ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Temmuz 15

Hasbihal

...

Boşboğazlıktan, iyiniyetli erkek budalalığından, lafazanlıktan, overyavşak "canım cicim" jargonundan başka birşey değil. Lakin bu aptallık, nefes alışlarımı bağladığım insanın kalbini ve kendi kafamı kırmaya yetti. Karşıcinsle gereksiz diyaloğa tenezzül etmemeyi beceremeyen, hiçbir art niyeti, doyumsuzluğu mevzubahis değilken yaptığını kontrol etme ihtiyacı hissetmeyen erkek keyfiyeti, hak ettiği hakaretleri yerken, karşısında acıyla sinir krizi geçiren dünya iyisini nasıl bu hale soktuğu düşüncesiyle bitap düştü.

Feysbuk hesabımı hiç düşünmeden kapattım. Telefonumdan -yıllardır yer kapladığını bile unutmuş olduğum- kayıtlar düştüm. E-book paylaşım alanını çok sevsem de FF'e girmez oldum.

Aylardır pek çok özlenmiş mutluluklarıma şükrederken kendi dünyamda haysiyetsizce kaybetmekte olduğum beni hayata bağlayan -bir hazineye bedel- inanç kırıntılarımı bugünün kandil olması vesilesiyle hatırlamak istedim.

Açtığım dini klasiğin fihrist kısmında bir bölüm, veciz bir yol haritası ve to do list olmaktan öte, yüzümde patlayan bir ihtar gibiydi.

Aynen aktarıyorum.

"MÜHLİKAT DENİLEN KÖTÜ HUYLARDAN BAHS EDEN ÜÇÜNCÜ BÖLÜM DE ON ASL'A AYRILIR..

1. Riyazet. Nefsi temizlemenin ve terbiyenin yolları. Kötü huyların ilaçları. Kötü huyları atıp iyi huylar edinmenin çareleri.

2. Şehveti kırmak. Midenin, fercin afetleri.

3. Konuşmanın zararları, dilin afetleri.

4. Öfke, kin ve haset hastalıklarının tedavisi.

5. Dünya sevgisinin ve tama' illetinin tedavisi.

6. Cimriliğin ve dünya malı toplama hırsının ilacı.

7. Makam, mevki, haşmet sevgisinin ilacı.

8. Kibir ve ucbun ilacı.

10. Gaflet, sapıklık ve gururun ilacı."

...

Salı, Mart 15

Aritmik

...

Arnavut Kaldırımı mı bu çalan? İstanbul sokakları mı şu yağmur yağan? Doksanlarsa zaman; mekan, mutlu çocukluğum mu, bir depremle devrolan, 27sinde dahi bitmeyen asi ergenliğe?

Hayır değil. Buranın neresi olduğunu bilmiyorsun sen. Ben bile bilmiyorum.

Şu olmayanı arayış neden, "başka türlü olabilirdi"lerin kökeni hangi keşkeler, hangi kavşaklardan yanlış döndük acabaları bırak, şu odaya bak, gel benimle.

Gökkuşağı renklerini tersten hayal edip 21 basamak iniyoruz, sağdan açılır kapı.

İşte aradığın huzur! diye haykırmak isterdim sana, işte şömine, işte masa, işte kitap, ve işte zaman, işte benliğin.

Elbette bugün görüştüğün zavallı çakalda değildi aradığın cevaplar, üç kuruşun hesabında değildi tiksindiğin ticaretin ötesindeki zenginlik. Mecburiyetlerin ardında, çok yakınında, uzanıp da alamadığın yerdeydi, ağlaklıklarla mesafeler koyup kaçmaya çalıştığın bir yakınında, çok yakınlarında.

Uykusuzluk yok, oda dumansız, bitkisel yok, kimyasal hiç yok. Sen yoksun.

İşinin de amına koyayım, gücünün de.

İşsizliğinin de, güçsüzlüğünün de.

...

Cumartesi, Aralık 4

Yirmi Yedi

...

Değişen pek fazla birşey yok.

Ellerinizden öperim.

...

(Not: Ordan oraya koşarken, bir gün geç kaldım bu sene. Zati pek yüzüne baktığım yok bu aralar ya. Alınmıyon dee mi la, blog musun nesin.)

Perşembe, Haziran 10

Çıkmaz

...

Kötü gün, mülakatlar, adam bulamıyorum. İşler sıkışık, berbat, daralıyorum.

İş hayat şu aşamada, kaçıp gitmekle, durup savaşmak açmazı, kaldıramıyorum, ve hiçbir şeye, yaşam dahil hiçbir şeye vaktim yok.

Hiçbir şey yapamıyorum.

Erken vakit dar attım kendimi eve. Kaçtım.

Açık bilgisayar karşısında oturdum, düşler düşünceler, birkaç saat, uyuyakaldım.

Dışarı attım kendimi, kiramı ödedim.

Film bulamadım.

Ve annemin, kardeşimin sesine sarıldım biraz.

Sonra, önce "Canım Kardeşim" adlı muhteşem Türk filmiyle ilgili bir yazı okudum. Yeterince karmaşık değildim zaar.

Ve nihayet, Tatar Ramazan. Neden yüzüncü kez izlemek istediğimi bilmiyorum bu gece.

Tatar'ın idamlık mahkumu avluya çıkardığı o sahne, o anne, o baba.

Sanırım ben de anamı görmek, babama sarılmak isterdim.

Ağladım ulan, ağlıyorum ve evet, böyle bir adamım ben.

...

Cumartesi, Haziran 5

Teselli

...

Bölgenin işleri bok gibi, iki yeni çocuğun da çıkışını ver, tebliğ et.

Bu hafta bölgeyi şereflendiren 4 dilli, genç, janti adama yaptığın sunumdaki tabloların boktanlığından herşey, enkaz piyasa, enkaz Samsun, enkaz Serkan.

Daha yeniyim hacı! diyemezsin. Bir round daha var! deyip dayak yemiş Rocky resmi koyarsın.

Çıkışını verdiğin çocuklara kahvaltı. Yeni aldığın tecrübeli arkadaşla (Leverci) Bafra, müşteri illa seni ister, geyik, Bafra muhabbeti, mafya muhabbeti. Amına koyim Bafra'nın. Tiksinç. Düzce'de büyüdüm lan ben, illallah etmişim adam vurmalardan. Bozuk para mıyız harcıyorsun yarraam. Diyemezsin.

Satış sevişmedir. Savaşma seviş. Kucağına oturacağım adamı ben seçerim. Kucağıma alacağımı da. Totoşlar sizi.

Adamın annesi de babası da hastanede, almışım adamı yanıma eleman bakıyorum. Ayıp. Yemek, çoluk, çocuk, cıvıl cıvıl.

Yeni tanıştığın hatunu ara. Yarın iş miş yok. Doldur boşlukları.

Sahilde attığım akşam turunun tek güzelliği telefonda babamın, annemin olmasıydı. O araba Onur mu? İşi var rahatsız etmeyelim.

Ve canım, bitanem. Sen olmasan ne anlamı var lan böyle Cumartesinin. Sınava girmiş fıstığım. Ne iyi ne kötü diyor. İyi deyip umutlandırmak istemiyormuş ama İngilizce ve sosyalden full çıkarabilirmiş. Bir de nasıl para biriktirebilirim diye soruyor. 500 lira lazımmış. Ben versem olmazmış, kimseden almadan biriktirecekmiş. Sen gel Samsun'a ben sana ne istersen alırım. Hayatımın güzelliği inşallah hayatın da senin kadar güzel olur. Kazanırsın bir Anadolu Lisesi abilerin gibi. Çok da önemli değil be...

Mavi tesellim benim. Öperim gözlerinden böyle hayatın, çok şükür.

...

Cuma, Haziran 4

Sabit

...

Katil faşistler, onların yalakaları, onlara karşı argüman geliştirmek için katil faşizmin sembol ismine biat eden ulusal beyinsizler, omurgasız "dinibütün" global eyyamcılar, insan beynine hakaret şeklinde sansür maymunu olmuş şol cennet vatan, odun ötesi bir minör dünya, bir boktan yaşam.

Ufak tefek sevinçler, acıklı kişisel mutluluk çabaları vesaire. Özünde, maişet endişeli kölelik, yardırma üzerine hayat ıskalama, gösteriş, bir sürü mal, bir sürü embesil. Ölmeyecek miyiz lan tarraam, tek istediğim biraz yalnızlık, yeşillik. Tek ses, ırmağın sesi, yeşil gözlü değilse, onu da def et.

Güldük, eğlendik. Şimdi siktirin gidin.

Ramon Sampedro gibi uçamayacak kadar dahi yorgunum zira.

...

Pazar, Nisan 18

Duyuru

...

Bir Ece Ayhan kitabı armağan edilesim var.

İlgili güzel insanlara duyurulur.

...

Cumartesi, Nisan 3

Kalbim Kadar Temiz Sayfalardan Bir Kesit

...

(I)

Kara-Kızıl bir geceye döner ya bazen hayat,,, Soluksuz kalırsın, inip kalkmaz çırpınan kalbinin evi göğüs kafesin, sancısı bir bıçak gibi ikiye böler ömrünü sessiz çığlıklarının... Dokunacak ten, duyulacak söz ararsın, yastık altlarında biriktirirsin kan dolaşımının konsantresini...

Kirpiklerin ağırlaşır, batar bir anda daha derine...

Bir yas misali susar dünya, ölür aşklar -reenkarnasyona inanmadan-. (Ah bedenim; ne çok özledin içindeki ruha ait olmayı ve ne çok yoruldun, yoğruldun.)

Kırılgan küçük bir kadına döner zaman, gözünü alamazsın. Çokça ihanet eder akrep yelkovana.
('Yalnızlık'; ne çok acı sığıyor bir kelimeye. Bil ki 'Yalnızlık", bir gün yenileceksin; bir başka 'Yalnızlık' çıkacak karşına, birleşecek eller ve büyük bir "YALNIZLIK" olacaksın sadece...)

... İşte tam da böyle bir zamanda çıktın karşıma DOSTUM! Biliyorum -ve eminim- ki, asi ruhunu kendin kontrol edeceksin ve senin bile inanamayacağın çok güzel işler yapacaksın...

Öyle güzel hayallerin var ve bunların hepsi öyle güzel dönemlerde gerçekleşecek ki, ben de hayatının bir köşesinde oturup uzaktan gurur duyacağım seninle...

En yağmurlu zamanlarımda yanımda olduğun ve o bitmez güzellikteki kalbinle hep gülümsediğin için teşekkürler...

Umarım ihmal etmezsin beni :)

Seni Seviyorum Dostum!

Sevgiyle,

Ünsal.

(II)

Serkan'a

Dostum, güzel insan, kardeşim bu sıfatlarla da bitirebilirim bu yazıyı daha bir sürü sıfat ekleyerek de! yazmak benim için çok zor, bu gece iyice zorlaştı az önce metin'le 11-1 nöbetindeydim o konuştu önce ben de güzel başlamıştım özneyi buldum yükleme varamadım bunu ondan öğrendim sonradan. güldüm halime. garibiz bekleriz öylece etrafı kollarız her an tetikte ne halde olduğumuzu biliyorsun aslanları bekleyen birer ceylanız ürkek, bir o kadar narin ve güzel yüreklerimiz vardı oysa zararsızdık. biz ot yerken onlar et yiyordu! ne yazdığımdan habersizim fazla uzatmayacağım zira noktalama işareti kullanmadığımı fark ettim bir de yazımın çirkinliğini sana eziyet etmek istemem doğrusu! yazacak çok şey var sana seni anlatmak isterdim sayfalarca belki kendimi bulurdum sende yada kaybolurdum satırlar arasında yazıya dönüştükçe mürekkep eksilirdim azar azar. Çok şey kaybettim burda denizliğimden, benliğimden damlaya sığdırdım kendimi; arkadaşlar vardı yağmur oldu büyüttü beni gözyaşlarımızla ıslanırken yanaklarımız bazen serkan bazen deniz olduk böyle kurduk dostluğumuzu acıyı paylaşarak... yazmak zor dostum her tümcenin bir anlamı olsun istiyorum acı çekmek istiyorum. kelimeleri damıtmak ve seni anlatmak ama bunu başaramayacağım affet beni! Gidişinle yalnızlığı anlatayım sana. Yalnızlık! Gidenlerin ardından bakan boynu bükük bir annenin resmedilmesidir yazıyla... Yalnızlık mekansızlıktır ve yitirmesidir mekanın anlamını gidenin ardından; yalnızlık içinde bulunduğum haldir giderken ardınızdan bakan bir anne gibi! yalnızlık zamanın hüzünde durmasıdır.

Dostum seninle tanışmış olmaktan onur duydum seni dinlemekten onur! kızdım sana bazen kaz kafalı dedim. ama yüreğinden şüphelenmedim hiçbir zaman. mertliğinden şüphelenmedim...

Sevdana Sahip Çık Asi Çocuk!

Yolun açık olsun umutlarınla var olasın!

"Geçse de yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar"

Üst ranzadan sevgimle

Deniz.

***

Yalnızlığı anlatmışsınız bu asi çocuğa, 4 sene olmuş mürekkebi kuruyalı. Hey gidi, nasıl katlandınız ağlaklığıma, küfürlerime, isyanlarıma... Çok özledim sizi be. Gurur duyuyorum sizi tanıdığım için. Ünsal, Deniz, her neredeyseniz, seviyorum sizi.

Pazar, Şubat 28

İçerden Bilgiler

...

İyi olmaya çalışıyorum, "iyi", üzerinde durup düşünmeye değer kelime.

Samsun'da kalmak nasip oluyor sanırım, ne lütuf! (Sarcasm değil, ciddiyim.)

Olumlu tavrı olduğunu zanneden ancak esasında genel olarak olumsuz bir tavrın sahibi olan çoğunluğun bir üyesiyim ben de. Bu konuda birşeyler yapmalıyım.

Deterjana devam, yine büyük bir -siz Türkler nasıl diyor- "challenge"ın ortasında buldum kendimi, tek dileğim, Allah utandırmasın diyorum, umut büyük, risk büyük, sorumluluk büyük.

Mutlu muyum kendi içimde? Huzur falan? Teen kız çocukları gibi sormuyorum bunu kendime, sorgulanacak bir dünya şey varken, çok da skimde değilim açıkçası, beter olayım. Yada olmayım lan.

Üzerinde düşünecek, uzak durulacak şeyler değişiyor olgunlaştıkça, olgunlaşmak demek iddialı olur belki, eskidikçe diyeyim. Zaman geçiyor oğlum.

Değiştiremeyeceğim şeyler üzerine düşünmeye -duruşumu bozmayarak- biraz ara verip, enerjimi kendime, kendi hayatıma ayırmayı istiyorum. Misal Türkiye siyaseti, yüceler yücesi devletimiz, misal kapitalizm. Uzak olsun haberler benden, uzak olsun gündem, yazarlar bi zahmet.

Overweight'im fena halde, lapgötüm lan resmen! Aha koşamadım rezil oldum az önce, nefes nefese kaldım. Bir salon bulmalı, yeniden başlamalıyım stres atmaya. Vur oğlum Serkan, parçala, al bu maçı, gongun sesini duymadım, bi round daha var.

İşin gücün amına koyayım, yapılır bi şekilde, tamam gece rüyamda Persil görüyorum ama derdim düşüm bu değil. Acı çekmeye devam ettiğim bir meselem var.

Neye inandığımı anlamaya çalışıyorum. İnanmayanları ve inananları anlıyorum ama kendimi onlar kadar anlayamıyorum. Sorguluyorum bitip tükenene kadar, gelgitler yaşıyorum.

Ortada kalamıyorum. Bi bok anlamayıp anlamış gibi görünme riyakarlığımdan tiksiniyorum. Anlamak istiyorum. O büyüklüğü idrak etmek istiyorum. Öyle inanmak istiyorum.

Bir yandan da kitap yığılı, uzun zamandır dokunmadım. Edebiyat var, felsefe, sosyoloji. Sanki home-office hesabı home-sbf yapmışım evi. Halbuki sayısalcı, babası gibi miyendiz olmaya niyetli bir çocuktum ben! Kendi nasibime şu meslek düşünce kardeşimi de miyendizliğe yönlendirmiştim, bari sen adam ol gibisinden.

Eee, yalnız mıyım? Seninle her yere gelirim diyen adamlar var, kendimi sevdiriyorum sanırım, insanlarla ilgili daha çok yolum var gerçi alacağım.

Evet lafı dolandırıyorum, ama dürüstçe söyleyeyim, gerçek yalnızlığın yakamı bırakmasına hazır değilim, alıştım. Vur-kaç ilişkilerinden de bıktım usandım artık. Lakin insan, Tatar Ramazan dahi olsa, zamanında kırıla kırıla vazoya dönen kalbini kolayından açamıyor kimseye. Böylece 30'a doğru ilerliyorsun. Sanki daha önemli projelerin var. Çok bi bok adam olacaksın iş başarınca, bölge yönetince. Çok bi kültür mantarı olacaksın okuyunca, izleyince, dinleyince.

Lakin yapacak birşey yok işte.

Buraya kusayım istedim, bir Pazar sabahı. Atakum bana wellcome back diyor, ben koşamıyorum, Samsunlu zeki insanlar sıraya girmiş, sabah sabah "kapalı kıymalı" yaptırıyorlar.

Seviniyorum, bi deli ben değilim lan şu hayatta diye, çoğunluğun bi üyesiyim ben de.

*** Dün sabah kahvaltımı argadaşlarınan yaptım, bugün sabah başka bi argadaşlarınan yapacağım. 5 dk.lık yalnızlığa bu kadar ağlaklık sığdırıyorum işte. Bakmayın yalnız, cool, melankolik zırvalarıma, seviyorum insanları. Kendimi sevmeye çalıştığım gibi.

***Bir de Friedrich amcam ne güzel söylemiş değil mi, bu da size İç-Mihrak'ın Pazar sabahı kıyağı olsun,

Devlet mi? Bu da ne? Hadi! Kulaklarınızı açın, halkların ölümü ile ilgili sözlerimi söyleyeceğim size şimdi.

Devlet, soğuk canavarların en soğuğudur. Kılı kıpırdamadan yalan söyler; şu yalan dökülür ağzından: "Ben, Devlet, halkın kendisiyim."

Yalan!

Devlet iyi ile kötüyü anlatan tüm dillerde yalan söyler; söylediği her şey yalandır -ve elindeki her şeyi çalmıştır.

Devlet ya da örgütlenmiş ahlâksızlık içeride: Polis, mahkemeler, sınıflar, ticaret, aile; dışarıda: savaş, fetih, öç alma.

İyi pazarlar.

...

Cumartesi, Şubat 13

Optimistik? Duygusal? Noluyo lan?!

...

Yeni buralar. Yeniyim buralara.

Deterjancıbaşısı bulunduğum bölgenin ne Amasya'sındaki şirinlik ve sevimlilik, ne Sivas'ındaki sertlik ve yalçınlık var bu Tokat'ta. Üşümedim bile lan.

Hayat işte, bir kez daha yaban ellerdeyiz. Bir noktadan sonra öyle yaban oluyorsun ki yaban ellerde, sen nereye aitsin bilmiyorsun ve tüm ülke, sonra tüm dünya senin oluyor. Bu şahane yolun serserisiyim galiba.

Nedense uzun zamandır halvet olmadığım bir halete takığım bu aralar, sanki herşey güzel olacak(!)mış gibi geliyor, her zamanki gibi zor, her zamanki gibi hüzünlü, fakat güzel. Hiçbir yerde yerli olamayacak kadar yabancı, hiçbir yerde yabancılık çekmeyecek kadar "oralı" olmak, gittiğinde arkandan seni arayan insanlar biriktirmek. Sonra lütfen unutulmayı rica etmek. Unutulmak.

Lan değişim misin nesin, hep mi sen beni ulan, bi değişelim be, bi kere de sen geç benim kucağıma!

İnsanın ailesi kıymet kazanıyor, aile kavgalarından uzakta.

Yeni başlangıçlardan hiç korkmayan ben, bu sefer aptallık derecesinde umutluyum da. Bir basamak daha, amaçsızlığa doğru.

Ve işyerinde çok şey planlayıp hiçbir şey yapmazken karşıma çıkan "hani ey gözyaşım akmayacaktın" ile bir damla süzülüyor. Noluyo lan? İşyerinde Zeki Müren mi dinlenir mal?!

Ve fakat şimdi uzaklardasın.

Ama kim olduğunu bilmiyorum.

Siminya'ya göre, aşkmış insana bu iki şarkıyı dinleten. Burçe'ye göre, bu Zeki Müren'ler alenen ilan-ı aşk ettiğim (ve gerçekten büyük saygı duyduğum) Görkem Yeltan yüzündenmiş. İlgili feed'ler şu ve şu.

Onu bunu bırakıp distribütörün sekreterine buralarda yeşillik ve su olan bir yer soruyor ve kapağı yılan gibi kıvrılan yollardan Almus Baraj Gölüne atıyorum, üçüncü viteste türküler dinliyorum.

Noluyor lan bana amk diye sormuyorum. Her zamanki hıyarlığım ve her saniye, her görüntü beynime kazılıyken yarın hiçbir şey hatırlamayacağım.

Hatırlatacak koca kafalı bir hıyardan (blog yazıyormuş) başka kimse yok çünkü.

...

Pazartesi, Ekim 19

Toraman




...

0.1 ton çekiyorum.

Tamam, hayatımda hiç kısmadım boğazımdan, kısmaya gerek de olmadı, ancak bu kadar da abartmak... Çüş derler adama.

Üç haneli rakamlar görüyorum.

Fazla güvendim bir ayda yirmi kilo verebilen (boksing mevzu) bünyeye, ne de olsa bulurum izbe bi kulüp başlarım gene diye.

Samsun'u bırakmayı düşündüğüm (ulan bi yerde de kalıcı ol be!) için kulüp bulmama rağmen yazılmadım.

Bu saatten sonra diyet yapacak halim yok.

İnşallah bir an önce işler yoluna girer, spora da sıra gelir de, ben de insana dönüşürüm.

...

Salı, Ekim 13

Olursa Ekime, Olmazsa Sikime Kadar!

...

Eyyamcılık, eziklik; şeref yoksunluğundan gelir.

Kimsenin adamı değilim, olmayacağım, olmam ulan!

Kendimden zerre taviz verirsem adam değilim.

Vermeyeceğimi, veremeyeceğimi biliyorum.

Vicdanıma, onuruma sifon çekip "bir yerlere" geleceğime, çeker giderim, foseptiğiniz size kalır.

Ben, kafama koyduğum işi yaparım; işi yaparım, sadece işi.

Bu, ilk de değil.

Diyeceksiniz ki, patron, ona daha fazla kazandıracak adamı kırar, onu engeller mi?

Engeller, kompleksinden engeller.

İlk iş tecrübemde bunu yaşadım.

İkincisinde, öğlen "Senin gibi birini üç beş çapulcuya harcatacak değilim," diyen bölge müdürü, akşam "İstifanı almak zorundayız," dedi.

("Sana bunu yapanlar için ne diyorsun?" dediğinde de, söyledikten sonra kendim bile şaştığım ama hala gurur duyduğum birşey söyledim: "Herkesin günahı kendine yeter.")

Ve şimdi de, işin olabilecek en iyi şekle gelmesi için yaptıklarım, her ne hikmetse "üzeri örtülmesi gerekenler"i söyleyebilmem, onlara kazandıracak olmasına rağmen, distribütörü oldukları firmaya duydukları kompleks ve çekişme nedeniyle, bordromun bağlı olduğu boktan şirketin yöneticileri tarafından "ihanet" olarak algılandı.

Esas neden de, duydukları korku, ön kesme içgüdüleri. Ayrık otu istememe. "Tehlikeli" adam istememe. Farklı ses, doğru ses istememe.

Kusura bakmayın. Ben bilmemne beyi, bilmemne hanımı, bilmemne beyin imparatorluğunu, bilmemne hanımın çöplüğünü tanımam. İşi tanırım.

Her iki tarafı da allayıp pullayıp arada geçinmenin ne kolay olduğunu görüyorum. Kral bile olursunuz.

Ama ben bu değilim, kusura bakmayın.

Benden yalakalık beklerseniz alacağınız şey ağız dolusu bir SİKTİR olacaktır.

Benim sizden alacağım şey de, meşrebinize uygun olarak işe başlarken bana imza attırdığınız o rezil, o sefil boş senet.

...
Türkiye'de en yüksek imkanları sunan şirketlerden birinde çalışan çok düzgün bir arkadaşımla muhabbetimizde geçti. Çok sağlam karakterli insanlar hariç, büyük çoğunluk, kendinden iyi olduğunu gördüğü bireyi şirketinde istemiyor. Tüm çürüme burada ve insana verilen değerin azlığında başlıyor. Adam gibi adamsan, orası adam gibi bir ortamsa, astın seninle iş konusunda kavga edebilecek, haklıysa kabul edeceksin. Yalakalık, "evet efendimcilik" beklemeyeceksin. İğrenç komplekslerini işe yansıtmayacaksın. Bu ülkede özel sektörde KOBİ'den tröst'e, bunu bulamazsınız. Sonra gerçekten iyi olan gençler neden kaçıyor, kalan da gavur şirketlerinde çalışıyor olur. Çünkü bunlara imkan bulamayan ve hala eyyamcı olamayanlar da ya TAHAMMÜL EDİYOR, ya benim gibi devrimci-hayalperest bir gayretle son noktaya kadar yardırıp bir noktadan sonra bırakıyor. Sonra Serkan yine mi iş değiştirdi (yada işsiz kaldı) oha! oluyor.

Pazar, Ekim 11

Beni Aşar Hacı...


...

Dün biraz Suat abi'ye takıldım.

Evrim falan muhabbeti. Hasan da bu muhabbetin adamı.

Bi bok bilmediğimi fark ettim; iki karşıt fikir, bir dolu birikim.

Yakın tarihle de ilgili bir yığın kitap var okunması gereken.

Benim bilgisizliğime, insanlığın bilgisizliğini ekleyin.

Beynin fonksiyonlarından insanlığın tarihine, hiçbir şey bilmiyoruz.

Benim payıma, derinlemesine bilmediğim hiçbir konuda (ki şu anda derinlemesine bildiğim herhangi bir konunun varlığını iddia edemem), kesin yargılara, peşin hükümlere varmamak; önce bakmak ve görmek, dinlemek ve işitmek, sonra düşünmek ve anlamak, sonra hissetmek ve algılamak, en son da yargılamak ve konuşmak düşsün.

...

Çarşamba, Ekim 7

?


...

Çayın buğusu. O sokaklarda ne tarihler yaşandı. İnsanlar geçiyor. Hayatlar.

Geceleri uyandıran mutsuzluk. Damağında yara çıkıyor mutsuzluktan. Öyle boğucu bir halet ki, kararsızlıkların ve bunalmaların esaretinden çıkmış, kesif ve durgun ve yoğun; kıçıkırık sebeplerle açıklanamaz.

Ölüm yok, hastalık yok, felaket yok, acı yok. Bu bambaşka bir oluş. Anlık değil; süregelen, gelmiş, durmuş. Kendiliğinden.

Herşey kendi içinde daha önce hiç böylesini yaratmaya cesaret edemediğin yalnızlığında vuku buldu, buluyor. İnanç sancısı, hayat sancısı, depresyon, durgunluk... Hayır, hiçbiri değil.

Büyük lafların, yalan tövbelerin ötesinde, sözsüz içten gelen bir kararla uzaklaşılan bir hedonist hayat, bedenin temizlendikçe, ruhun temizlendikçe somutlaşan soğukluk gözlerine yayılıyor, hayat dolu bakan renkli gözlere eski senden sana miras kuru kahkahalarınla eşlik edemez oluyorsun.

Hayatın hiçbir arzına denk gelmiyor ne olduğunu bir türlü bilemediğin taleplerin. İşine, zamanına, kendine, herşeye bahane bulmaya başlıyorsun.

Ve sonra kabulleniyorsun.

Bu süreçten sıfıra yakın inançları ve bağlılıkları konusunda gönülden kararını vermiş biri olarak çıkmak harcın mı, yoksa bu kararsız ve inançsız; kararlı ve inançlı aşırı uçlar arası salınmaya meyyal halet kaderin mi...

Sözlerin üstünde, mana ve sezişlerle yolunu bulma, devrim evrim ikileminin ötesinde, sonradan yiyeceğin büyük laf ve/veya karar bozuntusu etmenin ardında, belki zamanla kendiliğinden, belki yine kendiliğinden ve birden, bir devrimci olur gibi evet, her yere çekebileceğin anlamlarıyla; gerçekleşecek veya gerçekleşmeyecek, belirsiz.

Belirsizliğin belirleyici olduğu bu süreç sanki iki yıldır "25!" diye özetlemekte olduğun zaman diliminin de bir özeti. Sonrası için bir önsöz.

Bu saçmalığa yada bu en önemli hayat aşamasına kılık biçmeye çalıştığın bu yazı da, fazlasıyla anlamsız haliyle.

Lakin insan, dünya, halklar, devlet, kapitalizm, sosyalizm, anarşizm, Allah, secde, hayat, amaç, kırgınlık, psikoloji ... düşünceler, hissedişler, arayışlar arasında geçen bir zaman zarfında, hiç "yazı gelmedi" yada gelen yazılar son yazdıklarım gibi işle ilgili çocuk mızmızlanmaları nevinden oldu. O nedenle yazıya dökmedim.

Artık içimden gelmeyen bu yazı ise, başka yazıların sözünü vermeyerek, ne oluyor bu kafası karışık çocuğa diye soranlar içindi. Kör karanlıkta küçük, kısık ve çukur gözleriyle kendini bulmaktan aciz bir çocuğu adam yerine koydunuz. Teşekkür anlamsız kalır.

Belki "Bana kalan, bu süreçten sızan kibir törpülemesi, tevazu, aileyi insan kalabalıklarından gerçekten ayırt ve gerçek yalnızlığın fark edilmesi gibi erdemler oldu, sonra aynı tas aynı hamam yarım oradan yarım buradan, şen şakrak ve depresif, isyankar ve vandal ve lafazan, aykırı ve aslında sıradan, nevi şahsına münhasıraltı, aynen devam," diyeceğim.

Ya da belki, "O anlar kendimi bulduğum anlardı," ...

ve işte sizler de bu anın önündeki müthiş fırsatın ve müthiş tehdidin şahitleri olun.

Sevgiyle.

...

Pazartesi, Ağustos 31

Ben

...

Anadolu Lisesi Orta 3. sınıflar arası bilgi yarışması. Her şubeden üç öğrenci seçiliyor.

O, İngilizce öğretmeninin kendisini de seçmesine önce hafif şaşırıyor, sonra aldırmıyor buna. Zaten sınıfın en çalışkan kızı yarışmadan saniyeler önce kulağına eğilip, "Seni zaten herkes biliyor, bırak da soruları biz cevaplayalım," diyor, o da kabulleniyor sessizce.

Yarışmada İngilizce sorularını arkadaşları ona soruyor, o da cevaplıyor, hepsini doğru biliyor. Lakin matematik, fizik ... sorularında arkadaşları yanlışlar yapıyor, o hiç onlara karışmıyor.

Birinci olamıyorlar, kalabalıksa birinci grubu alkışlıyor.

Sınıfta yalnızken hayvanın teki gelip durup dururken omzunu yumrukluyor. İsterse onu darma duman edebilir (kung-fu biliyor) ancak o, onu gözlemlemeyi tercih ediyor, ona acıyor.

Gülümsüyor.

...

Karargah Bölüğü Hizmet Takımı. Erler askerlik, angarya ve amelelik yapıyor, kısa dönemler askeriye çapında işe yaradıkları işlerde çalışıyor.

O salağa yatamıyor. Okulda mütercim-tercümanlık yapıyor, bölükte ana-devriyelik, inşaat işlerinde çavuşluk, atış denetlemelerinde bölüğü temsil, spor denetlemelerinde bölüğü temsil, EMASYA, DAFYAR ve diğer tatbikatlarda manga komutanlığı gibi işler yapıyor.

Okul ve bölük komutanlıkları arasında kalarak -paylaşılamayarak- katlandığı tüm stres ve baskı, onu amirlerine diklenmeye itiyor, koğuşta ağız dolusu küfrediyor.

Aynı zamanda, şu inanılmaz malzeme bolluğunda, o inanılmaz gülüyor, soytarıyor.

Hem depresif, asi, ağlak ve isyankar; hem manyak eğleniyor.

O anti-militarist, bölüğün en iyi askeri, gözlerini kısıp olanlara gülümsüyor.

...

Çeşme'de hızlı tüketim sektörünün en büyük firmasının lansmanlarını kutlamak üzere beach party. Boğaziçi-ODTÜ-MODTÜ mezunları gelecek zaferlerini kutluyorlar.

Alkol sınırsız, DJ çalıyor, dansçı kızların şovu mükemmel, gece muhteşem (kandil gecesi).

O kafasına uygun müzikler geldikçe şöyle bir sallanıyor, ısrarla kola içmeye devam ediyor. Bir ara kalabalığın arasından birkaç adım ayrılıyor.

O an, şu dans edenlerin ne komik göründüğünü, kendisinin ne komik göründüğünü, orada alkol almayan tek ayrık otunun kendisi olduğunu, almaya başlarsa sınır tanımayacağını bildiğini, kepaze Türkçe poplar geldikçe daha underground sound'ların çalınması -aslında DJ'in kendisi olması- gerektiğini, dansçı kızların üçüyle birden bu gecenin ne güzel olabileceğini, bir de bugünün kandil olduğunu düşünüyor.

Gülümsüyor, küçümseme ve acıyla gülümsüyor.

Sonra o yeni olduğu için firmadan birileri geliyor, onu alıp "kalabalıkla kaynaştırmak" için gülümsüyorlar.

...

İşte ben, şu kendi halinde adam, biraz o ortaokul çocuğu, biraz o asker, biraz o çalışan, biraz da o kalabalıklarım.

...

Perşembe, Temmuz 30

"Sorgu"dan Vazgeçtim...

...

Yeni iş, yeni insanlar...

Ev buldum, eve yerleştim.

Bu şehrin yabancısı değilim.

Şu geçen hafta, yoğun bir dönem olarak geçti kayıtlarıma.

Yine alışmaya çalışıyorum.

Yeni başlangıçlara...

Tek kaybım, şu "Sorgu" denemesi oldu.

En azından ertelenmeli.

Bir idamlık bilgenin, kendisini işkenceyle sorgulayan bir grup zorbayı etkilemesi üzerinden, sonu katliam ve intihara giden, gölgelerin sürekli yer değiştirdiği, herkesin kendisini ve birbirini sorguladığı, psiko-felsefenin tavan yaptığı, toplum-hayat-yalnızlık-yalnızlaşma ve nihayet insan üzerine gayet ağır bir drama.

Bir dürüst komünisti sorgulayan 12 Mart - 12 Eylül polisi olabilir, yada bir dürüst dindarı sorgulayan 27 Mayıs - 28 Şubat askeri. Kişileri / mekanları / zamanları henüz tasarlamamıştım.

Her zaman olduğu gibi, iki kısacık sahne kafamda canlanıverdi ve herşey oradan türedi. Daha doğrusu, türese oradan türeyecekti, klavyemden geçerek.

Lakin geçen gece içimden bir "İntihar Mektubu" geldi, yazıya dökebildim, şimdilik onunla idare edelim!

Internet yokken o kadar çok şey birikiyor ki...

Tek bir cümle, görüntü, an, anı, kelimeden türeyen dev yığınlar.

Yazıya dökülmemiş.

Bugün ilk gün.

Bugünden itibaren yeniden kişisel erişimime kavuşuyorum, ve aklıma ne gelirse buraya döşeniyorum!

Bu arada 100. yazıyı çoktan geçmişiz. Sitedeki yazıları okuyan, eden herkese tekrar tekrar teşekkürlerimi, sevgilerimi sunuyorum. İyi ki varsınız!

Pazar, Temmuz 19

Bir Arkadaş Daha Eksildim...


...

Önce "Şimdi Sen de Herkes Gibisin..." diye başlık atmayı düşündüm.

Seni hani o kutsallaştırdığım yerden alıp, biz sevişen, dokunan, yiyen, içen, sıçan insanların arasına indirecektim filan. Hani ben iki buçuk yıldır hem "hep peşinde" olup, hem başka kadınlarla yaşayıp, hem de senden "vazgeçemiyordum" ya. Hani aşıktım ya sana. Seviyordum falan ya.

Şeye getirecektim olayı. Hani biz güya bir çıkıp ayrıldık, -ben şehir değiştirdim- sonra bir daha bir çıkıp ayrıldık, olmadı filan. Hani yine de sen hep kalbimde "Gel!" dese hayatımı önüne serivereceğim bir konumdaydın ya.

Hani hiç dokunmamıştım ellerine. Dokundurmamıştın sen.

Meğer benimki sade bir gözükaralıkmış.

Meğer seninki pragmatizmmiş (annemle tanışman gibi).

Dokunursam biteceğini bilmenmiş.

Ve meğer senin de sapın olabiliyormuş lan.

Meğer sen de insanmışsın hakkaten.

Sonra "Tutku Kalmadı, Bi Biskrem Versem?" diye başlık atmayı düşündüm.

Bana hep dedikleri gibi, hiçbir şey hissetmemişim, yakınlaşma olmadıkça tutkuya dönüşmüş, kısırdöngüye girdikçe, sana verdiğim değere sen hep olmadık küçüklüklerle cevap verdikçe tutku hayalle birleşmiş, hayal kutsamayla.

Ne işin var senin oğlum senle işi olmayan zavallı bir frijit hatunla?

Atletik adamın astenik karıyla ne işi var?

Muhteşem resimler çizen kör ressamın gözleri açılıp dünyayı gördüğünde "Bu muydu lan?!" demesini anlatmıştım sana, beni ilk -hem de kıçıkırık bir mesajla!!!- "terkedişinde". Sana bunu yapacağımdan korktuğunu söylemiştim, ve sonra aldatılmaktan korktuğunu, onaylamıştın beni.

"Beni öldürmek mi istiyorsun?" diyecek kadar da ciddiye alıyordum seni, gönderdiğim paketi reddederken sen, peşimde üç güzel kadın vardı o zamanlar.

Bir süre beynim karıncalandı tabi, lakin geçen sene kışınki gibi olmadı, kendimi suya filan atmadım.

Facebook'taki profil resmini değiştirmişsin.

Yanında bizden yaşça büyük, kel, küpeli eciş bücüş bi adam var, resmin altında bir arkadaşının "canımmm çok yakışıyosunuuuuz" yorumu.

Sonra, bu iki başlıktan da vazgeçtim.

Sen bu yazıyı okuyamayacaksın, çünkü blogumu okumuyorsun, işine gelen yazı olursa face profilimden bakıyorsun ya hani.

Seni silmekten kendimi alamadım.

Çünkü geçen geceye kadar benimle buraya gelmemi ister, bunun için dua eder tarzda konuşmandan, işsiz olduğum aylar boyunca bana evlilik muhabbeti yapmış olmandan tiksindim.

Gizlikapaklılığından iğrendim.

Çünkü senin evine "erkek sinek bile giremezdi", sen yakınlaşmazdın filan, ben böyle reklamlara itibar etmesem de, sen böyleydin hani.

Sonunda doğru olanı yazmaya karar verdim.

Ben bugün "bir arkadaş daha eksildim."


Hepsi bu kadar.


"Selam.

Korkma, kötü şeyler okumayacaksın.

Öncelikle hayırlı olsun (!)

Lafı uzatmayacağım.

Bir zamanlar sana "senden tek bir şey rica etme hakkım olsaydı sigarayı bırakmanı isterdim" demiştim. Senin buna cevabın "bir şey isteme hakkın var ama bu sigara olmasın olur mu" olmuştu.

Şimdi hakkımı kullanıyor ve senden tek bir şey istiyorum.

Lütfen bana hiçbir şekilde mesaj, mail, telefon vs. hiçbir şekilde tek kelime duymak istemiyorum.

Evet, samsundayım (ekmeğimin peşinden geldim) eğer karşılaşırsak falan ki zannetmem, beni tanımadın hiç (ki bu zaten doğru sayılır)

Lütfen bu mesaja cevap vermeyerek başla.

Teşekkürler, hoşçakal.
"
...

Cuma, Temmuz 17

Ara... (Yine Yeni Yeniden)


...

Son birkaç hafta dört şehir arasında kaç seyahatim oldu sayamadım.

Evet, iş buldum.

Aynı sektör, detaylara -belki- sonra gireriz.

Üstelik, o pek bahsettiğim "eskiden Karadeniz'in İzmir'i denilirmiş" şehre dönüyorum!

Son birkaç ayın sabır eksenli durgun-depresif hayatı, sürprizlerini bir haftaya sığdırdı.

Dahası, geçen Bostancı'da ziyaret ettiğim bir "premium" dostumun tavsiyesiyle, daha önce cesaret edemediğim birşeyi de denemeye karar verdim.

Hayır, işle ilgili değil.

Gerçek bir sanatçı olan arkadaşım, sevdiği işi yapan, bu işle hayatını idame ettirebilen, insanlara ve kendine pek çok şey katan (oyuncu yetiştirmek, insanları hayallerine kavuşturmak, bir buçuk milyon çocuğa ulaşmak vs.) ... sahip olmakla övündüğüm, hani şu "insanı yukarı çeken" dostlardan.

Tüm geceye yayılan, "ben"i masaya yatırdığımız, benim hırslılığım, "karşı" bir adam oluşum, sürekli başarı açlığım, doyumsuzluğum, çabuk sıkılma tezcanlılığımda mutabakata vardığımız o muhabbetimizde, hayatta gerçekten sevdiğim şeyi yapmam adına, bir "içdöküm atölyesi" hayalinden (benim Soba Cafe'de yazdıklarımı -çok daha güzel bir şekilde- anlattı o, yazımı okumamış biri olarak), ve benim metin yazmam gerektiğinden konuştuk.

Evet, oyun yazabilirdim.

Oysa ben, hep korktum, bir kurgu denemesinden.

Benim aklıma hep sahneler gelir. Hep görüntüler hayal ederim.

Oysa bir hikayeci gibi kurgu yapabilir, karakter yaratabilir miyim, bilmiyorum.

Ben hep, bir fikrimi, bir duygumu, doğaçlama yazdım, anlattım, vesaire.

Ama demem o ki, evet, deneyeceğim.

Otobüste aklıma "Sorgu" adlı mükemmel bir oyun geldi, psiko-felsefe, gayet de ağır.

Depresif, ama hayati (önemli ve hayatla ilgili).

Yazıya dökebilir miyim, bilmiyorum.

Şimdi oteliydi, ev bulmasıydı, taşınmasıydı, işe alışmasıydı...

Sizden yine kısa bir ara istirham ediyorum.

Ve sonra sevdiğim işi -maalesef- boş zaman geçirgeci olarak yaptığım bu bloga, daha farklı tür yazılarla döneceğime söz veriyorum.

Eğer bu blog'da alelade bir üslupla yazan, herkesin söylediği şeyleri söyleyen birinin yazdığını düşünüyorsanız, lütfen bu yazıya yorum olarak belirtin.

Yok, okunabilir, farklı, ilgi uyandıran şeyler karalayabiliyorsam, dostuma dediğim gibi, deneyeceğim.

Sevgiyle kalın,

ShereKhan.

Resim : Üsküdar'da bir ev.

Çarşamba, Temmuz 8

Safsalak Olmak İstiyorum...


...

İş hayatındaki ilk yönetici asistanım, erken evlenmiş, çocuklu, güzel bir bayandı. Aklımdaki tek şey, boyumdan büyük hayallerim ve iş olduğundan, sürekli odama gelip benim yazıcıdan (halbuki muhasebe ve planlamada da vardı yazıcı) çıktı almak istemesinden, "Ne güzel, çocuğuna soru hazırlıyor, aferin, iyi anne" den başka sonuç çıkarmıyordum.

Daha iyi bir iş buldu, ayrılırken de bana bir ton laf soktu, "Ay ablanı bi kurban etmedin şöyle çatır çatır, gençliğine yazık ayol, kurduğum fantezilerle kaldım, çok toysun aslanım çoook!" mealinde.

Bir başka -evli- arkadaşımın, hadi "kamuya açık" olduğunu hissediyordum falan ama, neredeyse benden başka herkesle al takke ver külah olduğunu öğrendikçe, kıskançlıkla karışık pişmanlıkla, "İyi ki muhabbeti baştan kardeş şeklinde kurmuşum," sevapkar rahatlığı arasında gidip geldim.

Biraz kaşarlandıktan -ve şaşkınlığı attıktan, gözlerim pisliğe alıştıktan- sonra, bir başka işyerinde, bir başka -evli- arkadaşın, bir diğer -evli- arkadaşla film çevirmesine göz yummayan bir yönetici olarak bana karşı kurdukları organizasyona, benden istediğini (!) bir türlü vermediğim bir başka -evli- arkadaşın da gönüllü yazılıp anında bana cephe aldığına şahit oldum.

Bu ve benzer süreçlerde, gurur duyduğum tek bir şey varsa, "keser döner sap döner" mantığıyla, hiçbir zaman evli kadınlarla işimin olmamış olmasıdır.

Kadın ahlaksızlığını, kadın açlığını, kadın tatminsizliğini, kadın gizlikapaklılığını keşfettikten sonra, ihanetleri, dünya iyisi kocaları alenen salak yerine koymaları gördükten sonra, en azından evli kadınlar karşısında saflığımı yitirmemeyi istiyorum.

Evli bir kadınla rahatça arkadaş olabilmek istiyorum. Kocasıyla olduğum gibi.

Safsalak olmak istiyorum.

İhaneti kanıksamayan. Gözardı etmeyen.

Evli kadınlar konusunda safsalak kalabilirsem, herhalde benzer safsalaklıkta biriyle de aynı frekansta buluşabilirim.

Çünkü bu anlattığım kadınlar gibi kadınları (bir de namuslu (!) geçinmezler mi!) kendime eş olarak yakıştıramıyorum. Yatakta bile.

...
P.S. Sadece kadınlara sataştığımı, cinsiyetçilik yaptığımı falan düşünmeyin. Bu yazının konusu evli kadınlar olduğu için. Yoksa erkek ergenlere, evli ve "skorer" erkeklere, övüne övüne yaptıkları "işi" bari düzgün yapamayan üniversiteli çıtırlara da söyleyecek lafımız çok. Tövbeli günahkar makamında da konuşmuyorum, bilen bilir, tövbeler de bozma ihtimali peşin alınarak edilir. Lakin, ortam öyle seviyesizleşmiş ki, bir nebze şeref sahibi insan ak kaşık kalır. İnsanın kalitesi esas olan. Melek gibi karısını aldatmayan erkek yok mu? Mesele aldatmak da değil. Hak etmek, layık olmak. Odun erkeklerle evlenmiş dünya iyisi -bedbaht- kadınlar da tanıdım ben. Ötesi, kadının çapkınına orospu, erkeğin orospusuna da çapkın denen bir memleketteyiz. Hele bekaret ikiyüzlülüğü -yüzsüzlüğü- var ki, şiddete tapınma korkaklığımızı yiğitlik addetmemiz gibi kronik bir hastalığımız. Velhasıl, eleştirecek şey çok. Etrafa değil, kendime bakmalı. Bakıyorum. Evet, safsalak olmak istiyorum.

Mallık Parayla Mı?


...

İlkokul beşinci sınıftayım.

Konuralp'ten Düzce'ye gelen bu çocuk, "Ay şu kasabalı çocuklar da hep beni bulur!" diye dertlenen Fatma öğretmenini, meslek hayatının en zeki çocuğu olarak utandırmıştır.

Okul dediğim, Düzce ilkokulları arasında son sıra için Azmimilli İlkokulu (azmimilli götü zilli diye tezahürat ederdik) ile rekabet halinde olan Fatih İlkokulu olduğundan (fatih ilkokulu, sınıfları bok kokulu diye tezahürat ederlerdi), herhalde alelade bir parıltı olan bu zeka, "deha" seviyesine denk gelmekteydi.

Velhasıl, kendi halinde bu çocuk, öğretmen ve öğrenciler arasında -hiç istemeden- popüler olur.

Sınıfın -belki de okulun- en güzel, en bakımlı ve en gözde kızı Fatma Sultan Can, bir gün tenefüste yanıma geldi.

İlginç; Melih, Cezmi, Metin yada Gökhan'la geyik çevirmiyor, sıramda oturmuş, öyle yalnız, TIR resmi çizmekle meşguldüm.

- Ne yapıyorsun Serkan?
- ...
- Resim mi çiziyorsun?
- Hıı.
- Ne resmi, bakayım?
- ...
- Ne güzel çizmişsin! Birşey istesem çizer misin?
- ?
- Kız resmi çizer misin?

Serkan'ın cevabı, sanırız, mallıkta sınır tanımayan bir evsaftadır:

- Ben hiç kız görmedim ki.

Güzeller güzeli Fatma'nın yüzündeki şaşkınlık ve kızgınlık hala hatırımda canlıdır.

O "Biz neyiz burda?!" diye fırça atışıyla kalemi elimden alışı, ve kitabıma kendi resmini -üstelik de gayet güzel bir şekilde- bastıra bastıra çizişi...

...

Bir başkası, aynı ilkokuldan ve mahalleden "arkadaşım", Özlem. Düzce'deki en önemli matbaalardan birinin sahibinin kızı, ve çok zeki bir kız, benden falan da uzun boylu.

Okuldan o yıl (1994) Anadolu Lisesi'ni (altın çağını yaşayan efsanevi Düzce Anadolu Lisesi'ni) iki kişi kazandı.

İkimiz kazandık.

Evde babam ve kardeşim Ersin'le oturmuş maç mı, film mi hatırlamıyorum, TV izliyoruz. Babamın çok sevdiği tuzlu fıstık ve Cola eşliğinde.

Birden kapı çaldı.

Gittim baktım.

Özlem.

Kapıyı açık vaziyette tutarak, tek kelime etmeden, içeriye döndüm.

Arkamdan annemin, "Arkadaşını buyur etsene oğlum, hoşgeldin kızım, nasılsın?" sesleri geldi.

Özlem'in babamın yanına geçip fıstık ve Cola eşliğinde bir süre bizimle TV izlediğini hatırlıyorum.

Tek kelime konuşmadık.

Ve Özlem gitti.

Özlem'le 1999 depremine kadar, 5 sene, aynı okulda, aynı mahallede beraberdik. Bana tek kelime ettiğini hatırlamam.

Nefreti o denli büyüktü ki, bir gün serviste bir tek benim yanımın boş olduğunu, Özlem'in oturmayı reddederek çantasını koyup ayakta gittiğini hatırlıyorum.

Ve depremle birlikte ben gittikten sonra -o sıra aynı mallık sürecini yaşayan- kardeşime arkamdan beni sormuş.

"Napçan abimi?" cevabıyla, herhalde, bizim ağbi-kardeş katıksız mal olduğumuza iyice kanaat getirmiştir.

Özetle, bu bünye, "Kızlardan nefret ediyorum!", "Aha la salağa bak, pipisi içine kaçmış!", "Kızları siktiret almayın oyuna!", "Hico lan, bi tek seni seviyom, erkek gibi kızsın, geç kaleye!" dönemlerinde, böyle öküzlükler yapmış bünyedir.

Yine de, o günlerde kalmak, Orta 2'de "bişeyleri" hiç keşfetmemiş olmak isterdim!

Zira o günden sonra, kah arkadaşının aşkına yazılmak, kah kız için kavga etmek, kah kız için arabesk dinlemek, kah kız tavlamak için olmadık hallere bürünmek, kah tavladığın kızı sepetlemek için tükürdüklerini yalamak, kah birkaçını birden idare etmek, kah abazanlıktan kırılmak, kah acemiliği attığın karıya bir türlü kıyamamak, kah çapkın olacam diye orospu olmak, kah van nayt sıtent sabahlarında kendinden tiksinmek, kah zavallı bir kadını kendine aşık edip bir buçuk sene kullanmak, kah vicdan azaplarından erektil disfonksiyon geçirmek, kah kaza tedirginliklerinden takvimlerde adet gözlemek, kah gidip senle işi olmayan iş arkadaşına köpek gibi aşık olmak, kah onu unutmak için başkalarının yoluna girmek, kah unutamamak, kah evlilik düşünmek, kah aşksız evlilik düşünememek...

Velhasıl, bir futbol topu kadar değeri olmayan kızlar, o gün gelip çattığında, "varlığın amacı"na dönüşüverince, tam anlamıyla mallığın bini bir para oluyor canlar, ben bunu anladım.

...
P.S. Benzer bir mallık için tıklayınız.