıştan ve yöneticilikten kısmen tiksinmenin; şirketini sevmenin / sevdiğini düşünmenin yanında, sistemden içten içe nefret etmenin çelişkilerinin ve şu genç yaştaki stresin tahribatını tahmin edebilir misin? Boğaziçi'nde okusaydım da aynı yerlere gelecektim işte, geç olur erken olmazdı. Demek kendimi iyi tanımamışım, demek bilgisayar faresi, miyendiz, analist falan değilmişim. Demek insan odaklı tahammülkar oyuncu da değilmişim. Demek kitapların, tasarım ve yaratıcılığın içinde yaşamak isteyen bir melankolikmişim, yıllar sonra fark ettim bunu. Şimdi şu işi iyi yapmaya devam etmek mecburiyetinde bir zavallıyım. Başarıya mecbur olan. Keşke radyo programcısı, keşke yazar olsaydım diye gizli hayaller kurmaya devam edecek olan.

Meseleyi anladın mı? Kimse seni matematikten çaktın diye daha az sevecek değil.

Herkes senin sen olman derdinde, seni belirlemeyen, senin belirlediğin iyi bir meslek fena olmaz. Sana yakışır.

Keyif al hayattan dünya güzeli!

Seviyorum seni.

***

Resim : 2-3 sene önce olmalı, Düzce'deki evde ders çalışıyor.

Çarşamba, Şubat 24

Adrenalin


Aslında "ilçe" başlıklı bişeyler herzeleyecektim, yaban gelen taşraların sertliği, yoksunluğu, yavanlığı içinden güzel insan suretleri, çay, içtenlik ve yalnızlık, kaldırımlar, parklar, kilometreler...

Yahut ummadığın taş baş yarar hesabı en bilinmez, dışarıdan en basit adamın içinden neler, ne tarihler, ne hikayeler çıkabileceği üzerine çıkarımlar, insan üzerine büyük laflar, hayat ıskalamalar, yutkunmalar, artılmalar, eksilmeler...

İkisi de vardı bugünümün içinde. Ancak yeni tanıştığım elemanla ilçe dönüşü yaptığımız bir muhabbet, bambaşka bir dünyanın içine soktu beni.

Depremle beraber çocukluğumdan kopup giden hayaller koleksiyonumun unutulmuş bir parçası, eski ve hüzünlü bir Yamaha kataloğu gibi, enerji ve melankoliyi birarada hayal edin.

Profesyonel yarışçıymış adam, toplulukları varmış, Kenan Sofuoğlu'nun falan da lafı geçti. Uzun muhabbet, bu tutkuyu en iyi yaşayan bilir.

Benim dikkatimi, muhabbetin yabancısı olmadığımdan keyifle dinlediğim kısımlar (tek teker, hararet, 300 km/s, virajlar, kalkış...) haricinde bir gözlem, daha doğrusu bir oluş çekti.

Motorcu arkadaşlardan biliyorum hastanelerde geçen zamanları, o kabullenişleri.

Bu adamlar ölümü en delikanlıca kabullenmiş adamlar, anlatışlarında, yaşayışlarında, hayatın bir gerçeği gibi, bir detay gibi ölüm. Saygıyla söylenip geçilen.

Bu kadar soğuklukla bu kadar hararetin, bu kadar milisaniyelik refleksle bu kadar yolculuğun, bu kadar heyecanla bu kadar tecrübenin buluştuğu başka bir tutku daha var mı, merak ettim bugün.

Ve bu tutku daha 26 yaşında bir velet olan benim için "içkiyi bırakmış olma" ukalalığım kabilinden, acaba ucundan kıyısından kaçırılmış bir hayal olarak mı kalacak, yoksa düşünmek için henüz çok erken olan geleceğimin vazgeçilmez manyaklığı mı olacak?

Ortası yok biliyorum.

...

Cumartesi, Şubat 20

Fabrikada Çalışan Abi

...

Sen ne güzel adamsın abi, hep senin gibi bir abim olsun isterdim.

Şu Türk filmlerindeki sırım gibi, fabrika işçisi, -aylık değil- haftalığını anasına veren, kardeşlerinin tam manasıyla "ağabeyi" olan karakter canım.

Ona biraz da gerçek abilerden karıştırıyorum. Pazar uykularına karışılmayan, saygı duyulan, özenilen abiler. "Abim" denilen abiler.

Benim hiç öz abim olmadı lan.

Hep birinin beni dövebildiğini hayal ederdim çocukken, keşke bir abim olsaydı.

Hayatta borç isteyebileceğim babamdan başka bir erkek daha olsaydı.

Kendi kanımdan, kendi çağımdan, gerçek bir büyüğüm olsaydı be.

Şöyle mert bi adam olsaydı ve janti, şekilli. Simit yiyen ama piyano çalanından ne bileyim.

Benim yakışıklı ve de elektrink miyendizi rsn'imin yetersiz abisi olmama bedel, benim şöyle adam gibi bir abim olsaydı.

...

Cumartesi, Ocak 30

Bir Roman Yazsaydım İçinde Bu Olurdu (O Nedenle Yazmıyorum)


...

Hala etkisindeyim.

Yemekteyiz sanayide, Ertunç soruyor, noldu lan diye, yok bişey hacı diyorum. Unutamıyorum yarım saattir.

O farklıydı, sanki biri bişey dese utancından kaçıp gidecek, elindeki bozuklukları veriverecek. Özür dileyecek.

Halbuki diğerleri? İlgi çekmek için etkileyici bir şekilde sunum yapmalar, dini referanslara başvurmalar, rahatsız edici bakışlar, müşteriye yönelik taarruzlar.

O, ölmüş anama benzeyen teyzeden tek kelime çıkmıyordu. Diğerlerinden uzaktaydı. Öyle mahzundu ki, sağol oğlum derken sesi titriyordu.

O gün cuma çıkışını parsellemiş birbiri ile rekabet halinde olan kara çarşaflı profesyonel dilencilere beyaz başörtülü bir teyze eklenmişti.

O gün ruhuma çöken boğaz yutkunması daha da hiç görmediğim o teyze yüzündendi, bunu şu dini imanı para olmuş sikkafalıya nasıl anlatacaksın?

Yok bişey dedim Ertunç, hocanın söylediklerini düşünüyordum. Allah'tan hocanın cuma hutbesinde trafik haftasından bahsettiğini hatırlamadı, köftesini çiğnemeye devam etti.

...

Ustamı öldürmeli miyim?

Elleri kapkara, benim iflahım sikiliyor.

Güzel kızı var, o da anası gibi dombili baykuş olur mu büyüyünce? Eğer biryerlerime kan gidiyor olsaydı, kızının hayalini kurardım.

Soğuktan titreyerek çalışıyorum, açlıktan bayılacak gibi olunca, imdadıma simitçi Hasan yetişiyor.

Amına kodumunun oğlu, ver iki tane, iflahını ırzını sikeyim senin tipsiz Kürt, al götüne sok bir milyonu, hamama gidersin.

Gülüyor amcık.

Bazı sabahlar peynir bile oluyor simidin yanında, değmeyin keyfime. Ustam getiriyor.

Ben dükkanda yatıyorum.

Ustama acıyorum, eve gidiyor, karı dırdırı, Nilay (kızı) para ister, televizyon, çekirdek. Birkaç kez beni de götürmüştü. Ellerim, ayaklarım yağır gibiydi, yengeden fırça yemiştik. Bok gibi bir ev işte, çay içerken Samanyolu TV izliyorlar.

Ustamın siyaset konuştuğunu hiç duymadım, arasıra gelen birine "Kenan Paşa bizi anarşiden kurtardı," demişti. Kenan Paşa kim lan?

Bir keresinde bir yerde okumuştum, "Hava yeterince soğuk olursa, açlıktan titreyerek ölüşünü oğlunun ağlamadan seyredebilirsin ve onu gömerken kanıksarsın hayatın acımasızlığını intikam yeminleri etmeden."

Hava -10 derece bu gece.

Ben bu akşam sefil hayatımın ustamın suçu olduğuna kanaat getirmeye çalıştım, ama olmuyor. İyi adam lan aslında. Kurtarmak da istiyorum onu bu hayattan.

Bir gece arka mahallede beni sikmeye çalışan iki kişiyi bıçaklayıp hacamat ettiğimde bu adam kurtarmıştı beni polisten. Kimsesizdim İstanbul'da, melek yüzlü anam ölünce anasını sikeyim Sivas'ın deyip gelmiştim. Yedi yıl önceydi.

Bir zamanlar Diyet diye bir kitap aşırıp ustamın evinden, bir gecede okumuştum, en sonunda kolunu kesip atıyordu adam, borçlu olduğu ustasına.

Götümü kesmeye niyetim yok benim.

Ama şu on dokuzuncu yaş günümde sanayi karanlığında oturmuş, şu güzel adamı şu boktan hayattan kurtarmalı mıyım, onun derdindeyim.

...

Ertunç iyi çocuğa benziyor. Zaten bu işleri de tek başıma yürütemiyordum.

Oğlum dedim, ben patronluktan anlamam. Hulusi ustam sağolsun dokuz yılda ustalığı tüm orospuluğuyla öğretti bana.

Öyle patronluk taslayacak adam değilim ben. Al işte aynı soyadı taşıyorsun ustamla, gel şu işin başına geç. Ben çalışmaya devam edeyim.

Karnımız doymaya başladı, bizim usta biraz eski kafalıymış.

Ev kiraladım, mahallenin kızlarını düdüklüyorum, Nilay'ı da bir iki postadan sonra Ertunç'a kakaladık.

Simitten filan terfi ettik, artık adam gibi kahvaltı yapıyor, öğle yemeğinde kebap söylüyoruz.

Bugün Cuma. Dini gün. Cumaları hiç kaçırmam. Sabah ustanın mezarına gittik. Akşam da alacak toparlamaya göndereyim Ertunç'u, sıkıntı olursa ben çıkarım.

Ertunç hıyarına dedim, yemeği tükana söylemeyelim lan, yeni köfteci açılmış köşede, orda yiyelim.

Akşama Rus ayarlamışım ki, off. Hayat güzel lan. Para var huzur var amına koyim.

...

Perşembe, Ocak 28

"Ben" Kim Ulan?! Ben Kim!


Ne var üstünde? Hava soğuk, evin hamam gibidir şimdi. Niye? Üşürsün çünkü, üşürsün evet, acizsin. Hayvan üşümez, sen üşürsün, o nedenle giysilere ihtiyacın var.

Monttan içeri doğru git, hırka, kazak, atlet... Kimin? Senin. Beden kimin? Senin. Kafandaki yağ kütlesi kimin? Senin. 21 gram çektiğine inanılan spiritüel dalga kimin, senin. Bunların hepsine "benim!" diye cevap verdin de mi?

Peki, sen kimsin ulan!

Bak bakalım sağ eline. O el senin değil mi, kesinlikle senin. Bana bir hareket çekiyorsun şu an, görüyorum, o elin kontrolü sende, anladık. Peki tuttum bileğinden, vurdum satırı. Şimdi o el senin mi, NAH senin. Elsiz kaldın işte tarraam. Yetiştirdim acile, para da bok sende, el buldular, taktılar, 21. yüzyıldayız. Şimdi yeni takılan el senin, değil mi?

Demek ki o el senin ama sen o el değilsin.

Nesin lan sen?

Hayvan oğlu hayvan üşümüyor, zilyon tür var dünyada uyum sağlıyor, senin sikik türün dünyayı kendine uydurmuş, bir de birbirinin boynunu vuruyor! Medeniyet diye bir bok kurmuş, tarih yazıyor! Var mı lan eşi, benzeri?

Lakin bu "muhteşem" tür, hayvan ihtiyaçlarına, zaaflarına (hatta başta söylediğim gibi, fazlasıyla) tabi. Tanrısal falan değil öyle fizyolojik olarak.

Yine de, bir farkı olduğu kesin. Söyleyeyim mi?

Sen öleceğini bilerek -yine de- yaşayan tek türsün. Herhangi bir amaca hizmet etmeden -veya amaç yaratarak- yaşamayı irade edebilecek tek canlısın. Şartları kendine uydurabilen / kendi şartlarını yaratabilen tek yaşamsın.

Sorun şu ama, sen kimsin? Senin için bal yapmayı yaşam biçimi bellemiş arının, yumurta vermek için götü sikilen tavuğun, senin için o lezzetli canını teslim eden koyunun sendika temsilcisi misin? Temsilciysen kime karşı? İşveren kim ulan, işveren kim?

Ya sen kimsin? Kalp dediğin pompa, beyin dediğin yağ kütlesi. Et, kan, kemik. Elini kaldırmaya karar vermiyorsun sen, elini kaldırmayı istiyorsun, beyin emrediyor, sinyaller minyaller envai çeşit zıkkım oluyor, sinirler, hücreler, boklar püsürler, ve elin kalkıyor.

Pek çoğunda haberin bile olmadan, krebs çemberinden solunuma kadar.

Uykuyu, narkozu, ölümü ayırabiliyor musun? Zaman kaymaları yaşıyor musun? Hiç düşündün mü algı sınırlarını? Sayının sonsuzluğunu? Sanal gerçekliği?

Deli işi ben kimim diye sormak, niye benim ben, neden, ne zaman kabul ettim diye afallamak. Aynanın karşısına geçip canavarına merhaba demek, maymununu kurcalamak varken, deli işi bu zırvalar.

...

Pazartesi, Ocak 18

"Beter Olsunlar Canım, Azmıştılar, Müstehak!... Haksız mıyım?" - HAKSIZSIN ULAN!

...

Kısa keseceğim.

Din ve siyasetle ilgili duruşumu daha evvel şöyle özetlemiştim.

Ne var ki, bir müslüman olarak, -islamdan değil- müslümanlardan utandığım kadar da kimseden utanmıyorum, vesselam.

Kandan yazmasaydı haberim olmayacaktı, çok da güzel olacağıdı.

Lakin, gene damarıma basıldı işte, çok geç.

Efendim, Nuh Gönültaş nam bir müsvedde, Haiti'deki depremle ilgili herzelemiş. Neler zırvaladığı/kıvırdığı beni çok ırgalamıyor. Lafı bu yazının başlığındaki boka getirmiş.

Yo yo, sövmeyeceğim.

Sadece kısa birşey anlatacağım.

1999 depreminin hayatını değiştirdiği bir çocuktum. Mecburen Düzce'den "kaçmış", hasbelkader bir arsa sahibi bulunduğumuz Konya'ya yerleşmiştik, deprem açısından 'güvenli' idi o memleket.

Babam ve diğerleri dönmüş, ben mal gibi kalmıştım. Hepimizin psikolojisi allak bullaktı, yakınlarımız, sevdiklerimiz, çoluk-çocuk yataklarından kalkamadan ölmüştü.

Betonların arasından sızan kanı gördüm ulan! Konuşturmayın beni. Hepimiz yaşadık işte.

Hala deprem lafını duysam irkilirim.

Neyse, Konya denen şehirde mecburen geçiş yaptığım BOKTAN bir Anadolu Lisesi'nde beden dersi, önceki gün okulla beraber deprem bölgesine yardıma gitmişiz, ben de götürülmüştüm "bölgeyi bilen" öğrenci olarak.

Ağa köyü'nün çamuru vardı spor ayakkabılarımda, başka da ayakkabım yoktu.

Orospu çocuğu beden öğretmeni, "Ne ulan o çamurlu ayakkabıyla spor salonuna giriyorsun?!" diye hönkürerek şu garip yabancıyı "baştan" ezmek istedi.

Gereksiz de olsa, "Düzce'nin çamuru, şeref duy ulan!" diye cevabını aldı.

Ve beni bi köşeye çekerek şu efsane cümleleri kurdu: "Oğlum sınıfın içinde bana niye dikleniyorsun? Buranın toprağı şerefsiz mi, hepsi vatan toprağı. Hem ORANIN İNSANLARI KÖTÜYMÜŞ ALLAH CEZA VERMİŞ İŞTE niye sinir yapıyorsun? Paraya falan ihtiyacın var mı?"

...

Bir tane daha anlatayım mı?

Bir orospu çocuğu fizik öğretmeni de, sırf dışardan geleni ezmek için, sınıfta, derste, kulağıma kadar eğilip, hiçbir sebep yokken, "BENİM DEPREMİM DAHA ŞİDDETLİDİR." diye cümle kurmuş, gözlerimin belerip, sağ elimi yumruk yaptığımı gören -bir başka Düzce'den gelme- Muhammet'in bileğimi tutmasıyla bir faciadan dönülmüştü.

Sonuç ne, biliyor musunuz?

Ailem, babam Düzce'deki işinden emekli olur olmaz (2009) -deprem korkusundan- Konya'daki o arsaya yaptıkları eve yerleşti.

Ve ben hala, o iki orospu çocuğu gibilerinin yüzünden, gereksiz yere, geri dönülemez şekilde, O ŞEHİRDEN NEFRET EDİYORUM!

Şimdi, bu Nuh Gönültaş mıdır nedir, o organizmanın yazısını okuyan herhangi bir tarafsız insan, kullanılan müslüman jargonunu islam'a atfedip, yazıdaki genellemeci, indirgemeci vicdansızlığın suçunu islam'a yüklemez ve ondan nefret etmez mi?

...