toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Temmuz 30

İntihar Mektubu


...

Yazan mürekkebim gibi eksilmek isterdim azar azar. Oysa ben tükendim, bittim başlamadan.

Zaman olmak isterdim, an oldum.

Anı oldum gelecek olmadan.

Geleceğim olmadan.

Bir Selim Işık gibi hafızalara kazınacağımı sandım genç yüzümle.

Oysa ki tabutumda yaşlanıp unutulacağım.

"Ölüm" karşısında yaşamın anlamsızlığını gördüm, yaşamların anlamsızlığını.

Tattım umudun kayboluşunu, yetişemedim siz insanların koşuşturmacasına.

Hep bir yerlere geç kalma korkusuyla yaşayan insanlara durun demeye çalıştım.

Onlar hiç geç kalmadılar, ben her seferinde geç kaldım.

Bağırmak istedim "Herşey Yanlış!" diye.

Sesim kısıldı susmaktan.

Yoruldum.

Sizin bencilliğinizden ben utandım.

Gündüz dünyanın bir numaralı şirketindeki cakalı işimi çöpe attım, gece sokak çocuklarıyla yattım...

Size itaat etmeyi reddediyorum.

Tüketmeyi ve tüketim malzemesi olmayı, insanlığın yarısı mahkumken en temel haklarından.

Lanet dünyada tüm çağlar aynı anda yaşanırken.

Toprak kana boyanırken reddediyorum yaşamayı.

Sizin ölçülerinizle, sınırlarınızla, değerlerinizle ... riyakarlığınızla yaşamayı reddediyorum.

Sizin çalışma, emeklilik ve tüketim hesaplarınıza uygun bir uzunlukta yaşayıp ölmeyi reddediyorum.

Reddediyorum suyum sıkılıp bir köşeye atılmayı.

Ve yalnız bırakılmayı reddediyorum.

Reddediyorum binlerce yalancı gülüşün arasında mutsuz yaşamayı.

Mal biriktirmeyi reddediyorum ve ölsünler diye çocuk yetiştirmeyi.

Ya da benden kötü yaşasınlar diye.

Benden daha zengin, ama benden daha yoksun.

Ey kendim! Kaç zamandır neden yoksun?

Ve işte istediğini veriyorum.

İstediğinizi.

Yokum.

...

Çarşamba, Temmuz 8

Safsalak Olmak İstiyorum...


...

İş hayatındaki ilk yönetici asistanım, erken evlenmiş, çocuklu, güzel bir bayandı. Aklımdaki tek şey, boyumdan büyük hayallerim ve iş olduğundan, sürekli odama gelip benim yazıcıdan (halbuki muhasebe ve planlamada da vardı yazıcı) çıktı almak istemesinden, "Ne güzel, çocuğuna soru hazırlıyor, aferin, iyi anne" den başka sonuç çıkarmıyordum.

Daha iyi bir iş buldu, ayrılırken de bana bir ton laf soktu, "Ay ablanı bi kurban etmedin şöyle çatır çatır, gençliğine yazık ayol, kurduğum fantezilerle kaldım, çok toysun aslanım çoook!" mealinde.

Bir başka -evli- arkadaşımın, hadi "kamuya açık" olduğunu hissediyordum falan ama, neredeyse benden başka herkesle al takke ver külah olduğunu öğrendikçe, kıskançlıkla karışık pişmanlıkla, "İyi ki muhabbeti baştan kardeş şeklinde kurmuşum," sevapkar rahatlığı arasında gidip geldim.

Biraz kaşarlandıktan -ve şaşkınlığı attıktan, gözlerim pisliğe alıştıktan- sonra, bir başka işyerinde, bir başka -evli- arkadaşın, bir diğer -evli- arkadaşla film çevirmesine göz yummayan bir yönetici olarak bana karşı kurdukları organizasyona, benden istediğini (!) bir türlü vermediğim bir başka -evli- arkadaşın da gönüllü yazılıp anında bana cephe aldığına şahit oldum.

Bu ve benzer süreçlerde, gurur duyduğum tek bir şey varsa, "keser döner sap döner" mantığıyla, hiçbir zaman evli kadınlarla işimin olmamış olmasıdır.

Kadın ahlaksızlığını, kadın açlığını, kadın tatminsizliğini, kadın gizlikapaklılığını keşfettikten sonra, ihanetleri, dünya iyisi kocaları alenen salak yerine koymaları gördükten sonra, en azından evli kadınlar karşısında saflığımı yitirmemeyi istiyorum.

Evli bir kadınla rahatça arkadaş olabilmek istiyorum. Kocasıyla olduğum gibi.

Safsalak olmak istiyorum.

İhaneti kanıksamayan. Gözardı etmeyen.

Evli kadınlar konusunda safsalak kalabilirsem, herhalde benzer safsalaklıkta biriyle de aynı frekansta buluşabilirim.

Çünkü bu anlattığım kadınlar gibi kadınları (bir de namuslu (!) geçinmezler mi!) kendime eş olarak yakıştıramıyorum. Yatakta bile.

...
P.S. Sadece kadınlara sataştığımı, cinsiyetçilik yaptığımı falan düşünmeyin. Bu yazının konusu evli kadınlar olduğu için. Yoksa erkek ergenlere, evli ve "skorer" erkeklere, övüne övüne yaptıkları "işi" bari düzgün yapamayan üniversiteli çıtırlara da söyleyecek lafımız çok. Tövbeli günahkar makamında da konuşmuyorum, bilen bilir, tövbeler de bozma ihtimali peşin alınarak edilir. Lakin, ortam öyle seviyesizleşmiş ki, bir nebze şeref sahibi insan ak kaşık kalır. İnsanın kalitesi esas olan. Melek gibi karısını aldatmayan erkek yok mu? Mesele aldatmak da değil. Hak etmek, layık olmak. Odun erkeklerle evlenmiş dünya iyisi -bedbaht- kadınlar da tanıdım ben. Ötesi, kadının çapkınına orospu, erkeğin orospusuna da çapkın denen bir memleketteyiz. Hele bekaret ikiyüzlülüğü -yüzsüzlüğü- var ki, şiddete tapınma korkaklığımızı yiğitlik addetmemiz gibi kronik bir hastalığımız. Velhasıl, eleştirecek şey çok. Etrafa değil, kendime bakmalı. Bakıyorum. Evet, safsalak olmak istiyorum.

Pazar, Haziran 21

Gölyaka Festivali'nden Sosyolojik Tahliller...

...

Pazarları gittiğimiz çayırlıklardan biri. Girerken beş lira aldılar, festival varmış.

Her zaman sakin olurdu, bugün çok kalabalıktı. Kemençeye laz havasına üşüşmüş yüce milletimiz.

Mine G.Kırıkkanat'la el ele tutuşup piknikçilerin arasında gezmek istedim bi an. O dereceydi memleketin manzarası, pek elimdi.

Ağaç gölgesi komşumuz, ben Etyen'i okuyup şu Beyaz Türkler denen yüzeysel güruha kıl olurken, Yıldıray'ı okuyup sevgili medyamıza kıl olurken, Sevan'ı okuyup "kıl olunması teklif dahi edilemeyenlere" kıl olamayıp yalnızca gülümserken; sorgusuz sualsiz, sevimli küçük kızını yollayıp çay ikram etti.

İnekler dolaşıyordu mangalların arasında. Panayır gibiydi ortalık.

Şarj'a 'şarz' diyen bir milyon insan vardı sanki orada. Bekir Amca'yı getirsem, ilk otobüs Çankaya caddelerine dönmek isterdi, çok kadın vardı, ve çoğu "türbanlı"ydı. (Ayşe Arman yoktu, keşke olsaydı, kendisini severim, tabu kıran herkesi severim.)

Nurcu kolejlerine ait servis minibüsleriyle gelen tamamı örtülü kadın grupları mı istersiniz, geniş aileler mi, safkan köylüler mi, köylülüklerini unutup hadlerini bilmeden çağdaş laik 20. yy. şehirlilerini bile beğenmeyen çekirdek aileler mi...

Bazılarına göre hiç de çağdaş bir manzara değildi.

Devlet balosu ciddiyetinde değildi.

İşçiler, köylüler, halkça dinleniyordu işte. Rahatlardı, ve artık sırtlarında jandarma dipçiği yoktu.

15 yıl önce yollarımıza kuş serisi ve Broadway hakimken, şimdi bu şirin beldenin mesire yerindeki yüzlerce otomobilin büyük çoğunluğu 2000 model ve üstüydü, ABS sistemli, güvenli, konforlu otomobillerdi. Ve çoğu artık -iyi kötü- bu ülkede imal ediliyordu. (Nerede toplu iğne ithal eden "çağdaş" Türkiye?!)

New Holland traktör de vardı, Jeep Cherokee de, Fiat 126 Bis de. Lakin hakimiyet, ticari araçlarda, diesel motorlardaydı.

İşçiler, köylüler dinleniyordu işte.

Seviyelerine, kültürlerine söverseniz sövün. Beğenmediniz mi, göbeklerini kaşıdıklarını haykırın, kendi kendinize.

Lakin ne hezeyanlarınız umurlarındaydı, ne saçmalıklarınız.

...

Cuma, Haziran 19

Dabanca...



...

Medyadaki faşistlerin hezeyanlarından, Kürt sorunu'ndan, militarizmin tiksinti vericiliğinden, tüm bu saçmalıklara tuz biber elitizmden falan bir an sıyrılıp, "insan"a, oradan "toplum"a, oradan "yaşam"a, oradan da nihayet yine "insan"a bir türlü geçiş yapamıyoruz. Siyaset siyaset siyaset... Başağrısı bol bir ülkenin, bol bağrış çığrışlı kör dövüşü...

Becerebilirsem bir iki kelam etmek isterim, gayri-siyasi.

Lakin, yine sevimsiz bir konuda.

Malum, hayatımızdan def etmeye çalıştığımız pek çok kötü şeyin, yine insan algısına göre, "iyi" bir yönünün de var olmasından kelli, tam silinmesi / yok edilmesi imkansız bir hale gelmesi ikilemi, hayatın temel çelişkilerini doğuran objektif bir gerçeklik halini almakta. (Zaten insan için olan herşey yine insandan -onun sonsuz iç dünyasından- çıkıyor, kesin doğru bir görüş yok, olsa karşıtı mevcut olmaz -kalmaz-, ve algılar da koşullanmalara tabi, filan.)

Misal, siyasetçi meşruiyete dayanır, demokrasi içerisindedir, o halde darbeye karşıdır, ancak bu çağda hala darbe konuşulabiliyorsa, bu bizzat darbecilerin değil; darbede çıkar görebilen, onun pozitif olasılığına göre yatırım yapabilen, pozisyonunu ayarlayabilen, onu normal sayabilecek siyasilerin, meşruiyetçilerin ve kitlelerin suçudur daha çok. (gayri-siyasi yazı mı demiştim:)

Misal, şiddetten sonuna kadar muzdarip olan insandır, şiddeti doğuran, yücelten, maksimize eden de insandır. Toplumsal şiddet, bireyin kişisel dünyasının ve insan doğasının içindeki şiddet, güç, yok etme vs. duygusundan kaynaklanır. Ve şiddet, şiddeti doğurur.

Hakeza, isyan / otorite / bağımsızlık, emir alma / emir verme, hiyerarşi / devrim / anarşi / statüko, risk / güvenlik vs.

Sevdiğiniz kişiyi, sizi satma / aldatma / terk etme ihtimalinin peşin nefretiyle seversiniz. Sevdiğiniz için nefret etmiş, nefret ettiğiniz için sevmiş olursunuz.

Ve işte korkunç çelişki, silah.

Ardında dramlar yatan, ölümler, yok oluşlar, ayrılıklar, acılar, felaketler, katliamlar, savaşlar, yıkımlar yatan, öldürme aracı.

Silah korumaz, kurtarmaz, onurlandırmaz, yüceltmez, kutsamaz, sadece öldürür.

Gelmiş geçmiş tüm savaşlarda anneler hep kaybetmiştir.
Ama savaş hep bir sonrakini doğurmuştur, kaçınılmaz, vazgeçilmez gibi. Türümüz hep birbirinin boynunu vuran, soyunu kıran, ekini ve nesli harap eden tür olagelmiştir.

İşte tarihte, muhteşem eserler, dönemler, refahlarla; yıkımlar, kaoslar, savaşlar birarada. Meleğin üstüyle köpeğin astı birarada, insanda.


Silaha dönelim; kutsiyeti, olağanüstü durumda sizi saldırıdan / saldırgandan korumasında yatar. Onun için kutsarsınız. Kime karşı, saldırgana. Saldırgan nedir, silahın sembolleştiği sistemin ürünü, parçası. Neyinizi korur, can, mal, namus. Kutsadığınız şeyler, siz onların varlığını / hayatı kutsarken, bu yıkımın mimarını, aletini, sembolünü kutsarsınız, silahı, yoketmeyi, ölümü; ve bu düzenin devamını.

Silah sadece ölüm getirir.

İsterseniz bireyden alın topluma getirin. Silah (ordu) sizi saldırgana (işgale) karşı korur. Onun için kutsarsınız. İşgalci kim, militarist dünyanın ürünü. Canınız, malınız, namusunuz özelinde hayatınızı, ülkenizi kutsarken, kutsadığınız savaştır, savaşlar sistemidir.

Siz savaşı kutsadıkça, sistem devam eder.

Cansız, insan yapımı silahlar insan canı almaya devam eder.

Çıkar sağlayan kesimler (silah üreticisinden siyasetçisine, askerinden kamuflaj üreticisine, konserve fabrikası işçisinden resmi ideoloji ideologu sosyoloji profesörüne, medyasından şiddet fetişisti ergenine kadar...) için, felaketi meşrulaştırmak çok zor şey değildir. Çocukluğunuzdan beri beyninize işlenenleri bir düşünün.

Ki öldürme, yok etme, insan doğasında zaten olan şeyler (bkz. şiddet). Kendi varlığını tehditlere karşı devam ettirme içgüdüsünden temellenir, kolayca manipüle edilir, afiyet olsun.

Militarizm'den, despotizm'den nefret eden bir erkek bile, attığını vurduğu zaman kaçınılmaz bir haz alır. Kayaya ateş etse bile. Doğasında vardır.

Çelişkiye başka bir yönden bakalım.

Azerilerin "silah" kelimesi için kullandıkları kelimeyi alalım. (Siz silahı alıp "oranıza" koymuşsanız Azeri napsın)

Fiil olarak da kullanılabilen eş anlamlısını aklınıza getirin. Küfürlerde hep karşımıza çıkar. Kutsal olan "anne" kavramı, -can acıtmak için- nesne olarak bu cümleciklere katılır.

Matuf eylem, erkeğin bir zaferi, yok etmek, mahvetmek vs. civarında bir anlamda kullanılır, şiddet içerir.

Halbuki aynı eylemin anlamıyla, dünyanın en güzel fiili de kast ve ifade edilmektedir (ve o da duygulu bir şiddeti içerir), kadının erkekten daha fazla zevk alması dahi sözkonusudur. Ayrıca, sözkonusu eylem hayatın devamı için elzemdir, yemek içmek kadar doğaldır, ve yaşamın temel bir parçasıdır.

Annelere bu fiille "küfreden" zihniyet, annesinin kendisini doğurmak için bu eylemi babasıyla gerçekleştirmiş olduğunu, hala gerçekleştirdiğini, kendi çocuğunun olması için de -bir başka kutsal olan- karısıyla bu eylemi gerçekleştirmesi gerektiğini bilir.

Askerlik gibi, hem kutsal, hem angarya. (zevk ve işkence aracı olarak okuyunuz, ayrıca bkz. tecavüz kavramı)

Hem şerefli, hem tiksinti verici.

Hem hayat kurtarıcı, hem öldürücü.

Öldürme işini en iyi yaptığı için, türdeşlerini en hızlı ve iyi şekilde öldürdüğü için madalya alan, ödüllendirilen tek tür, insan. Bunu meşrulaştıran sistem, aynı zamanda temel bir "meslek".

Tekrar "bireysel"e dönelim.

"Psikopatlığı" ile övünülen, 14 yaşında 'müsellah' gezilmeye başlanan, delikanlı ve neşeli Karadeniz, her ailede felçli / sakat kalmış / mermi almış / genç ölmüş üye barındıran trajik ve depresif Karadeniz.

Silah korkakların cesareti, iktidarsızların iktidarı.

Başınıza (kutsalınıza, sevdiğinize vs.) kötülüğün geldiği "olağanüstü" bir durumda kutsal koruyucunuz olan silah, felçli / sakat / yaralı ve genç ölülerin baş sorumlusu aynı zamanda.

Çok kısır bir temel çelişkinin öznesi.


İnsanoğlu bu çelişkiyi çözmeli.

Şiddetle kaçınmalı şiddetten vesselam.


...

Pazartesi, Haziran 8

"O Devir Geçti..."

...

Agresif adamdan itidal tavsiyeleri...

Türkiye'nin 20. yy tarihinden kalma biri, 20. yy.da kalmış zihniyetiyle size taarruz ederse, o tapındığı (/kullandığı) "çağdaşlık" kavramına gönderme yaparak, 21. yy.da yaşadığımızı, en azından kendinizin bunun farkında olduğunuzu ima ederek, şu üç kelime ile karşılık verin : "O Devir Geçti..."

Diyelim başörtülüsünüz, Doğan medyası etkisindeki bir emekli amca, veya bir "Kemalist" teyze, size üç saniye önce at boku koklamış bir yüz ifadesiyle, böceğe bakar gibi (bkz. Armağan Çağlayan'ın beğenmediği şarkıcı adayına bakışı) (bkz. Ahmet Necdet Sezer'in Recep Tayyip Erdoğan'a bakışı) bakmakta. 21. yy. ın meslekli, kibar, dünyalı insanı (yani gerçek "çağdaş") gibi tepki verin, gülümseyin. Size dışlayıcı, provokatif, hakaretamiz, küçümseyici bir cümle kuracaktır, üç sihirli kelimeyi kullanın, "O Devir Geçti..."

Diyelim bir vatandaş size Kürtleri imha etmekten, Ermenileri doğramak gerektiğinden, Rumları sabun yapmaktan falan bahsediyor, şok geçirmeyin (böyle adamlar gerçekten var), "O Devir Geçti..." deyiverin, üç kuruşluk aklı varsa, şok olan o olacaktır.

Diyelim bir militarist ergen, size ülkenin yanıp yıkılmakta, etrafımızın düşmanlarla çevrili olduğundan falan bahsediyor, "terör örgütü bitene kadar savaş" vs. martavalı okuyor, orduya, ordunun bütçesine, siyasetteki, ekonomideki illegal mevkisine toz kondurmuyor, büyük çıkarlar uğrunda gencecik çocuklarımızı kaybettiğimiz kirli savaştan garip bir "kanperestlik"le söz ediyor, ölüm fetişini, güce taparlığını, şiddet orgazmını açık ediyor, dehşete kapılmayın, ya askerlik yapmamıştır ya bir çıkarı vardır (yada patolojik vakadır), "O Devir Geçti..." deyiverin.

Bir diğeri, "1919 koşulları" hayallerinde, "darbe" bekliyor olsun, 1960 rezilliklerini özlüyor olsun, anti-AKP'cilik uğruna postal yalıyor olsun, Ergenekon kepazeliklerine ısrarla göz yumuyor yada garip bir şekilde sempati duyuyor olsun, ya 12 Eylül'ü yaşamamıştır, ya çıkarı vardır, yada eşektir, "O Devir Geçti..." demenizden başka nefes harcamanızı hak etmemektedir.

Ama siz de, Kürt'seniz, evrenselci, hümanist, sol olmaya çalışın, Kürt milliyetçiliği yaptığınızda, yalnızca sizi ezen Türk milliyetçiliğine öykünmüş oluyorsunuz. Tepki ideolojisini aşın.

Dindarsanız, birinden bahsederken "Yahudi Yazar", "Ermeni Gazeteci" falan gibi ifadeler kullanıp küçük faşistlikler yaparak mütehakkimlerinize özenmeyin. Kendi inancınızı empoze etmeyin.

Korkak olmayın.

Kendine demokrat da olmayın.

Diğer mağdurlara karşı, hepinizi ezenin kucağına oturmayın.

Hakikaten de 21. yy. insanı olun ("gibi" olmayın veya "mış gibi" yapmayın).

Türkiye'de hangi koşullar geçerli olursa olsun, siz 21. yy. "çağdaş" dünyasının evrensel hukuk, insan hakları ve demokrasi atmosferinde yaşıyormuş gibi davranın, hezeyanlarına aldırış etmeyin, hatta "ilk defa duymuş gibi" hayret edin, ciddiye alırsanız da cool bir ses tonuyla, geçmiş kepazelikleri de kabul eden bir vakarla, "O Devir Geçti" deyin.

Çekim yasası gereği belki hakikaten bir demokratik hukuk devletine evriliriz, hem çağın veya "büyük birader"in dayatmasıyla değil, kendi rızamızla.

"Onlar"ın akıllı olanları da, sizin onların kalıplarınıza mecbur olmadığınızı anlayacak, demokrasiyi hazmedecekler, özgürlükçü bir anlayışla beraber yaşamayı öğrenecekler (yani inşallah).

Olmayanları için, tahakküm dönemlerine, hep özlem duydukları o "altın çağ"larına ve psikolojik travma mirasıyla geçen 20. yy.a atfen, shere khan'dan geliyor:

"O Devir Geçti..."

...

Salı, Haziran 2

"90'lı Bebeler"

...

İnsan daha üniversitedeyken, her yeni gelen grubun sürekli gençleşen yüzlerinden mütevellit, bir garip duyguya kapılmaya başlıyor. Yok canım, daha 20'lere yeni girmişsiniz, ne yaşlanması! Bu bambaşka birşey.

Size ait olan bir yerde bir başkasını görmek korkusu.

Yukarıya (aslında geriye) itilmek.

Bir vesileyle uzun zamandır uğramamış olduğunuz "Disco"ya gittiğinizde, sivilceli veletlerin doluşmuş olduğunu görmek.

Güya "sizden geçmiş" olması pek çok şeyin.

(Askere kısa dönem giderseniz "ağabey", astek giderseniz "baba" olmak, aslında birkaç yaş büyük olduğunuz o 20 yaşındaki adamların, ne kadar çocuk, ne kadar "ana-baba kuzusu" olduklarını görmek... Konuyla alakasız, ama yakın bir başka psikoloji.)

***

Commodore 64'ü, teyp kasetlerini, Atari'yi, Nintendo'yu, Tetris'i, Mario'yu, Ms-DOS işletim sistemini, beş çeyreklik diskleri, 1 MB RAM'leri, siyah beyaz ekranları, GW-Basic'i, Word'un atası PW'yi, Excel'in atası, Lotus'u, DBase'yi, Norton Commander'i, Intel 286'yı, sonra Windows 3.1'i, Windows 95 devrimini, Plus!'ı, Plug n Play'ı, ISA'yı, VESA'yı, PCI'yı, internet'in atası PBS'i, hard disk seviştirmeyi, master'ı, slave'i, cebinde US Robotics modem ve HDD taşımayı, Rockwell chipseti, Quicklink terminalini, floppy sürücüsünü, disket okurken çıkan sesleri, DD'yi, HD'yi, Maxell'i, shoot 'em up'ın atası Wolfeinstein'i, 7 disketlik dev oyun Fifa 95'i, Street Fighter'i, Ankara lastiği gibi topu sürdüğünüz Euro 92'yi, Lotus'u, Need for Speed devrimini, Pentium devrimini, Cyrix 586 ve ardından 686'yı, AMD rekabetini, Windows'un OS 2 Warp'ı yenmesini, pengueni, Mac'i, çevirmeli ağı, ilk siteleri, Duke Nukem'i, Doom'u, Quake'i, Starcraft'ı, Warcraft'ı, Settlers'i, Commandos'u, Time Commando'yu, Tekken'i, Mortal Kombat'ı, Süper Baba'yı, kemer saklamacayı, toplu saklambacı, kestane çizmeyi, sobayla ısınmayı, pazar günleri leğende güğümle yada banyoda kazan kaynatıp yıkanmayı, TRT'de Pazar 9x serisini, Half Life devrimini, Playstation devrimini, amblemi dolmakalem olan Word 6'yı, son dostumuz DOS 6.22'yi, autoexec.bat'ı editlemeyi, config.sys'yi, registry'yi, Windows'u yeniden kurmayı, 40 diskette yüklü Windows 95'i, "bad command or file name"yi, "program too big to fit in memory"yi, Pascal'ı, C'yi, "Syntax Error"u, Fortran'ı, AutoCAD'ın ilk sürümlerini, Windows temalarını, dişi aslanı, Kaçak'ı, Kung-fu'yu, Dallas'ı, GS : 3 - ManU : 3 maçını, Prekazi'yi, Fener'le 3-0'dan 4-3 faciamızı, herkesin herkesten gizli Metin-Ali-Feyyaz hayranlığını, takoz Recep'i, Hami'nin roketlerini, Hayrettin'i, penaltılara kalan ve 18-17 kaybettiğimiz Gençlerbirliği maçını, yenilmez armada Milan'ı, efsanevi üçlüyü, Cruyff'u, Mekanik Portakalları, Diego Maradona'yı, Bebeto'yu, Sokrates'i, Del Piero'yu, Ronaldo'yu, Cafu'yu, Petit'yi, Zidane'ı, Chota'yı, Tolunay'ı, Jordan'ı, Magic'i, Kareem'i, Carl Malone'u, Shac'ı, Tyson'ı, Lewis'i, Karl Lewis'i, genç Schumacher'i, Toni Schumacher'i, Schmeichel'ı ("bu topu bütün maykıllar gelse çıkaramaz"- İlker Yasin), Ercan Taner'i, Ali Esin'i, Tong Po'yu döverken içimizin yağlarını eriten Van Damme'ı, göğüs hoplatan Bolo Yeung'u, karate filmlerini, erotik sahneli tarih filmlerini, Tarkan'ı, Kara Murat'ı, Komser Cemil'i, Kemal Sunal filmlerini, İlyas Salman filmlerini, Sener Şen'i, Adile Naşit'i, Münir Özkul'u, Oya & Bora'yı, orijinal burnuyla Tarkan'ı (Kıl Oldum Abi, Kimdi, Şımarık...), Bu Kız Beni Görmeli'yi, Cartel'i, mahalleye gelen Alamancı arkadaşları, dokuz aylığı, tek kale maçı, mahalle maçında dayak atmayı/yemeyi, Asar Suyu'nda ceset bulmayı (bkz. 90'lı yıllarda Düzce), Melen'de balık tutmayı, yükselen mafyayı, Kürt İdris'i, Susurluk'u, Ağca'nın nursuz suratını, Gazi olaylarını, provokasyonları, Kartal Demirağ'ı, kütüklerde saklambacı, ormanda kaybolmayı, bataklıkları, 94 krizini, 97 darbesini, sınıfta zikir çekmeyi, medyadaki darbe atmosferi provokasyonlarını, çevik bir'i, "alçakları tanıyalım" yazılarını, andıçları, kirli ilişkileri, bakanla ana avrat konuşabilen genel yayın yönetmenlerini, pijamayla başbakan karşılayan medya baronlarını, Körfez Savaşı'nı, savaşmayıp istifa eden paşaları, şortla kıt'a teftişini, "alışamadım"ları, "alışırsınız"ları, "semra koy bi kaset de neşemizi bulalım"ları, cabbar'ı, "küçük turgut"ları, "turgut nereye koşuyor"ları, aptal %60ları, el yazısıyla deftere "Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, Valimiz Yener Rakıcıoğlu" yazmayı, Özal'ın ölümünü, Madımakları, işkenceyi, öğrenci dayaklarını, Türk polisi'ni, "nokta"yı, "tempo"yu, "aktüel"i, siyasi ve ideolojik dergileri, "turnuva" düzenleyip mahallenin çocuklarını dövmeyi, zillere basıp kaçmayı, inşaatlarda saklanmayı, inşaat kumunda oynarken ele geliveren kedi bokunu, at boku kokusunu, çingeneleri, Rus pazarını, lunaparkı, atlıkarıncayı, Bolu panayırını, gizli gizli sokak köpeği beslemeyi, DYP-ANAP-RP-GK dörtlüsü dünyanın altın onyılını bizden çalarken haberimiz olmadan 90'ların efsanesi Bugs Bunny'yi seyretmeyi, 500 günleri, paketleri, kalkınma planlarını, Demirel'leri, Ecevit'leri, Eminem patlamadan önce onu biliyor olmayı, Barcelona'lı Hagi'nin takıma geldiğini TV'de görür görmez yaygarayı koparıp mahalledeki arkadaşları inandıramamayı, Hırvatistan'dan yediğimiz golü, Kardak krizini, Atkinson'u, Rıdvan'ı, Hasan'ı, Müjdat'ı, Oğuz'u, Aykut'u, Tugay'ı, Saffet'i, Büyük Hakan'ı, Suat'ı, Ergün'ü, Tanju'yu, Mehmet'i, Rahim'i, Ertuğrul'u, Samsunspor'lu Serkan'ı, Trabzonspor'lu Orhan'ı, Ogün'ün 35 metreden Beşiktaş'a attığı golü (3-3), Tempra SXAK ve Doğan SLX reklamlarını, Hakan'lı Diadora reklamını, 302 otobüsleri, leş gibi sigara kokan otobüslerde şehirlerarası yolculukları, boktan terminalleri, kıçıma çatı pencere çizsen daha güzel şehirleri, taa Bornova'dan başlayan bok kokusunu ve Haliç bataklığını, çöp dağlarını, Ankara'nın kirli havasını, İstanbul'un Mad Max'leşmesini, talanı, orman katliamını, kirliliği, Çağrı'yı, Rocky'yi, Rambo'yu, Crocodile Dundee'yi, Thriller'ı, La isla Bonita'yı, Big In Japan'ı, Tolga Savacı'yı, Yaşar Alptekin'i, Burak Kut'un yıldız olduğu zamanları, Kaygısızlar'ı, Bizimkiler'i, Kaynanalar'ı, Parliament Sinema Kulübü'nü, Yonca Evcimik'i, taso fenomenini, UHU koklamayı, UGH, DYNA, Prince of Persia, Duke3D, Volfied ve Supaplex oynamayı, SVGA ekran kartlarının çıkışını, 0.39 yerine 0.28 dot pitch monitörler sayesinde artık gözümüzün bozulmayacak olmasını ,Olacak O Kadar'ı, Barış Manço'yu, İnce İnce Yasemince'yi, Capri Sun modasını, istop çarçop'u, lambada'yı macarena'yı, jetonlu telefonları, Ateşini Yolla Bana tezahüratını, Şeker Kız Candy'i, Captain Tsubasa'yı, emayarsi'yi (MIRC), "çet" programlarını, "nük" atmayı, "fayrvol"ları, "Bu Gece... Bu Gece... Biiiir Baaaşka Gece"yi, aslında pizza satışlarını etkilemek için icat edilmiş olan "tiineyç miyütınt ninca töürtıls"ı mal gibi izlemeyi, simiiiiiiiiit oynarken nefesi kesilmeyi, tekme yemeyi, yeni çıkan ülker probis'i, çitos'u, piringıls'ı ilk yiyen olmayı, salatadaki domates için kavga etmeyi, pastadaki muz dilimini sona bırakmayı, patates kızartmasına bayılmayı, Tutti Frutti'yi, Grup Vitamin'i, Komedi Dans Üçlüsünü, İzel-Çelik-Ercan'ı, Ufuk-Ercan'ı, Mazhar-Fuat-Özkan'ı, Üç Hürel'i, Moğollar'ı, Babazula'yı, Metallica - çakma Michael Jackson konserlerini, Cem Karaca'yı, meçli saçları, kızların ceket giymesini, "batılı olmak" geyiklerini, Hülya Koçyiğit'in kadın temalı filmlerini, Duygu Asena'yı, henüz patlamamış Orhan Pamuk'u, Yaşar Kemal'i, trafikteki arabaların %90'ının tofaş - reno olmasını, karlı 89 kışını, Dinar depremini, Polis Akademisi'nin ilk yayınlanışını, Star 1 / Inter Star'ı, Teleon'u, eyç bi bi iyi tivi iyi tivi eyç bi biyi, şov tiviyi, tek kanalları, yayçep'i (yaygın çiftçi eğitim programı), Olips Motor Sport'u, Best FM dinlemeyi, Sermiyan Midyat'ın efsanevi radyo programı Manik Depresif'i, radyo dinlemeyi, TRT "acans"ını, İngiltere süt kupasını, George Best'i, Bob Ross'u, Mac Gyver'ı, A Takımı'nı, Horoz Ali'yi, Deve Ömer'i, Piç Rıza'yı, Turist Ömer'i, Kaptan Spark'ı, Darth Wader'ı, Knight Rider'ı, İyi Kötü Çirkin'i, olimpiyatlarda hep kaybeden Really Rottens'i, sevimli ve mütevazı Yogi takımını, burjuva ve itici Scooby Doo takımını, Se7en'ı, Joe Black'i, Top Gun'ı, Payback'i, Lethal Weapon'u, Hercules'ü, Xena'yı, Hababam Sınıfı'nı, bonibonu, Elvan gazozunu, yeni çıkan takoz Ericsson'u, cep telefonsuz zamanları, ev numaralarını,"merhaba gül teyze nasılsın musa'yla görüşebilirmiyim"i, çaktın mı köfteyi'yi, herıld yaniyi, zıtt erenköyü ... bilmezler yada hayal meyal bilirler.

***

Şimdiyse biz onlar yüzünden, Sagopa Kajmer dinlemeye, Linkin Park'a gitmeye utanır olduk.

Yapmacık, yavan, kof görünseler de, internet bebesi olsalar da, "çocuk" olsalar da, her nesil gibi onların da çoğunluğu "boş beleş" olsa da...

Bir kesim var ki...

...

Evet, "90'lı bir bebe"ye on beş dakikamı ayırmam.

Hiçbir 77-83 nesli (veya Fight Club / Matrix / Pink Floyd-Metallica nesli) mensubu bunu yapmaz.

En son 86'lıları adamdan sayarız (aralarındaki parlak "genç"lerin, ve yukarıdaki kallavi -ama yarım kalmış- paragrafın büyük kısmına "hayal meyal" şahit olmaları hatırına).

Kızını, kızkardeşimi bırak, kızım gibi görürüm (lise sona gidiyor lan!). Onunla yapılabilecek herhangi bir şeyi (ister genç işi takılmak, ister yemek yemek, ister direk sevişmek deyiniz), 75 doğumlu bir "kadın"la yapmayı tercih ederim.

Yo, yo, bunun tecrübeyle, oturmuşlukla, görmüş geçirmişlikle, seksteki şiddet farkındalığıyla falan alakası yok. Paylaşacak, konuşacak, anlaşacak birşey olmadığını düşünürüm. Çocuğun kendisiyle çocukça sorunlarından konuşmaktansa, çocuğu olan bir kadınla hayatı konuşmayı tercih ederim.

Oğlanını, kafadan sivilceli otuzbircidir der, geçerim.

Hiçbir "80'li", kendinin o çağlardaki benzer halini, o haline rağmen kafasındakileri ve bakışını hatırlamaz, kestirip atar. Muhatap olsa, en azından "ağabey" moduyla ele alır "90'lı bebe"yi.

...

Lakin işte, öyle bir kesim var ki, bu "çayda dem askerde kıdem" kokan yazıyı, bu cümlelere sinmiş aşağılamayı, adam saymamayı yüzümüze çarpıyor ve bize yutturuyor!

Evet, duygusuz, kof ve yavan; kırılgan ve toy, gürültücü ve boş, ama tipik bir Ayn Rand karakteri kadar idealist, ciddi, sivri, realist ve alaycı olanları var, ve zehir gibiler!

İşte uğrunda yazı karalamışlığım olan gözlere sahip Hazal Kaya'nın 90'lı bir bebe olması bir yana (kendisi boş bir insan mıdır, iki kelam felsefe yapılabilecek biri midir, bilemem), babacan bir örnek blog aleminde, gazetelerde, sitelerde cirit atıyor!

Yakın tarih olsun, siyaset olsun, araştırıyor, öğreniyor, öğretiyor, fikir üretiyor; felsefe ve inanç alanındaki arayışlarıyla da, her türlü tartışmaya giriveriyor!

Bu yazıyı da, ondan bahsetmek, onu değerlendirmek (ki ne haddime) için falan yazmadım, çünkü kendisi, benim için, okunulası, takip edilesi, fikir alınıp verilesi bir düşünür, bir yazar, bir fikir arkadaşıdır (kendisini tanımışlığım yok).

İşte sitesine giren biri, hayranlığını gizleyememiş, ama "Hakkında"da 90'lı olduğunu görünce, doğal bir şok yaşamış, yorumu döşeniyor, "yaşına rağmen..."ler, "aferin"ler filan, ağabeylik taslamayla şokunu gizleyecek!

Benzer bir durumu (ilginçtir, aynı yaşlarda, 7-8 sene önce, ve rahatlıkla söyleyebilirim onun yanından dahi geçemeyecek kadar birikimsizken) ben de yaşamıştım.

Küçük bir partinin sitesinde, hararetli tartışmalar, lakin, alıştığımız üzre, belli kalıplar, aynı şeyler, düzeysizlik, gırla. Bir tek adam var, bu işlere sardırdığı belli, birikimli, entelektüel açıdan saldırıyor, partiyi de benimsemiş. Bir iki yorum yapayım dedim ve fakat o da ne, siyasetin "şeyh uçmaz mürit uçurur" yapısı itibarı ile, amcam bana bir övgüler, bir iltifatlar, inanamazsınız. Bir yazıma "çerçeveletip duvara asmalı"lar, "20 kere okudum"lar, "ağladım"lar, "ellerinizden öpüyorum"lar, bir diğerine "büyüksünüz"ler, "teşekkür"ler, salya sümük gözyaşları... Birçok kelli felli adamdan benzer tepkiler. Başkası adına siteye girip, kendi yazıma saldırmaya kalkınca, beni savunmalar "derhal shere khan beyefendiden özür dileyin!"ler... Adama mail atmak zorunda kaldım, "Abi ben İzmir'de 1. sınıf İşletme öğrencisiyim"... Akademisyen falan sanmışlar. Biraz hayalkırıklığı, ve sonra aynı hava, "sen mutlaka politikaya atıl", "bu ülkenin senin gibi gençlere ihtiyacı var", "genç kardeşim" vs. hemen "siz"den, "efendim"den, "sen"e geçiş ve de ağabey havaları...

Realist olalım deyip duruyoruz, işte realist olalım, bu "bebeler" internetle doğdu, kimse onların "google'dan bi bak"malarını engelleyemedi. Okulda söylenen yalanı, meraklı velet, açtı, İngilizce'den, Fransızca'dan çevirdi, Wiki'den buldu, Ekşi'ye yazdı, blog'da tartıştı, sonuca vardı, yarım yamalak da olsa, sloganik de olsa, konuştu.

Bizim yasak kitaplardan, yasak şarkılardan gizli kapaklı, bilmeden yaptıklarımıza, yediğimiz zılgıtlara, tehditlere nispet, yarım yamalak bildiklerimiz, öğrendiklerimiz, ezberlediklerimizi eşelemek bu bebelerin beş dakikasını aldı.

Bu bebeler, AutoCAD bilmeden CATIA kullanacaklar, Paintbrush'ta ağaç çizmeden Photoshop'la, Corel Draw'la iş yapacaklar, siteler kurup para kazanacaklar, program, sistem yazacaklar, sloganları bırakıp, küresel şirketlerin yöneticiliklerine tırmanıp, Orta Doğu, Afrika operasyonlarını yönetecekler, marka olacaklar, Türkiye'yi Avrupa'ya kanırta kanırta sokacaklar, Avrupa'yı yalvartarak.

Öyle birşeyler bulacaklar, öyle birşeyler yapacaklar ki, bizim uğrunda asfaltlara, arabalara, direklere kan bulaştırdığımız, aslında sırf haytalık olsun diye "uğrunda" itlik yaptığımız şeylerden azade, meslekleriyle, yaratıcılıklarıyla dünyada söz sahibi olup, "Türklüğü" 20. yüzyılın saçmalıklarıyla değil, dünyaya imrendirerek, insanlara faydalı olarak yükseltecekler.

Bireylikleriyle, özgüvenleriyle, yapan-edenlikleriyle, çağı çağ yapanlardan olacaklar onlar. Çinli, Tayvanlı, Cezayirli, Hintli, Mısırlı dostları ile. Dev programların, projelerin, eserlerin, çağ atlatan gerçek devrimlerin mimarları, 21. yüzyıl dünyasının devrimcileri arasından bize el sallayacaklar.

20. yy. ve onun kalıntıları onları durduramayacak.

Bizi özgürleştirecek olanlar da, zenginleştirecek olanlar da onlar.

90'lı bebeler.

***

Budur!

...

Sabahtan uğradım bir figana

DÜN sabah kahveden dönüyordum ki, göz aşinalığım olan bir semt esnafına rastladım.

Çocukcağız, çocukcağız diyorum ama aslında kazık kadar adam, beni fark edince haniyse hazırola geçti. Ceket düğmelerini ilikledi ve elindeki cigarayı avucunun içine sakladı.

Eh, gazetede ve ekranda suratımı görmüşlüğü var ya, "şöhret"e (!) saygı ifade ediyor.

Hay senin "şöhret"ine de, "saygı"na da!

Hem yerin dibine geçtim, hem de ateş püskürdüm dersem, az söylemiş olurum.

Ve, bir, üç, beş, ha bire tekrarlanan bu vukuatlar artık yetti! Bardak tam taştı.

Dolayısıyla da, zaten pazartesileri sol tarafımdan kalkarım, bütün günüm piç oldu.

Artı, konu değiştirmek ve okuduğunuz satırları kaleme almak ihtiyacını hissettim.

***

YAHU ben kimim? Af buyurun, işte altı üstü kıçı boklu bir gazeteciyim!

O kadar! Ne azı, ne fazlası var ve de nokta!

Yani, fikirlerimin kamusal alana yansıması ve kellemin gazete sayfasına sırıtması, beni diğer insanlardan daha fazla "saygıdeğer" (!) kılmaz! Asla ve asla ayrıcalıkla donatmaz.

Ve biline ki, riyayla ilgim yoktur, bunu söylerken de sahte tevazuu gösteriyor değilim.

Zaten böylesine "hürmetkár davranışları" (...) ancak, mevkii hazımsızlığından kabız olup da ikide bir, "sen benim kim olduğumu biliyor musun" diye tafra atan oturaksızlar, yeni zenginler, yarı münevverler ve "boz Türkler" bekler ki, Allah hepsini bana uzak kılsın!

***

ÜSTELİK, gerçekten de meşhur, zengin veya ricál olsaydım, ne değişirdi ki?

Çünkü, belki belirli belirsiz, o da çok mesafeli ve çok vakur olmak kaydıyla, kısmi bir hürmet ifadesi dışında, hiç kimse hiç kimsenin önünde eğilmez! Eğilemez ve eğilmemelidir!

Ama yoook eğer eğiliniyorsa, bu takdirde o toplumun bireylerinde; daha doğrusu tebasında "itaat dürtüsü" hüküm sürüyor demektir ki, yandım gülüm keten helva!

Ve, sakın bana burada "ne iyi ya, adába ve hürmete önem veriyoruz" demeyin, zira o adábın da, o hürmetin de otoritarizmle bütünleştiğini görmemek için kör olmak gerekir.

***

ÖYLE ve nitekim, Yorgo Kırbaki’nin her pazar "Hürriyet" ilávesine aktardığı o güzelim "komşu dedikoduları"nda, bu hafta harikuláde bir haber yer alıyordu.

"Katimerini" gazetesi İstanbul’da yaşamayı seçen Yunanlı gençlerle konuşmuş.

Bunlardan Yorgos Marinakis de Türklerle Yunanlıları aşağıdaki şekilde kıyaslamış:

"Biz onlardan çalışkanlığı ve yanıbaşımızdaki insana ilgiyi, onlar da bizden daha rahat olmayı, hiyerarşiye daha az uymayı öğrenebiliriz".

İşte belirleyici iki saptama: "rahat olmak" ve "hiyerarşiye daha az uymak"!

***

ÖYLE, zira biz hiyerarşiye tapınan, hatta onu bizzat üreten bir "itaat toplumu"yuz.

Biz, memurun amir, amirin de müdür önünde ceket iliklediği; erkánın rical tarafından uğurlandığı ve karşılandığı; emir-komuta, alt-üst, kıdemli- kıdemsiz skalasının sivilde de uygulandığı; yani hala "kapıkulu ideoloji"nin benliklere dayatıldığı ve şırıngalandığı bir "insan cemaati"yiz ki, bu hep "hazırol"da kalmak durumu bizi daima r-a-h-a-t-s-ı-z kılıyor.

Kabuğumuzda barışık değiliz. Yeni moda tabirlerle, "cool" ve "chill" olamıyoruz.

Dolayısıyla da, kellesi gazetede sırıtıyor diye, işte sıradan bir gazeteciyi dahi "otorite"den, "üst"ten, "rical"den addediyoruz ve karşılaştığımızda cigarayı avucumuza gizliyoruz.

Oysa, rahat iç be adam! Dumanı suratıma savur! Bağrını aç! Temennah da çakma!

Çünkü, sen bana "saygı" (!) göstermediğin ölçüde, kendin için s-a-y-g-ı-n olacaksın.

Ey "itaat toplumu" hiyerarşi prangalarını artık kır ve parçala; zira o riyakar "saygı"yı senden bekleyenlere ve bilhassa sana dayatanlara karşı, ancak böyle öz-gür-le-şe-cek-sin!


Hadi Uluengin

...

Alakalı bir başka güzel okuma için bkz. http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/talu/2009/06/04/haddini_bil_otur_oturdugun_yerde

Salı, Mayıs 26

Evlilik Geyiği

...

Onlar evli. Düzenli bir hayatları var. (Ankara Bahçelievler'de. Veya İstanbul Şişli'de. Veya İzmir Alsancak'ta.)

Evlerinde eşyaları var. Ciks.

Duvarlarda düğün fotoğrafçısına mutlak itaatle çektirilmiş (hiç de anlayamam bu psikolojiyi, adam amuda kalkıp poz verin dese, verecekler) Habeş maymunu pozları, çeşit çeşit, çerçeve çerçeve. Bir tanesinde de mutlaka gözler kapanıp “orgazm” modu resmedilir, acaba fotoğrafçı ne diyordur hep merak ederim, “Evet gençler, şimdi olaya girmeden, doruğa çıkmış pozu vereceksiniz, kıs gözleri, aç ağzı, hah.”)

Facebook’a konmuş klasik düğün pozları.

İmza atılırken mutlaka bir shot vardır ve “bitti gitti dönüşü yok” vurguları yapılmıştır resim altına.

Fotoğraf altı sempatikleri de yalaka yorumlar yaparlar. Çeşit çeşit, ama hep aynı kız lafları. Anafikri “kafeslemişsin oğlanı, hayrını gör, tepe tepe kullan” olan.

Bir dangoz da, “Mutluluk Tabloları” falan diye albüm ismi yaparak gözümüze sokar “mutluluğunu”. Halbuki birinci sınıfta size yazmıştır (“şişko lan”, diye yüz vermemişsinizdir, şekilciyim evet, iğrencim) ikinci sınıfta bir arkadaşınıza; arkadaşınız aşık olmuştur, üç sene çocuğu nazla niyazla, yapmacıkla, türlü kompleksle süründürmüştür, sonra mezun olur olmaz “sınıf farkından” (arkadaşım senin benim gibidir, hatun zengin çocuğu) sepetlemiştir, kendinden 10 yaş büyük biriyle mantık evliliği yapacaktır, msn’de karşılaşmışsınızdır, muhabbeti o açmıştır, “ben mantık evliliği yapacam” diye, “nasıl biri” sorunuza da, “cömert, ağırbaşlı” veya “yakışıklı” gibi bir cevap beklerken siz, “sürat teknesi var” diye cevap vermiştir, budur “Mutluluk Tabloları”nı gözünüze sokan kişi, eşi diye yanında gezdirdiği, dünya şehirlerini gezip itina ile facebook denen teşhir ve insan manzaraları müzesinde albümlediği, kocacımmm falan dediği, babasından daha yaşlı görünen dallamaya ise değinmek bile istemem.

Oğuz Yılmaz, Ankaralı bilmemkim falan çalarlar bir de düğünlerde, türlü kepazelik. İçimizdeki, hep gizlediğimiz o seviyesizliğin, düzovalılığın, kasabalılığın dışavurumu. Misafirler eğlenirler, “oğlanla kız”ı maymun ederek, başrolde ise aslında acı çeken “gelinle damat” değil, bizzat kendileri vardır, misafirler ve ana babalar.

Hele bir de para muhabbeti yok mu. Çileden çıkaran. Pazarlık falan ederler. Bir daire, bir araba filan, çüş! Yok traktör. Öküz, inek falan, büyükbaş da ister misin? Acısını mı çıkarıyorsun lan bu yaşına kadar baktığının, hayvan!

Bizim burada bir laz adeti varmış, son anda dayarlarmış emrivakileri, mal isterük, mal isterük! Diyerekten. Bir düğünde çıkan kavgaya ben şahidim. Cumayeri çayırlığında oturuyoruz. Yolun karşısında düğün var, e ne güzel. Kız hayallerine kavuşuyor, oğlan suçlu hissetmeden mala vuracak. Ulan bir baktık, birden bir gürültü, şerefle temin ederim, birisi damadın kafasına beş-onla vurdu (iki metre uzunluğunda, beş santim eninde, on santim kalınlığında çatı kalası), damadın ailesi söve saya, arabalara atlayıp, gelini almadan kaçtı, gözü dönmüş kız tarafının, son dakika golüne, kız arabaya binerken ev/araba/öküz istemelerine teslim olmamışlar.

Her yerin bir geleneği var! Bir düzova memleketinde de, mehir adeti varmış. 17 milyar değer biçmişler kızlarına (2002 model Ford Focus rayici), oğlan tarafının içine oturmuş bu. Neyse evlenmişler, kız hamile falan (Oğlan kızı “bozunca” oğlan tarafının eline geçiyor bu mantıkta koz). Yenilgiyi hazmedemeyen oğlan tarafı, hamile kadını anasının evine koymuş, ya 17 milyar, ya alın kızınızı diye. Kız tarafı da inat etmiş, siktirin gidin diye, 17 milyarımızı vermeyiz! (çocuklu kadına bakmanın maliyetiyle, 17 milyarı karşılaştırıp, alternatif maliyet mantığı gütmüşlerdir)

Bir tane de dağ kasabasından. Bunu yapanlar da benim akrabalarmış (utanıyorum). Babamın halasının oğlu (benle yaşıt, çok delikanlı bir adamdır), bir akrabalarının kızlarını, zengin kızı diye özene bezene, kapı aşındıra aşındıra istiyorlar, kızın da gönlü varmış zaten bizim oğlana, eh aile de veriyor kızı, evleniyorlar falan, kız hastalanıyor gebe kalınca, meğer kız ciğerinden hastaymış! Oğlan da askerde, ne yapıyor bizim oğlan tarafı, kız tarafına dövüşmeye gidiyorlar, “hasta olduğunu söylemediniz!” diye. Çocuğu da olmayacak ya bir daha. Bencilliğin, hayvanlığın bu kadarı… Oğlan askerden döner dönmez, resti çekiyor iki tarafa da, “Yarın kollarımda öleceğini bilsem, benim karımdır!” diye. Geçen bayramda gördüm, oğlan yakışıklı, kız güzel, nasıl da yakışmışlar, oğlan, kadınların dedikoduculuğundan şikayetçi. Yüzü kırışmış yaşadıklarından, aklar düşmüş 25 yaşındaki şakaklarına.

...

Benim evim, arabam falan yok. Şimdilik bir işim de yok. Sizin bakışınıza göre “düzgün” bir adam olduğumu söyleyemem. Doğduğum, 25 yıldır bayram tatilleri dışında gitmediğim kasabada da “aksi” denirmiş adım geçince, “şimdiye üç çocuğu olmalıydı”…

Yok arkadaş, yapmacığa, gösterilere gelemem. Özgürlüğümü de kısıtlayamam.

En mazbutundan en kevaşesine, hayatımdan geçen tüm kadınlarda “evlilik” ideali ziyadesiyle vardı. (Boşanmış olanlar hariç. Bir tek onların evlilik fetişi yok, bir tek onlar özgür.)

Anadolu köylülüğünden, sonra şehirliliğinden, Müslümanlıktan geldiğimize göre, bizim de kafamızda bir “evlilik” kavramı vardır, eşelemek gerek. (belki aşk – sevgi – hayat kavramlarıyla bağlantılı)

Ama ben sevdiğim kadınla, hayatımı sunduğum, hayatımı çekinmeden feda edebileceğim kadınla, kira kontratı, motorlu taşıt satış mukavelesi, iş akdi gibi sözleşme imzalayacaksam, olmayan malıma mülküme dair, zaptetmeye çalıştığım anarşistliğim, mülkiyet düşmanlığım bir Deftones çığlığı gibi çıkar ortaya arkadaş! Ben ne üç kuruşun sözünü ederim, ne ettiririm, edenden de hazzetmem işte.

Ben evleneceksem, bu bir gösteriş şovuna dönüşmemeli. Oğlan için “abazanlığa veda” kız için “buldumcuk isterisi” olmamalı. Çünkü ne ben abazanım, ne de “alacağım” kız benimle hayatını paylaşmayla “buldumcuk” olsun isterim.

Birey olsun birey, içimizdeki Akdenizli maço sahiplenir zaten, uğruna ölmekten bahsediyorum, ama benden sahiplenme gösterileri, yapmacığı, yalakalığı beklemesin! Ben aldatırsam, “olgun bir suskunlukla” karşılamasın, “erimdir yapar” demesin, ne kimsenin eri olurum, ne komutanı.

Bazen kaçmak istiyorum insanlardan, onların bu gösteriş ve kibir dünyasından. Dedikodusundan, planlarından. Oyunlarından.

Evleneceğim (“kat”lanacağım değil, “ev”leneceğim – nefret ediyorum apartmanlardan), daha doğrusu, birlikte yaşlanacağım, birlikte öleceğim insan da, benimle “kaçmayı” göze alabilmeli.

“Paramızı” bir dilenciyle paylaşabilmeli.

Deli deli olabilmeli.

Allah’ın dağında, kekik kokulu bir çayırında, demli çay içerken, benim kadar keyif alabilmeli hayattan, sadelikten, güzellikten, kimselere gösterme ihtiyacı duymadan.

Ve uzak durmalı, tüm bu saçmalıkların, insan yapaylıklarının tuzaklarından; insana dair ne varsa sevebilmeli de.

Sevmeli beni, benim onu sevdiğim gibi.


(Facebook güzelleri, siz bakmayın canım, ben kıskandığımdan yazıyorum bunları.)

(Evlilik düşmanı gibi mi oldum? Olur mu canım. Neyin düşmanı olduğum gayet net, lakin iyi anlatamamış olabilirim... Tabi ki evlenmek isterim. Tabi ki isterim eve geldiğimde "babaaaa" diyerek kapıyı açan kızımı (kızım da olsun bu arada, Açelya adında, açelya gibi bir kız) kucaklayarak atayım günün yorgunluğunu. Tabi ki Trabzon'un köylerinde, Anadolu'nun köylerinde bir ömür, 70 sene evli ve mutlu yaşayıp, bir kez olsun kalp kırmamış olarak ölen dede-nineler gibi yaşamak isterim. Tabi isterim her kavgada, konudan bağımsız olarak bir tarafın alttan almasıyla, diğer tarafın utanması ve hemen barışılmasıyla, bu alttan alış ve utanmaların karşılıklı dengesinin ve sırasının şaşmamasının, hesabının da tutulmamasının sağlamlığına, doğallığa dayanan bir ilişkiyi. Tabi isterim ekmeğin dışını yiyen ama aslında içinden hoşlanan erkeğin ve içini yiyen ama aslında dışından hoşlanan kadının ilişkisindeki "karşımdaki kırılmasın" düşüncesiyle yıllardır durumun anlaşılamaması ve böyle devam etmesindeki inceliği yaşayabilmeyi. Tabi isterim çok değerli saati olan adamla çok değerli saçları olan kadının hikayesindeki mutlu gözyaşlarını, Noel'de hediye olarak değerli saatim için bir köstek alabilmek uğruna saçlarını kestirip kuaföre satan karıma, saatimi satarak değerli saçları için tarak takımı almış olmayı, ve böyle bir kadını, ve kendimi böyle tabi isterim. Tabi isterim stresin manyağa çevirdiği bu atmosferde yaşamaya mecbur olup, evimde, kendi dünyamda huzur solumayı, bir kadının sağladığı destekle mutsuz olmadan ayakta durmayı, durabilmeyi. Tabi isterim sabah uyandığımda güzel bir yüzü seyretmeyi (evet, köylüyüm, geriyim, bunun için evlenmem gerekiyor, diğer türlü sabah uyandığımda tek hissettiğim yanımda yatanı tekmeleme isteği, bu tarz yaşama ve kendime derin bir nefret, tiksinti ve pişmanlık duygusu) Tabi isterim kendim olmayı, kendimi tamamlamayı, kendim gibi biriyle kendim olmayı, kendim gibi olmayan biriyle onun kendisi olmayı, ikimizin de kendimiz gibi kalıp, kendimize değil birbirimize aşık olmamızı ... Evlilik düşmanı değilmişim değil mi? Ütopik palavracı, hayalperestmişim sadece)

...

Pazartesi, Mayıs 25

Bazen...

...

Bazen, kocasının emeğiyle, bir ev sahibi olmuş / olabilmiş, hayatı boyunca para kazanmamış, annelik ve kadınlık güdülerinden başka bir paradigması olmadan, biri başarılı mühendis, biri öğretmen iki çocuk yetiştirmiş / evlendirmiş, komşu yaşlı teyzenin; kadınlara özgü kompleks ve karşılaştırma içgüdüsüyle, anneme eski işimdeki maaşımı sorup, iki bin cevabını aldığında, asgari ücretin dört yüz olduğu bir ülkede, küçümsemeyle acıyarak üzülme arası bir bakışla, "Aman! Polis maaşı..." deyişindeki fotoğraf karesini aklıma getiriyorum.

Bazen, ciğeri beş para etmez kıro patronun az evvel kendisi gibi kıro misafirleriyle birlikte içeri girdiği kapının eşiğinde, çay getiren, o işyerinde onun yaşı kadar geçmişi olan çaycı teyzenin elinden, kalkan kaşlar ve "hıh" alışıyla tepsiyi alan ve içeri servis eden kikirik sekreterin hazin manzarasına şahit oluşumu hatırlıyorum.

Bazen, erkek kardeşim onun için ağlarken, sözde kararsızlık buhranları geçirip, arkadaş-sevgili salınımında çocuğun canına okuyan, duyarsızlığın, bencilliğin kitabını yazan, rekorunu kıran, göstermelikle yapmacıkla aklınca oğlanı 14. sıradan yedeğe yazan, sonra nihayet çocukçağızın "neyse siktir et"mesiyle, ilgisi azalınca aklı başına geliveren, sonra da 'empati'den falan bahseden, bahsedebilen kız çocuğunu anımsıyorum.

Bazen, Ostim'deki yüzü gözü kir-pas içindeki "tamirci çırak"larının arasından geçe geçe, Procter & Gamble Ankara Bölge Müdürlüğü'ndeki sınava gidişim (evet büyük firmaların sınavlarına girip, cici okullarda okumuş dangozları eleyip, sonraki sikimtrak aşamalardan birinde elenmek gibi bir huyum vardır), sınavda maalesef aynı havayı soluduğum, hepsi ODTÜ'lü, ben ne muhteşemim, lanet olsun hayat güzel adamım, harika yaratıklarız bakışlı, şu hayatta hiçbir derdi tasası olmamış, yüzeyselliklerinin ardında trajedi ve dramlar yatan, ince hesapların boş beleş kız çocukları ve onların concon konuşmaları arasında, çaktırmadığım bir acıma ile onları kafaya alışım aklıma geliyor.

Bazen, NTV Seçim Otobüsü'nde, "Buralar hep asfalt olsa, herkesin altında Ferrari olsa, yine benim için kıymeti yok, onur yok, şeref yok..." gibi Genç Nihat lafları edip alenen darbe isteyen, ordu el koysun daha iyi falan diyen, diyebilen, tahminimce eve gidince ekrandan kendini izleyip otuzbir çekmiş olan pis suratlı üniversite bebesi öyle canlanıveriyor.

...

Bazen diyorum ki, bu 70 milyonluk güzel ülke, bu zengin topraklarda, böyle beşinci sınıf bir ortadoğu ülkesi gibi, geri zekalıca yönetilmeye mahkumdur ve müstehaktır ve beter olsunlardır ve sen de işte kendi derdine yan, siktir et, -her iki anlamda da- fütursuzca vur malın gözüne, keyfine bak, işine bak, zengin olmaya, "onların gözünde" güçlü olmaya bak!

Lakin, bu gemide hep beraberiz ve benim çocuklarım da olacak ve Allah'tan, işte o "bazen", "her zaman"a tekabül etmiyor.

...

Çarşamba, Mayıs 20

Yazma Listesi...

1. Alexis de Tocqueville' nin,

"Amerika'nın özelliği hayat dolu olması;
herşey, herkes değişim halinde.

Amerika'nın özelliği tekdüze olması;
değişen herşey, herkes, birbirine benziyor."

sözü üzerine felsefi / kültürel / politik temelleri olan bir genelleme.

2. Modern (faşizm-nazizm-sosyalizm) sonrası / milliyetçilik - ulus devlet sonrası / iki büyük savaş + soğuk savaş sonrası / ideolojiler sonrası / 20. yy sonrası (ne sonrası derseniz deyin) yeni çağın malum küresel - maddeci <Obey - Consume - Die> hayat anlayışının insana dayattığı esaret üzerine isyan tahriği. (+ Çözüm arayışına girecek birikimin felsefi / sosyolojik / tarihsel kaynakları ne olabilir)

3. Türkiye'nin kısmen daha "...sonrası" aşamasına bile geçememiş olmasının sancıları üzerine. (bir sonraki konu ile birleştirilebilir)

4. Fikirlerine çok güvendiğim bir ağabeyimden, tam da fincancı katırlarının (iyi saatte olsunlar, cunta kalıntısı, müesses nizam, gerçek iktidar, oligarşi, rejim, devlet, bürokrasi, iç sömürge, Ergenekon vs. ne derseniz) "İslami kesimdeki milliyetçi eğilimlerden faydalanma" politikasını güttüğü bu dönemde, temel fikri 'asıl Ermeni'lerin Türkleri katlettiği' olan, bol fotoğraflı, sürekli Hrant'ın katlinden sonraki "Hepimiz Ermeni'yiz" eylemine "Siz bunları bilmezsiniz, çünkü siz Ermeni'siniz" diye laf sokan(!), ve "...biz de Türk'üz!" vurgusu ile devam eden bir agresif / neo-ırkçı / bölücü powerpoint slaytı almamdaki anlam, Kemalist'i islamcısı, solcu(!)su sağcısıyla, her kesimden insanların içine işlemiş bu (devletçi) milliyetçiliğin ve ittihatçılığın psikolojik / tarihsel kökenleri üzerine analiz. Bonus olarak 28 Şubat mağduru dindarların, 38 Dersim'le taçlanan sürecin mağduru Kürtlerin, 1915 İTC mağduru Ermenilerin, 71 - 80 mağduru solun, 60 mağduru sağın vs. sadece kendi mağduriyetlerini görmeleri, mağduriyetlerini yaratan güce karşı en azından demokrat duruş bazında birleşmemeleri ve birbirlerine karşı bu gücü desteklemeleri üzerine nedensel psikolojik / patolojik / sosyolojik / ideolojik tahlil ve teşhis. Türk siyasetindeki oportünizm ve şahısların/söylemlerin dönemsel - konjonktürel değişimleri üzerine örneklemelerle birlikte (demokratik söylemler / otokratik söylemler bağlamında) İlaveten Türk üniversiteleri ile ABD/Avrupa üniversitelerini bazı yönlerden karşılaştıran birkaç cümle ile

5. ABD'nin kimi sömürge-müttefiklerine demokrasi / kimilerine darbe-totaliterizm / kimilerine de şiddet lutfettiği (ABD'nin silah-petrol / bilgisayar veya gençlere kurşun sık(tır)ma ülkelere silah satma / ekonomi yaratıp bilgisayar satma ikilemi üzerine Çetin Altan'ın "insan öldüre öldüre bilgisayar-otomobil alacak insan kalmaması krizi" bakışı üzerinden) bu emperyal düzende, dünya üzerinde oluşan tek bir fotoğraf karesindeki farklı çağlar gökkuşağının incelenmesi. 21. yy'ın, 20. yy'ın ve 19.yy'ın birarada yaşandığı dünya ve ülke konjonktürü / panoraması üzerine tespit.

6. ABD'de 68 baharı ve Vietnam dönemi yaşananların, bizde yaşanması muhayyilesi üzerinden, muhtemel aydın (!) ve medya tepkileri üzerine, düşsel yolculuk ve nedensel psikolojik/tarihsel analiz (Pentagon eylemi, ırkçılığa ve savaşa karşı duruş vs.)

7. Şiddet temelinden din ve modernite savaşı üzerine, kendi bakışımın "inanç"la "bilgi" arasında, "bilinç yaşamı belirler" ile "yaşam bilinci belirler" arasında, "evrimin dini" söylemi ile "dinlerin evrimi" söylemi arasında belirleme denemesi. Bireyin doğanın (natürizm), tarihin (historizm) ve toplumun (sosyolojizm) cenderesinden bilim ile çıkması ile kendi benliğinin zindanından inanç/aşk ile çıkması arasında, kafakarışıklığı ve insanın idrak yetersizliği ile, sonsuzluk kavramı ve "ölüm"ün kesinliği üzerine, dünyadaki sonsuzluk örneği (bkz. sayı) üzerinden felsefi sorgulama.

8. Yeni ve eski kemalist kesimin (yalnızca ciddiye alınabilecek olanlarının) sosyolojik/psikolojik köken analizi. "Over-confident" yapı ve önyargı - tabu - simge kavramları üzerinden, dine karşı pozitivizmi savunurken, gericiliğe karşı çağdaşlığı (bkz. Retro Takılmak, Sevan Nişanyan, bu blog) savunurken, ideolojik bağlamda (özellikle tarih/sosyoloji ve politikada) "kesin inanç" ile "sorgulama (şüphe)" arasındaki konumları üzerine araştırma ve çelişki analizi.

9. Toplumdaki Stockholm sendromu üzerine sosyopsikolojik tahlil. Özelde Kenan Evren'den gerçekten nefret mi ediyoruz nefret eder gibi mi yapıyoruz sorunsalı üzerinde güce tapma eğiliminin / korkunun / ikiyüzlülüğün tarihsel köken nezdinde analizi.

10. Birinci Savaş / İkinci Savaş / Soğuk Savaş tarafı ülkelerin 20. yy. tarihleri üzerine kapsamlı bir araştırmadan sonra, tarihsel temelden hareketle, felsefi-sosyolojik bağlamda, süreç ve gelinen noktaya yeniden bütünsel bir bakış.

11. 20. yy.dan bugüne bakiye kalan olgulara bakış. Fikirsel/ideolojik tartışma forumları gözlemlenerek, konu, jargon ve teori bazında incelenerek eğilimlerin belirlenmesi ve 20. yy. etkilerinin araştırılması, bu etkilerde tarihsel olaylar (Nazizmin / faşizmin yenilmesi, SSCB'nin çökmesi vs) bazında etki analizi.

12. İnsanı hayvandan ayıran özelliklerin not edilmesi. Dünya üzerinde ve tarihte ideoloji / rejim vs. yönetim-düşünce sistemlerinin incelenerek karşılaştırmalı çalışma yapılması. Demokrasi tarihi üzerine kısa bir bakış ve İkinci Savaş / Soğuk Savaş süreçleri ve sonuçları üzerine konuyla ilgili birkaç değerlendirme. Farklı savaş galibiyeti senaryoları üzerinden muhtemel etkiler ve olaylar üzerine düşsel fikir egzersizi.

13. Sömürü, şiddet, savaş gibi suçların engellenebileceği, özgürlük, refah ve adaleti temin edebilen bir yaşam - yönetim - ideoloji üzerine düşsel (ütopik) deneme ve tarihsel/ekonomik/antropolojik/sosyolojik bir realite özetiyle karşılıklı sorgulama.

14. Tarihin genel olarak yargılaması ve yeni çağın getirdikleri üzerine, İnsan... Nereye? tarzı bir bakış. Ardından Einstein'in "Milliyetçilik insanlığın kızamığıdır" sözü temelinde, ülkemiz ve bugünkü milliyetçilik / kemalizm bağlamında tarihsel bazdan gelecek üzerine değerlendirme. Çalkantıların muhtemel şiddeti ve süreci üzerine görüş / tesbitler. (considering ABD, Ortadoğu, İsrail, AB, Rusya, Enerji, Savunma, Demokrasi, Rejim vs.)

15. Güney Kore / Kuzey Kore (1950-2000), Güney Kıbrıs / KKTC (1970-2000), Yunanistan / Türkiye (1970-2000), İspanya / Türkiye (1970-2000), İtalya / Türkiye (1970-2000), Almanya / Türkiye (1945-2000), İngiltere / Osmanlı (1750-1918), ABD / Rusya (1945-1991) tarihsel bazda ekonomi - toplum - eğitim -sağlık - bilim - özgürlük - katılım - adalet - hukuk - yaşam kalitesi vs. süreç itibarı ile nedensel karşılaştırma ve sonuçlar üzerine Türkiye'nin gelecek rolünü de değerlendirerek birkaç söz.


Aga beni aşar be!

...

Önyargılı, seviyesiz, küfürbaz, çıkar savunucusu, "insan"ı temel almayan ve yüzeysel şahıslar hariç, fikir öne süren, dinleyen, düşünen, arayan, talep eden, araştıran, sorgulayan, bilen, inanan herkese saygıyı, fikir teatisini, yaratıcı tartışmayı ve etkili iletişimi borç bilirim.

Sevgi ve Saygılarımla,

Hiçbir Şey Bilmeyen Adam

Pazar, Mayıs 17

Şahit Yazarlar Aman Diyim

Sıkıldım.

Çok sıkıldım.

Birkaç misal;

Bir arkadaşın "feysbuk"ta paylaştığı videoda, bilmemne harekatımızdan görüntüler yer alıyor. İşte, havan mavan bir takım savaş araçları bomba, füze, roket vs. yağdırıyor. Sonra görüntüye parçalanmış, kevgire dönmüş vs. ceset görüntüleri geliyor. Küfür kıyamet ırkçı sloganlar eşliğinde (Mahmut Esat Bozkurt'a falan selam ediliyor).

Hayatında Hakkari'ye gitmemiş, tarihiyle, jeostratejisiyle, insani ve hukuki yönüyle Kürt Sorunu hakkında tek bir kitap okumamış onlu yaşlardaki otuzbirci bir internet bebesi bunu paylaşıyor, muhakeme ve algı kabiliyeti bakımından ondan hiçbir fazlası olmayan benim iş güç sahibi arkadaşlarım da zincire katılıyor, o "füze yağdırılan" toprakların kendi toprağımız olduğunu, annelerin karşılıklı acılarını, bu iç savaştan çıkar elde edenleri, dönen dolapları ve geçmişte yaşananları düşünmeden / bilmeden / bilip de işine gelmeden. (Benimse aklıma savunma bütçesi görüşmelerinde mikrofonu açık unutup müsteşarı korg.in kulağına "Bir operasyon daha göstersek bütçeyi kurtarırız" demesi geliyor MSB Vecdi Amcamız büyüğümüzün)


Bir başkasında, "kendi kanıyla Atatürk portresi çizen adam"la gururlanmamız isteniyor. İzlemedim, yorumlamadım, kayıtsız da kalamadım, Hasan Rua Demiroğlu'na mesajla gönderdim. O izlemiş, arkaplanda Osmanlı marşlarından biri çalıyormuş. Acı ironiden, cahilliğin böylesinden, eğitim politikasının sonuçlarından bahsetti. (Edit: Dayanamadım izledim. "Boya"sı tükendikçe jiletle bir kesik daha atıyor, tek kelimeyle iğrenç, mazoşistçe, psikopatça. Ama çocuk yetenekli, "kan"la -ki kan kutsal değil, "necis"tir, kutsal olan mürekkeptir- bu kadar haşır neşir olacağına resim yapsa, birşeyler olur. Ama nerde...)

Bunu paylaşan üniversite mezunu, halim selim kıymetli bayan arkadaşıma, bu görüntüleri izlerken gururdan gözlerimin yaşarmadığını söylesem, şaşıracak ve üzülecektir.

Bu kadar saftır.

O kadar saftır ki, türbanlı bir hanım yazarımızın İran dönüşü "şok açıklamalarının" yer aldığı, (hani şu "despotizmden iğrendim, sokakta polis insan haklarını ihlal ediyordu, baskı vardı, Türkiye'de yaşadığıma şükrettim" vs. dediği) videoyu paylaşırken de, "benim anlamadığım bu kadın bunları söylüyor da neden hala aykırı davranıyor?" notunu ekliyordu, kadının halen türbanlı (=aykırı) olmasına içlenerek.

Haberlerde, Danıştay cinayetinin yıldönümü olması hasebiyle, bir yargı kalantoru, hükümete giydiriyordu, türbanıydı, kaşımasıydı zartı zurtuydu (bkz. 28 şubat bin yıl sürecek). Cinayeti "irtica" işlemiş gibi. Aklıma hunharca katledilen Uğur Mumcu'nun eşi ve oğlunun "takıldığı" siyasi partiler geldi nedense. İlginç.

Sonraki haberde de Tandoğan'a (meydanın ismi bile manidardır) onbinlerin toplandığı söyleniyordu. Görüntüler tanıdıktı.

Haldun Dormen Müjdat Gezengiller de bizim Galatasaray'dan Taksim'e "sessiz yürüyüş" yapacaklarmış, laikliği korumak için, 500 metre.

Yeminle bıktım artık. İrrite oldum. Tiksindim.

Nedir bu?

Bu kadar insan, veya onları yönlendirenlerin hepsi, Ergenekoncu, darbeci, halk düşmanı, kutsal devletçi, statüko zaptiyesi, faşist, elitist, oligarşi savunucusu, korporatist, militarist, kötü niyetli, çıkar savunan güç odağı vs. olamayacağına göre, nedir bu?

Nasıl açıklarsınız bunun birey bazında psikolojisini, kitle bazında sosyolojisini?

Sınıf bilinci mi? Bir zümrenin, egemen kesimin, "Ayaktakımı"ndan tiksinmesi, elitizmi mi? Dezenformasyon, medya yönlendirmesi mi? İktidar partisi karşıtlığı mı? Bir tür militarizm, postal yalayıcılığı mı? Güce tapma mı? Stockholm sendromu mu? Otoriterlik, totaliterlik özlemi / sevdası mı? Demokrasi özürlülük mü? Demokrasiyi hazmedememişlik mi? Eğitim sisteminin, resmi propagandanın, bilgisizliğin sonucu mu? Oportünizm mi? Pragmatizm mi? Sosyal katılım mı? Güçlenen halk kesimlerine direniş mi?

Elbette kendim gibi düşünmeyeni dışlamıyorum. Ama bunları mantıklı gösterecek üç cümle kurabilen yok, hep aynı teraneler, aynı ezber.
...

Gündelik siyaset, oynak zeminiyle; kişiler ve olaylar üzerinden konuşmak, aldatıcılığıyla fena halde usandırıyor insanı.

Olgular, kavramlar üzerinden konuşacaksın. Araştıracaksın.

Felsefe bilmek, sosyoloji bilmek şart.

Tarih, en önemlisi.

Siyaset fosseptiğinde bulduğumda kendimi, saçmaladığımı bazen, bu şaklabanlıklara şahit yazıldığımı görüyorum sonradan. Lan gözümüzün önünde oluyor, GK Bşk. basın leşkerlerine siyaset şovu yapıyor, eski GKB televizyona çıkıp resmen saçmalıyor, GKB medyayı tehdit ediyor, askerler ölüyor, GK sitesinde hükümete lakayt bir tehdit metni yayınlanıyor, Şemdinli savcısı görevden alınıyor, başbakanla GKB resmen pazarlık yapıyor, krizler, 28 şubatlar... Demokratik hukuk devletinde, 2000'li yıllarda olmayacak türlü rezillik. Psikolojimiz bozuluyor.

Saçmalıklara şahit yazılarak, saçmalamaya mahkum oluyoruz.

Siyasetin içine çekildik mi, yukarıda değindiğim zavallı insanları, medyada yazarım diye geçinen organizmaları gördükçe, üç beş kitap da okumuşluğumuzdan, ahkam kesmeye / kendimizi ifadeye / kin kusmaya mecbur hissediyoruz.

Şahit yazıldık diye, şahitliğimizi yazıyoruz.

Kıt bilgiyle, büyük laflar etmeye kalkıyoruz.

Aha işte, bir yazımda, ABD'nin bizi 1947'de İngiliz İmparatorluğu'ndan devraldığını yazmışım.

Ulan sorarlar, dönemle ilgili kaç kitap okudun, geyik?

(Daha Birinci Savaş yenilgisi sonrası kuruluş ve erken Cumhuriyet döneminde pek çok şeyin İngiliz İmparatorluğu çıkarlarıyla örtüşen bir şekilde geliştiğini anlamak başka, mevzuyu 47'lere kadar uzatmak başka. İkinci Savaş'ta bi ona bi buna yamanıp savaş dışı kalmak iyiydi de, Stalingrad'dan sonra kabak gibi görünen zaferi öngörüp muzaffer devletlere diplomatik hamle yapsan ve onların safında yer alsan daha iyi değil miydi? Son ana kadar faşizme mi kıyamadın nazizme mi? Ya herşey olup bittikten sonra Almanya ve Japonya'ya savaş ilan etmek neyin nesi? Bu mu daha onurlu? E babayı aldık tabi. Ne demokrat olabildik, ne "muasır medeniyet"le (onlar emperyalistti de sanki Alman emperyalist değildi) müttefik. Bağımsızlıksa, 2 yıl bağımsız kalabildin, sonunda kendi ayağınla ABD sömürgesi oldun işte, hem de Almanya - Japonya - Güney Kore gibi tok değil, aç sömürge, yarı faşist sömürge, darbeli matkap rejimi... Sonuç olarak ABD İmparatorluğu bizi 2. Savaşın hemen ardından ekarte ettiği İngiliz İmparatorluğu'ndan değil, bizzat Atölye Şefimizin (veya Orkestra Şefimizin) tam bağımsız -ve bu uğurda yarı aç- ellerinden devraldı denebilir.)

Bugün, ben, fikir üretiyorsam, Fransa'nın numaralandırılmış cumhuriyet ve imparatorluk geçmişini, çalkantılı siyasi tarihini bilmem lazım. Birinci Savaş'taki İngiliz kamuoyunu gün be gün takip etmiş olmam lazım. 19. yy. Osmanlı - İngiliz - Alman - Fransız - Rus tarihlerini farklı bakış açılarıyla bilmeden fikir üreten bir adam, en iyi ihtimalle fikir üretmiyordur (bkz. beyin yerine göt taşıyanlar). İdeolojiden bahseden bile, ideolojisinin yaratıcılarını, yankılarını, sarsıntılarını bilmiyor!

Velhasıl, günlük siyasetin metaforundan çıkmadan, "insanlık" çapında (türümüzün... diye başlayan cümleler kurarak) Gündüz Vassafvari yorumlar yapamazsınız.

Savaşı ve diğer insanlık suçlarını yargılayamazsınız.

Milliyetçiyseniz (ki kurtulmaya en az gönüllü olduğum hastalığımdır) büyük (ama gerçekten büyük, başına büyük sıfatı konmasının emredilmesine ihtiyacı olmayacak kadar büyük) Einstein'ın "Milliyetçilik insanlığın kızamığıdır." cümlesini kavrayamazsınız. Hem Osmanlı'yla gurur duyup, hem milliyetçiyim diyen bir sürü budaladan farkınız kalmayacak, zira Osmanlı'yı yıkan da, bir-iki-üç? yüzyılı kana bulayan da bu milliyetçiliktir.

Ve işte ben, kendine hem anarşist, hem müslüman, hem Türk, hem liberal, hem liberter, hem savaş karşıtı, hem vatansever, hem hümanist, hem enternasyonalist, hem yenilikçi (sol), hem mukaddesatçı (sağ) diyebilen, daha doğrusu hiçbirini diyemeyen / demeyen / demek istemeyen, tüm paradigmalardan sıyrılarak düşünmeyi talep eden, arayan bir kimse - yim / olmak istiyorum.

Velhasıl, henüz, üretmek falan değil, öğrenmek istiyorum.

(Çünkü henüz ne idüğü belirsiz bir karışımım. Bir dezenformasyon fırtınası sonrası, resmi ideoloji kalıntıları, heyecanlar, duygular, hala gitmemiş sloganlar, yarım yamalak bilgiler, kıt bir tarih - jeostrateji bilgisi, fikir kırıntıları, hazır biçimli içi boş elbise gibi oturan ideoloji artıkları vs. çöplüğüyüm. İttihatçılıktan nefret ediyorum, savaşa karşıyım ama Kazım Karabekir hayranıyım. Öykülerinde nefret tohumlarını görüyorum, ama Ömer Seyfettin'i hala çok severim. Dersim'i falan biliyorum, ama hala bazı tahriklerine kızıyorum, milliyetçiliklerini sindiremiyorum, bizimkisi ise hala canayakın geliyor bazen, kolayıma geliyor. Tam liberal, tam sol, tam milliyetperver yada tam başka birşey olamıyorum. Olmak da istemiyorum aslında, ne -cı, ne -cu, ne de -ist. Şiddet karşıtıyım de, ve geç, ne var ki, damarlarımda geziyor bazen meret. Bu blogda yazdıklarımdan da utanıyorum. Allah'tan kimse okumuyor.)

Bilmeden ne üreteceksin?

Dinler tarihi, bütün bakış açılarıyla Birinci ve İkinci Savaş, 19 - 20 hatta 21. yy Avrupa ve Dünya tarihleri, tüm yönleriyle, farklı cephelerden kendi tarihimiz, antropoloji, sosyoloji, felsefe...

Bu da sanırım, siyasi gündemden, kamplaşmalardan, tüm bu çılgınlıklardan biraz kopmakla olur. Bu düzeye inmemekle olur.

Bilgisizliğini kabul etmekle başlar. Bilgisizliklerini kabul etmelerini beklemeden.

Ama söylemeden de edemeyeceğim, ekşisözlük'teki yeni türedi troll/faşist takımı, topunuzun ben anua koyim!

Pazartesi, Mayıs 11

Ülkücülüğümden Bana Ne Kaldı?

Mürekkep yalamış arkadaşlarımdan bazı yazılarımı eleştirmelerini isterim. Kısa ve devrik cümlelerle dinamikleştirilmiş, akıcı, vurucu bir üslubu benimsediğim bir yazıda "biraz Nietzche, biraz Cemil Meriç" demelerini beklerim mesela. Onlar "Bıçak sırtı bir yazı, fazla solcu, tepki çeker" derler. Ben -varsa- üslubumu merak ederim, onlar içeriğe bakarlar. Kategorizasyon da buna göre olur, hangi konuda yazarsan yaz; solun sağın, faşistin komünistin, ülkücünün dincinin, ne kadar yafta varsa konjonktüre göre, lidere göre değiştiğini, bu sınıflandırmaların düşünen adam için muteber olmadığını anlatamazsınız.

Size göre Ayn Rand da okunmalıdır, Marx da. Ama bu yönde gayreti olmayan insan için bu arayış rasyonel değildir. Bir safın/sıfatın güvenli çerçevesine sığınmak çok daha kolaydır.

Lakin siz de, çerçeveleri, "başkalarının ideolojileri"ni (fikre giydirilmiş deli gömlekleri, hepsi de Avrupalı), 'geçen yüzyılın ölüm ve katliam bahaneleri'ni aşmadan önce, tarihi ve insanı anlayarak okumadan önce, bu yollardan geçmişsinizdir. Akıldan çok gönül ve heyecanla bir akıma (fikre) /gruba (aksiyona) bağlanmış, kendinizi bir ideolojiyle ifade etmişsinizdir.

Evet, ben ülkücü idim. Tam da yeni çağın gerektirdiği "bilgisayar çocuğu" iken, Türkiye'de bilgisayarın doğuşuna öncülükle şahitlik etmenin keyfini yaşarken, bir büyük deprem beni başarılı ve mutlu çocukluğumdan, asi ve huzursuz gençliğime taşıdı. Siyaset ve kavga, tam yerine düşmüşüm! Zaten bayılırdım Ömer Seyfettin hikayelerine, Türk'tüm de. Konya'da başka ne olacaktım, nurcular mıy mıy, solcular dinsiz (ve çok okuyorlar), arkadaşlar ülkücü, ailede 80 öncesi ülkücüler var, 99 seçimlerinde halk MHP'yi deneyecek gibi görünüyor... Bizim basitliklerimiz, yeldeğirmenleriyle dövüşümüz tüm grupların basitliğiydi aslında. Lafta Amerikan sigarası içmeyip, Samsun taşıyıp yoldaşlardan Marlboro otlanan solcudan farkımız yoktu. Herşeyimiz aynıydı, ancak biz cumaya giderdik. Ozan Arif'le başlayan rakılı akşamlarda, alkol seviyesi yükseldikçe "hain"leşir (aslında doğru yolu bulur:) Zülfü Livaneli, Ahmet Kaya kasetleri takardık. Lakin bu vatanın evladı bölücü Ahmet Kaya'yı dinlememeliydi bize göre. Niye dövüştüğümüzü bilmezdik. Ocakta reis saçmasapanlığını benim bile anlayabildiğim tezler anlatırdı. Ve onlar hep olay yerine iş işten geçtikten sonra gelirdi. Ama biz kahramandık, arkadaştık.

Dayım Şırnak'ta ve Kuzey Irak'ta savaşmıştı 96'da. Benim için büyük kahramanlık! Ve 2000'ler, ismimin de aslında Kürtçe olduğunu öğrenip aklımın başıma geldiği yıllarda, bir lise sınıfındaki 10-15 öğrencinin parmaklarından kan akıtıp kağıda bayrak çizmeleri, GKB Büyükanıt'ın da bunu ciddiye alıp çocukları GK'da ağırlaması haberine bakarken, aynı haltı kendim ettiğim yıllar gelecekti aklıma. Engin Ardıç'ın meseleyi muhteşem özetleyen "isteyen parmağını keser isteyen pipisini, bize ne!" yazısı da mahçubiyetime tuz biber ekecekti.

Nefret değil cahillik ve gurur kökenli bir ırkçılığım, saf köylü aşkıyla toprak sevmekten ibaret bir vatan aşkım, fedakarlık erdeminden gelen milliyetçiliğim ve yiğitlik gösterisi asıllı bir militarizmim vardı. Aklen değil, kalbendi. Bir kütüphanede Atsız kitabından rastgele açtığım bir bölümde gördüğüm "milliyetçilik ve savaş istiyoruz! kan istiyoruz!" hezeyanlarına kadar.

Zaten benim kıt düşünce ve bilgimden gelen ifadelerimden, jargon farkını kazısanız, rahatlıkla bir solcuya, bir dinciye vs. söyletebilirdiniz. O zaman bile anlamı yoktu bu kalıpların. Sonuçta ezilmiştik, birşeylere isyan ediyorduk, ama aslen hiçbir şeye değil!

Kafamda da hep o işgal senaryosu, bir gün memleketi işgale geldiklerinde, o çok konuşan egemen zevat gene işgalcilere balo verecek, memleketi kurtarmak biz vatan evlatlarına düşecek, biz de intihar komandosu terörist olacağız! Zaten işgal altındaki memlekette yaşayacağıma ölürüm daha iyi!

Yani o 89'ların darbe mazlumu, İslam'ı kullanmayan ama %100 uygulamasa da kalben Anadoluca benimseyen, memleketi -esasında milletini- gönülden seven, halkçı Bizim Ocak yazılarındaki hava gibi ülkücüydüm ben. Anti-komünist ABD fonlamalarıyla, faşizan devletle yatağa girip, müesses nizam koruyuculuğu adına, kimi akçeli profesyonel, kimi kandırılmış tetikçi-soğuk yapıyla alakam yoktu.

Bu duygusal tortunun şimdiki anti-militarist, liberal, sol vs. düşünce ve ifadelerimle, aklımla çelişmeden hep içimde bir yerlerde saklı olduğunu, hiç değişmediğini düşünürüm. Korkularımızın arkasındaki egemen çıkarları görmüş olmanın, bilinçlenmenin o duygu tortusunu -esasında vatanseverlik- değiştirmediğini bir yerlerde hissederim. Belki de Bursalı olmadığım halde Ulucami'ye atılması muhtemel bir işgal füzesini görmemek için ölebilme mantalitesidir, saflığıdır saklı olan. Ona buna, kemalizme, (militarist) cumhuriyete, hiçliğin rejimine, resmi propagandaya, oligarşiye ve çıkar odaklarına alet olmaktan uzakta, Osmanlı hatırası (sağcı aydına "bekçi köpeği!" diyen Cemil Meriç'in tüm fikirsel aşamalarından sonra "sadece Osmanlıyım" demesi ve aslında fikirsel ve duygusal olarak değişim geçiren gerçek aydınların temel çıkarımlarda hep tutarlı kalması gibi), aile ırzı, köyün şerefi, ailenin, akrabanın, komşunun ve tüm küresel dünyalılık ve üçüncü dalga mülahazalarının ötesinde "memleketin" namusu için ölebilme duygusudur, 20. yy.da kalsa da, saklı kalan. Abdülhamid'e ulu hakan demek, İttihatçılıktan nefret etmek, yine de Karabekir'e hayran olmaktır bana benim ülkücülüğümden baki kalan.

Allah ülkücülüğün bedelini yıllarca hücrede ödeyen ve liberal/solcu aydınlarla barış toplantısı yapamadan ölen Muhsin Yazıcıoğlu'na rahmet eylesin.

Şimdi bu cümleyi yazdım diye bir kalıba girmiş olacağım ve solcu arkadaşlarım kızacak. Ama bir dakika beyler, ben Demirel değilim ki, bizden 3 onlardan 3 budalalığıyla Denizlerin ölümüne parmak kaldırayım. Hepsini kılıçtan ve işkencehaneden geçiren aynı güçtü, farkındayım. Ve bu gücün karşısında, hiçbir kalıba girmeden, kendim için, halkım için, insan için düşünüyorum.

Ülkücü zamanların çakma hümanist kaleminden mutedil bir yazıyı da virgülüne dokunmadan bonus olarak koyalım:
(2005)

***

Kalıplardan Kurtulmak

Cocukken en saf ve masum duygularimla babamla tartisirdim : "Isciler sabahtan aksama kadar calisiyor,butun isleri onlar yapiyor,siz onlardan daha fazla kazaniyorsunuz" Babam her seferinde gayet aciklayici cevaplar verirdi : "Benim orda bulunmam yeter,onlari yoneten ve organize eden benim,hem ben ne zorluklar icinde kendi cabamla okudum..." Evet babam hakliydi,esasinda o isveren de degildi,mak. muh. ambalajli,isveren vekili lakapli,"evet efendimci"olmadigi icin mudur yapilmamis, yillarca emegi ve teknik konulardaki ustunlugu somurulmus bir "isci"ydi aslinda (malum,is kanununa gore ezici cogunlugumuz -ne kadar kalifiye olsak da- boyle "isci" olmak icin okuyoruz!) ... Bense babamin beni ciddiye alip sistemin gerceklerini acik acik anlatmasina ragmen her seferinde yine ayni saflik ve masumlukla ayni seyleri dusunurdum... "Bir insan o asgari ucretle ailesini nasil gecindirir?" Cocuklugumun en guzel hayalleri olan Mustang ve Ferrari'yi o harikalari hak etmeyen ici bos mirasyedi zibidilerde gordukce "mulkiyet" kavramina ve "neden ayni anda dogan iki bebegin kaderi arasinda bu kadar fark olabiliyor" sorularina, sosyal problemlere, savaslara, ezilenlere, insanligin %90'ının batıya calismasina, bazi "buyuk" devletlerin kendisi nukleerin,haksizligin en alasini yapip bizim gibi ulkelere "silahsizlanin, medeni olun, insan haklari..." ayaklari yapmasina takiyordum... PEKI SIMDI BEN SOLCU MUYUM?
Heyecanli ve atilgan bir delikanliyken,"ben TÜRKÜM" der gogsumu kabartirdim, anne ve baba tarafimin da milliyeti gectim, irk ve soy acisindan da tamamen "Turk" olmasi benim icin bir "asalet" gostergesiydi. Neredeyse, cekik gozlerimle,kemerli burnumla,"Türk tipi" kafa yapimla ve "Turk gibi kuvvetli" bunyemle gurur duyuyordum.(Bir de ela gozlu olsaymisim tam Turk musum be :) Malum kitaplari,tarihi,siirleri okuyor ve duygulaniyordum... PEKI SIMDI BEN MILLIYETCI MIYIM? Bazen de "ulan biz insaniz, ne irki ne kani, suurdur onemli olan, insanliktir,hepimiz kardesiz" filan derdim "Elimde guc olsa tum Kurd irkini yok ederdim" diyen irkci-fasist arakadaslarima... Bazen de HUMANIST oluverirmisim demek ki...
Almanya,Guney Kore,ABD,Malezya,AB ulkeleri,kapitalizm,muhafazakarlik, milliyetperverlik,maneviyat,Turk-Islam,millet icin devlet gerceklerini kabul ederdim. PEKI SIMDI BEN SAGCI MIYIM?
Heyecanli delikanlilik donemimde "devlet gorevi" yada "kutsal devlet" icin olmek de benim icin onurdu. Yoksa DEVLETCI MIYIM? Adams'in fikirlerini seviyor, gelismis ulkelerle Rusya,Cin,Kuba ve Kuzey Kore'yi karsilastirdikca hakli buluyor, hosgoruyu ve birey kavramini onemsiyordum. LIBERAL MI OLDUM SIMDI?
Vatanseverligimi bos laflardan degil,"Sizinle savasanlarla Allah yolunda siz de savasin ama asla asiriliga kacmayin" ve "Yurtlariniza sizi cikarmak icin geldiklerinde onlara karsi kendinizi savunun"dan aliyordum. Allah, Peygamber kavramlari benim icin birseyler ifade ediyordu.. Ateizmi ozgurluk olarak goren arkadaslarim vardi, bense big bang'le yaratilis gercegini ortustururdum.. SIMDI BEN DINCI MIYIM? O nasi laf oyle, kul ile Yaratici arasinda olan din pazarlanip satilir mi?
En buyuk geri zekalilik, bu kaliplardan herhangi birine koru korune baglanmak, ezberlediklerinden baska seylere bastan hayir demek, baska insan ve dusuncelere saygi gostermemek, bagirarak yada demagoji yaparak hakli cikmaya calismak, okumayarak,ogrenmeyerek "kucuk" kalmak ve kendini gelistirmemektir.
2. en buyuk gerizekalilik ise bazi "atesi elleriyle tutmayacak kadar akilli" olan insanlara "masa" olmaktir...
Kahrolasi kaliplar, kohne ve bitmis ideolojiler, herkesin bildigi seyler benim zekami, yaraticiligimi,bilgimi hapsedemez ; hicbir sifat beni ifade etmeye yetmez...
Birtakım sozcuklere "-ci,cu" (yada "-ist") eklenerek olusturulmus sifatlarla "oz" anlatilamaz... Mesela "mumcu" mum demek degildir...
Esas olan,sevgi,saygi,hosgoru,baris,umut,mutluluk,erdem,durustluk,ahlak,insanlik....

İhtiyar Dedem Rahatsız

1938 doğumlu. T.C. vatandaşı; Türk, müslüman, sünni. İlkokul mezunu, çiftçi, ehil bahçıvan. Köylü. Askerliğe elverişli. Yapıyor da, 2 yıl. Karısının dedesi "4'ü İngiliz elinde esir 10 yıl" yaptığından, 2 yıl ona lütuf gibi gelmiş olsa gerek. Hayatın sunduğu tüm teklifleri reddetmiş, ne askerdeki komutanı yedek subayın "Ramazan ben senin kadar dürüst adam görmedim. Ben Adana'da Tekel Müdürü'yüm. Askerden sonra gel, beni gör." ricasını, ne de 1956'da baraj inşaatına gittiği Aydın'a yerleşme fikrini benimseyecek cesareti olmuş. Garibandır ama cevvaldir. Kızkardeşinin kayınbabasının bir kavgada kafasını tandıra soktuğunu duyar duymaz av tüfeğini kaptığı gibi kapısına gidip, adam pencereye çıkar çıkmaz tetiğe asılacak kadar cesurdur, Tatar Ramazan'dır. Devlet görevlileriyle (altı üstü jandarma çavuşu o da) "mıç mıç" olup, onu bunu ezerek hakimiyet kuran, su kavgalarında hep haklı çıkan ağalara karşı diktir, ama köyde sözü hiç geçmez. Fakirdir. Garibandır. Sırtından da jandarma dipçiği eksik olmamıştır.

Devletten zerre hayır görmemiştir. Dişiyle tırnağıyla, inşaat ameleliğiyle bir mühendis, bir astsubay, bir teknisyen, bir de lise mezunu yetiştirmiştir. 71 yıllık ömründe bir deste parayı birarada görmüşlüğü bulunmaz.


27 Mayıs'ı "Menderes'i, Polatkan'ı, Zorlu'yu astılar" diye, 12 Mart'ı "Bir binbaşının kızını mı ne kaçırdılardı, askere dönüverince, bir gecede hepsini astılar, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan" diye isim sıralayarak ; İkinci Savaş / Tek Parti / Milli Şef / İhtiyat Askerliği döneminin kıtlığını, açlığı, aç insanın nasıl vahşi olduğunu, sonra Menderes'i, traktör furyasını köylü saflığı ve pragmatizmi ile siyasete mesafeli, Marx'a göz kırparcasına ekonomik tabanlı ve realist bakışla anlatır, hep aynı birkaç cümleyi tekrarlayarak.

Sizi onunla, bu klasik millet efendiliği kisvesi altında ezilmenin sözlük tanımı bir hayat sürmüş "Cumhuriyet kuşağı Türk köylüsü" portresi ile tanıştırmamdan maksat, geçenlerde yaşadığımız dehşetengiz, ama yine köylü saflık, basitlik ve pragmatizmi ile muhteşem diyalogun arkaplanındaki psikolojiyi, oradan da sosyolojiyi yakalamak. Otoriter, totaliter veya faşizan, militarist vesayetin izlerinin kalıcılığı ve okumuşuyla cahiliyle, burjuvasıyla köylüsüyle, kapıkuluyla bilinçsiz/geleneksiz genciyle toplum üzerindeki ölü toprağının kalınlığını gözlemlemek.

Kutunun içinde birkaç Gündüz Vassaf, Vedat Türkali, Hikmet Kıvılcımlı vs. vardı, yeni siparişlerim. Karıştırmış birgün, bu çocuk ne okuyor diye. Fevkalade üzgün, kahırlı bir suratla gelir;

- Oğlum, sen ne okun? Etme oğlum. Ocağını söndürüler. Gaptırma paçanı.
- Birşey okumuyorum.
- Bir kitap gördüm. Nişanyan mı ne? Ermeni yazarı!
(Sevan Nişanyan'ın Yanlış Cumhuriyet'i)
- Dede ırkçı mısın ne alaka?
- Biraz baktım adam resmen Atatürk'e küfürediyor?!
- ?
- Oğlum, adam bizi gurtarmış. Sen ne okuyorun. Vallahi ocağını söndürüler. Yasak. Okuma. Etme. Gaç para verdin buna?
- Para mara vermedim.
- Bilirin oğlum, bilirin, bedava dağıdırlar. Gahırolasılar. Doğru durmazlar.
- Yasak masak yok dede. Eskiden daha mı iyiydi?
- İyiydi ya, disiplin varıdı. Etme oğlum, bizim gonşunun oğlu bilmemkimin bak ocağını söndürdüler, berduş oldu çocuk. (kimbilir hangi darbe kuşağından bahsediyor...)
...

Yüzündeki ciddi ciddi yazıklanma, kahırlanma ve korkuya tahammül edilecek gibi değildi. Stockholm sendromunun zirvesi bu olsa gerek! Atatürk'le ilgili tek anektodu bizim köyden Atatürk'ü görmüş birinin bir sohbette nasıldı diye soranlara "Donuz gibiydi" demesi ve köylünün adamı ipten kazıktan almak için "Bizim buralarda sağlıklı guvvetli adama donuz gibi denir" ağız birliği ile adamı kurtarmalarıdır. Milli mücadeleyle ilgili bildiği de "Top sesleri bizim köyden duyulurumuş" tan ibaret olmalı. Ve sanırım Avrupa'da 20lerde, 40larda kalmış olan totaliterliğin, en geç 70lerde bırakılan militarist vesayetin bizde hala yaşamasının, GKB'nın siyaset şovuna medya kalantorlarının sevine sevine koşturmasının altında, tarihimizdeki tüm felaketlerde askerin siyasete batmasının sebep olması biline biline, bizdeki muhtelif elit (!) kesimlere yayılmış çıkar, rant payı ve avantanın aranması gereğinin yanında; geri kalan ve geri (bırakılmış) olan ezilmiş yığınların bilgisizliği ve yukarıdaki diyalogda görülen korkunun izlerini aramak gereği. Şimdi, yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan?


P.S. "Benim gibi düşünmeyen herkes vatan haini"cilerin cumhuriyetle yaşıt korkuları (bkz. bölücülük) (bkz. irtica) (bkz. halk) (bkz. vakayi hayriye) (bkz. devr-i sabık) ile halkın ta kendisi dedemin korkuları arasında bir paralellik vardır belki de, kimbilir... :)

Cumartesi, Şubat 14

Gençliğe Hitabe

Sizler kendi yediği dayakları yıllarca anlatıp sizi dayak yemeye davulla zurnayla uğurlayan babaların çocukları olduğunuzdan, size yedireceğim ve hazmede(meye?)ceğiniz tüm eleştirilerde biraz mazursunuz, geleneğin kurucusu değil de uyum sağlayarak devam ettiricisi olduğunuzdan. Kendi orospuluğuyla övünüp müstakbel karısında bekâret arayan Türk erkeğinin diğer bir ikiyüzlülüğü de bu gelenekte: cesur geçinip güce tapınma korkaklığı. Hepiniz DNA’larınıza işlemiş militarist kokulu iç sömürgenin kölelerisiniz. Emir-komuta üzere yaşayıp, emir-komuta üzere ölürsünüz. Yeter ki vatan kışla paşalar ilah olsun -belki size de bir kemik düşer sofradan- . Bu düzen böyle devam etsin.

Eyyamcısınız. Seçtiğiniz adamı astılar seyrettiniz. Yaramaz çocukları astılar seyrettiniz. Aynı adamlar ellerini ovuştururken siz bölünüp “3 bizden 3 onlardan” şarkıları söylediniz. “Onlar ortak biz pazar”dı slogan, seyrettiniz eski vilayetinizin size fark atışını. Sonra aynı kapıda 40 yıl beklediniz. Ağlayıp feryat ettiniz ve hep devletten kemik beklediniz. Düzenden şikâyet ettiniz düzenden nemalanmak için. Üretmediniz ve gelişmediniz.

Alnınızın teriyle, dişinizle tırnağınızla inşa ettiğiniz cılız ekonomiyi sömürüp siyaset oyunları oynadılar yıllarca, Radyoevi basıp hükümet düşürdüler, bazen el koydular zaten kendilerinin olan düzene. Aşık Veysel’i Ankara’ya sokmadılar. Saracoğulları, Pekerler, Tandoğanlar geldi geçti üstünüzden. Siz yaşa var ol dedikçe, padişahınız çok yaşadı. Sırtınızda.

Gelene ağam gidene paşam. Sizin 4 kelimelik hayat dağarcığınız. 100 sene faşizme ses çıkarmadınız. Ezikçe, onursuzca. Çiğnenerek.

Barıştan ve özgürlükten yana, biraz olsun silah – petrol düzeninin, egemenlerin çıkarlarına karşı bir tavırda, savaşa ve haksızlığa karşı bir tavırda birleşmek. Propagandaya kanmamak. Fedakârlık gerektirir, lafta değil, eylemde; sloganlarla değil, fikir ve projelerle yürümek. Düşünmek. Mücadele etmek. Onuruyla ölmek. Onuruyla yaşamak.

Bir kez olsun kabullenmeyin yenilgiyi. Tek söylenecek olan budur.

Salı, Aralık 9

Bir Kasım Sabahı Ankara’sında Soba Cafe

Bir Kasım Sabahı Ankara’sında Soba Cafe
.: Hayal mi, Proje mi? :.

Var mısınız Paylaşmaya? Yoksa Siz de mi Onlardansınız…

Bir Kasım sabahı Ankara’sı… Kapalı bir hava, inceden yağan bir yağmur, insana saatlerce altında yürüse bile ıslanmayacağını düşündürten cinsten. İçinize işleyen ama ıslatmayan, inandığımızı belli etmemek için çırpındığımız, sıkışınca tevazuuyla sığındığımız kaçınılmaz inançlarımız gibi. Yollarda gölcükler oluşmuş, herkeste bir telaş, asık suratların her zamanki koşuşturması; sizse kapüşonunuzu açmış, yürüyorsunuz, güneşte yürür gibi. Ama ne kış var ne yaz, havanın müjdesi ise bunların yokluğu değil, güzün varlığı. Dedem bir Kızılderili veya şair olsaydı, “düşen yapraklar ayı” der miydi Kasım’a?

Hayat olanca acımasızlığıyla sarmalamış bu ayı da… Yaz gecelerinde banka ATM’lerinde yuvalanan evsizler, kışın çıplak ayaklı sokak çocukları, güzün köprü altı bally’cileri olur bu ay. Kül rengi paltoları olmayanları üşüten rüzgâr, ayakkabı deliklerinden içeri sızan yağmur suları. Otobüs duraklarında titreyenler, baş döndüren açlıklarını belli etmeden. Öyle sahneler ki, ne kendi telaşında koşuşturan eli poşetli asık suratların umurunda, ne de üç beş satır yazıp, üzülüp, rahatlayıp işine bakan okur-yazar takımının. İnsanlar bu bencilliklerine “hayat” deyip geçiyorlar, ben yaşayabiliyorum ya, ne devlet! Yaşamaksa hayat yalnızca, buyurun yaşayın o zaman. Yaşayın bir Kasım sabahı Ankara’sını… Sizin olsun.

Bana mektup yazın, Marx’la, Smith’le, İsa’yla, Keynes’le, Mill’le, İbn Haldun’la, More’la, Shopenhauer’la, Meriç’le, Bakunin’le, Atay’la (ve tabi Işık’la), Tolstoy’la, Dosto’yla, Gorki’yle bekliyoruz mektuplarınızı. Ütopya mahallesindeyim ben, -hayat eğer buysa- ölüler âleminde, barış, kardeşlik, özgürlük, adalet düşlerinde… Kendinizi rahatlatmak için bir mektup yazın bize, sonra dönersiniz yine koşuşturmanıza… Burada aç değil kimse, çocuklar üşümüyor, kurşun yemiyor gençler. Slogan arıyorsanız bir Kasım sabahı Ankara’sında kalın lütfen. Bakın Soba Cafe’mizin kapısında yazıyor: “Sloganlar Giremez”. Sadece özgür düşünceye açığız. Soba’mız yanıyor, kimse üşümüyor, çayımız da var, bahar kokuları geliyor burnumuza, dost sohbetlerinde ortak hayaller kurarken. Bırakın bir Kasım sabahı Ankara’sında koşuşturmayı, ve koşmaya başlayın böyle bir yağmur varken. Ölümün farkına varın, hiçbir şeyinizden utanmayın, haykırın inançlarınızı, ve daha yaşanabilir bir dünyanın hayalini kurun. Yazın bize, ya da aramıza katılın.

Serkanok1983@yahoo.com

İnsanoğlu var oldukça var olacak savaşlar, açlık, adaletsizlik hep var olacak, sömürü sadece şekil değiştirecek. Hayat sevginin, kardeşliğin, ama aynı zamanda tüm bu kanın, gözyaşının, acının da toplamı olacak hep. Çıkar sahipleri ve bu “koşuşturanlar” değişmedikçe, hayat, dünya böyle kalacak, batana kadar. Bat dünya bat, ben sende yaşamıyorum zaten; bizimse aramızda hep sıcacık bir hayal ortaklığı olacak, “tertemiz bir dünya”, ütopya tek, fikir binlerce, sizlerce… Kurtulun bir kasım sabahı Ankara’sından! Kaçmayın yağmurdan… Belki yağmur açtırır güneşi, Güneş Ülkesi’ni…

Kaç kişi var aranızda Soba Cafe müdavimi olacak? Yoksa bir Kasım sabahı Ankara’sı insanlarının jargonuyla “batacak bir iş” midir bu Soba Cafe, evsizlerin, işsizlerin, hayalperestlerin, ezilenlerin, muhaliflerin okuduğu, yazdığı, konuştuğu, çay içtiği, birbirine yardım ettiği, paranın geçmediği, paylaşımın geçtiği Soba Cafe? Hayal midir?... Yoksa bir Kasım sabahı Ankara’sı kadar gerçek mi…

Soba Cafe Manifestosu


“Bir Kasım Sabahı Ankara’sı ve Soba Cafe”de anlatıldığı gibi, hür insanların bir soba etrafında ısınarak oluşturdukları bir kültür inşa edilecektir. Buna göre, İstanbul (Beyoğlu), Ankara (Bahçelievler) ve İzmir (Karşıyaka) ‘de üç mekân kiralanacaktır. Mekânlarda soba, çay ocağı, tost makinesi, masa-tabure, kilim-minder, ibadethane, boks salonu, kitaplık ve sahne standart olacaktır.




Soba Cafe’lerin girişlerinde “Sloganlar Giremez” yazacaktır. Bununla birlikte ezberler, tabular, tahakküm, hiyerarşi, otorite, militarizm, zorbalık, adaletsizlik, riyakârlık, gösteriş, yalan, kibir, çıkarlar, yalakalık, ayrımcılık, hor görme, kıskançlık, düşmanlık, savaş, açlık, soykırım, şiddet, stres ve her türlü kapitalizm koşuşturmasından doğan rahatsızlık, yorgunluk, nefret, ırkçılık, sömürü, sosyal statü ve sınıflar da dışarıda kalacaktır.




Soba Cafe’lerde para geçmeyecektir.




İlkin Soba Cafe Topluluğu kurulacaktır. Topluluk üyelerinden kurucu gönüllüler seçilecektir. Soba Cafe organizasyonunda hiyerarşi, otorite ve bu manifesto dışında kural geçerli olmayacaktır. Genel kural her katılımcının ortak insanlık ahlakı ve vicdanı olacaktır. Katılımda ayrımcılık yoktur, katkıda bulunmak isteyen ve belirtilen değerleri (özgürlük, barış, adalet) benimseyen herkes katılabilir.




Soba Cafe’ye ait giderler Topluluk üyelerinin gönüllü ödenekleri ve diğer yardımlarla karşılanacaktır. Şeffaflık esasına göre hiçbir gizli saklı olmayacaktır.




Her şey tam demokrasi, katılım, dayanışma ve eşitlik ilkesine göre belirlenecektir. Soba Cafe’de her ses, diğer ses kadar değerli ve saygıya layıktır.




Soba Cafe’de kalmak, mekân bakımı ve diğer işler için sokak çocuğu ve evsizlere yüksek ücretler ödenecek ve bu kişiler Soba Cafe çalışanı olarak görülmeyeceklerdir. Sorumlulukları sadece mekânın güvenliği ve selameti olacaktır. Soba Cafe’lerdeki fırınlı kuzine sobalarda bakır tencerede güveç, tepside balık, patates, ızgarada kestane, mantar vs. akşam yemeklerinin hazırlanması, çay servisi, bulaşık, temizlik vs. her hizmet gönüllü dayanışmayla yürütülecektir.




Soba Cafe’lerin sahibi Soba Cafe Topluluğu üyeleri olacaktır. Ancak mekânlardan işsiz, öğrenci, yoksul ve evsizlerin faydalanmasına öncelik verilerek Cafe’ler 2. maddede yer alan olguları içeri taşımayacak herkese açık olacaktır. Gazete yazarları, entelektüeller, kültürlü ve eğitimli insanlar, her kesimden gençler getirdikleri çeşitlilik ve fikirlerle sosyokültürel bir canlılık oluşturacaklardır.




Soba Cafe’lerde kar etme gibi bir durum olduğunda, elde edilen gelir bulunulan çevreye faydalı işlerde kullanılacak, eğitim, sokak çocukları, aşırı yoksulluk gibi konularda hayır kurumları ile birlikte çalışılacaktır. Soba Cafe’ler üye olmayanların da katkı ve desteklerini kabul eder.




Soba Cafe’ler tek bir ütopyayı (“tertemiz bir dünya”) paylaşan insanların güzel vakit geçirmek, nefes almak, hayal kurmak, kitap okumak, kendilerini ve birbirlerini geliştirmek, bu ütopya doğrultusunda değişime kendileri ve çevrelerinden başlamak, her türlü fikri, hayat ve dünya üzerine her şeyi paylaşmak, yazmak, yardımlaşmak, sosyalleşmek gibi amaçlarla hiçbir çıkar söz konusu olmadan bir araya gelmeleri esasına dayanır. Soba Cafe’de tiyatro, gösteri, müzik, film gösterimi gibi etkinlikler düzenlenebilir. Pop müzik, basit Hollywood filmleri, propaganda ve resmiyet içeren yapımlar, alternatif olmayan ve çıkar amaçlı genel/resmi ideolojik yapımlar olmamak ve Soba Cafe mantalitesine (özgürlük, barış, adalet) uymak kaydıyla.




Dekorasyon, Soba Dergisi, Soba Cafe web sitesi Soba Cafe Topluluğu’nun kurulabilmesi için ilk seferinde Serkan OK, Yeşim AKAR, İbrahim YAŞAR, Yalçın GÜMÜŞAY, Deniz SULAN ve Ünsal SİCİLLİ tarafından tasarlanacaktır. Sonra her türlü karar ve yetkiler topluluğun tümüne devredilecektir.




Soba Cafe’ler resmen restoran-cafe olarak geçecektir. Topluluk dernek statüsünde olacaktır.




Soba Cafe’lerde devamlı kültür/sanat faaliyetleri organize edilecektir. Belirli bir yönlendirme amacı güdülmeden, çeşitlilik esasına dayalı, propagandasız, serbest fikir paylaşımı ile gelişim ve eğitim sağlanacaktır. Hiç kimse hiçbir şekilde oluşan sosyal güçten çıkar beklemeyecektir. Statü, iktidar, otorite kavramları Soba Cafe’lerde zaten hiç yer almayacaktır (bkz. Madde 2) Her şey kardeşliğe dayanacaktır. Soba Cafe’ler üyelerin ve tüm insanların yaşam tarzında bir sadelik halkası olarak yer alacaktır.




Soba Cafe restoran-bar değildir. Distile içki bulunmaz. Sadece fermente içkiler (yerli yapım bira ve şarap) ve alkolsüz içkiler ikram edilir. Marijuana dışında uyuşturucu kullanımına izin verilmez. Sigara bağımlılarının diğer insanların sağlıklarına kast etmesine müsaade edilmez.




Soba Cafe kurallarına uymayan üyeler bir daha Soba Cafe’lere alınmaz.




Soba Cafe’lerde doğal olmayan ve çevreye zararlı hiçbir şeye izin verilmez.




Bu kuralların dışında, her şey tam bir özgürlüğü ve dayanışmayı temel alır.


Bir Eylül Gecesi Doğaçlaması

Odamı hayal edin. Yalnızım. “Boşluk”ta.

Ve orada öylece duran donuk, bön bir yığın; Türk gençliği. Yüzüne tükürsem, tükürüğüm aynada kalır. Süzülür aşağı doğru, seninle aynı yöne. Bir aldatmacadır dönüp giderken, ben aynada zavallı kendimi görürüm. Kendi toplumumu.

İki insan bir araya geldiğinde, atmosfere yayılan atbaşı bir dedikodu. Boş sözler, acınası muhabbetler. Kendi dramlarına attıkları kahkahalar. Trajedi hayatlar, dramatik bir boş vermişlik. Ölüm diye bir şey yoktur, yaşamanın tek amacı da başkalarının boş muhabbetlerine konu olmaktır. Sadeliğin değil sıradanlığın, tevazunun değil riyakârlığın, dürüstlüğün değil ikiyüzlülüğün, derinliğin değil gevezeliğin, kendini kaplayan bir sığlık içinde yüzeyselliğin hüküm sürdüğü bir budalalıktır hayat. Hayatları.

Bir hayat boyu sahip olunan üç beş mal ve evladın etrafında dönmek ve bundan ötesini akıldan bile geçirmemek kolaycılığı. Bu anlayıştan üreyen söz ve davranışlar, tutumlar. Taş taşıyan kölelerdir onlar, sahip oldukları şeylerin kendilerine sahip olmaya başladığı zavallı insanlar.

Kıskançlık, ahlaksızlık, yalan ve kibir… Dört elementi bu köksüz habitatın.

Dünyada iyiler ve kötüler vardır diye öğretilirler çocukken. Kendileri de iyilerden tabi, izledikleri çizgi filmin yapımcıları gibi. Sonra öğretmenleri olur, Atatürk biz Türkleri, hatta insanlığı (zaten insanlık da Türk’tür) kurtarmıştır. Ve onlar ömürleri boyunca her insanın içinde hem iyilik hem kötülüğün olduğu, tarihin ezberlere hapsolamayacak kadar geniş olduğu bir ihtimale, bir aşamaya ulaşamayacaklardır, çünkü zahmet etmelerine gerek yoktur.

Suç belki de yakın tarihimizde. Sürekli dövülerek, aşağılanarak yetiştirilen duygusal bir erkek çocuğudur Türk toplumu. “Kaybeden” olmayı içselleştiren, kendisine verilenin dışında bir hayatı sorgula(ya?)mayan, hiçbir manada öteleri kovala(ya?)mayan biri. Dayatmalar ve sınırlar içinde, yapabileceği, övünebileceği tek şey kalmıştır; dünyayı merak etmeden, ona layık görülen çerçeve içinde, daha çok para kazanmak, daha çok anlatabileceği/anlatılabileceği malzeme bulmak. Yozlaşmış, yozlaşan, yozlaşmakta olan, daha da yozlaşacak olan bir toplum. Yüz yıl içindeki tüm darbelerin başarılmış sonucu.

Çok yaşa Kenan Evren! Ve bak bir eylül gecesi doğaçlamasında, vara vara lanet bir eylül gecesine vardık. Senin doğduğun, bizim öldüğümüz eylül gecesine. Gri düşlerdeki Türk gençliğinin cenazesine.

12 Eylül 2008