Cuma, Temmuz 15
Hasbihal
Boşboğazlıktan, iyiniyetli erkek budalalığından, lafazanlıktan, overyavşak "canım cicim" jargonundan başka birşey değil. Lakin bu aptallık, nefes alışlarımı bağladığım insanın kalbini ve kendi kafamı kırmaya yetti. Karşıcinsle gereksiz diyaloğa tenezzül etmemeyi beceremeyen, hiçbir art niyeti, doyumsuzluğu mevzubahis değilken yaptığını kontrol etme ihtiyacı hissetmeyen erkek keyfiyeti, hak ettiği hakaretleri yerken, karşısında acıyla sinir krizi geçiren dünya iyisini nasıl bu hale soktuğu düşüncesiyle bitap düştü.
Feysbuk hesabımı hiç düşünmeden kapattım. Telefonumdan -yıllardır yer kapladığını bile unutmuş olduğum- kayıtlar düştüm. E-book paylaşım alanını çok sevsem de FF'e girmez oldum.
Aylardır pek çok özlenmiş mutluluklarıma şükrederken kendi dünyamda haysiyetsizce kaybetmekte olduğum beni hayata bağlayan -bir hazineye bedel- inanç kırıntılarımı bugünün kandil olması vesilesiyle hatırlamak istedim.
Açtığım dini klasiğin fihrist kısmında bir bölüm, veciz bir yol haritası ve to do list olmaktan öte, yüzümde patlayan bir ihtar gibiydi.
Aynen aktarıyorum.
"MÜHLİKAT DENİLEN KÖTÜ HUYLARDAN BAHS EDEN ÜÇÜNCÜ BÖLÜM DE ON ASL'A AYRILIR..
1. Riyazet. Nefsi temizlemenin ve terbiyenin yolları. Kötü huyların ilaçları. Kötü huyları atıp iyi huylar edinmenin çareleri.
2. Şehveti kırmak. Midenin, fercin afetleri.
3. Konuşmanın zararları, dilin afetleri.
4. Öfke, kin ve haset hastalıklarının tedavisi.
5. Dünya sevgisinin ve tama' illetinin tedavisi.
6. Cimriliğin ve dünya malı toplama hırsının ilacı.
7. Makam, mevki, haşmet sevgisinin ilacı.
8. Kibir ve ucbun ilacı.
10. Gaflet, sapıklık ve gururun ilacı."
...
Pazartesi, Ekim 19
O Türk İslamı'nı Yedirirler Sana
Türk İslamı'ymış...
Daha İbni Sina ile Gazali'nin 4ü küfrü mucib hangi 20 felsefi mes'elede anlaşamadıklarından bihaber, aklınca çokça kendinden hareketle Müslüman topluma giydiriyor, "özeleştiri" yapıyor.
Yaptığının "ünlü ateist komedyen"in saçma Amerikan esprileri gibi su yüzeyinde popüler kulaçlar atmaktan farkı ne?
Kimi eleştiriyorsun sen ve inanç konularında bu üslubun cüreti nerden?
"Biz" demek cüreti nerden?
Kimsin sen?
O lafları, Ulu Cami'nin, Eyüp'ün, Hacıveys'in müdavimleri sana öyle bir yedirir ki, bir daha rüştün olmayan konularda geyik yapmayı kendine en feci haram bellersin.
Daha senin ne bok olduğun belli değil.
Anarşistsen, ruhundaki Osmanlı kalıntılarından nefret edeceksin, devlete karşı olmak kolay, kökenine, ve yiyorsa, Allah'a da karşı olacaksın.
Hiç şimdi "Ama Tolstoy..." falan diye başlama.
Hepimiz biraz konfederasyonuz, hem çerçevelenmek saçma değil mi, geyiği yapma.
Bunlar elmalarla armutlar da değil.
Aynaya bakıyorsan bak, ama sen sen ol, çeyrek asırlık yaşamınla, asırlık kalabalıkların değerlerine paha ve hüküm biçmeye kalkma.
Yiyemeyeceğin lokma gördün mü kapa çeneni, ekmek fırınlarını saymaya başla.
O Türk İslamı'nı, yada kalkıştığın hangi genellemeyse, yedirirler sana.
...
Cuma, Ekim 16
Türk İslamı...

...
İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın.
Biz "Müslüman-Türkler" de, kendi kolayımıza, genetiğimize oturan kodlarıyla, bir İslam uydurmuşuz ki rahatlayalım, garantiye alalım nemize lazım...
Bir felaket, bir cenaze kendimize getiriverir bizi.
Dilimizden Allah düşmez kalbimizde ibnelik varken.
Elhamdülillah müslümanızdır biz hep, ilkokulda latin harflerinden namaz surelerini öğrenmişliğimizle.
Farz olan vakit namazlarında yeller esen camiler, vacib olan Cuma namazlarında ve sünnet olan Teravih namazlarında hınca hınçtır.
Kendimizi tatmin ederiz biz yatıp kalkarken, borç savarız, dert öteleriz, dostlar da alışverişte görür bizi.
Huysuz ihtiyarlarımızdır bizim İslamımız, beş kere Hacca gittim diyen tüccarlarımız, namusperestliğini gözümüze sokan abaza insanlarımızdır.
Gülümseyen saygılı insanlarımız değildir, çünkü bizim gülümseyen saygılı insanlarımız yoktur.
Hepimiz psikopatlığımızla övünürüz de, hiçbirimiz yaşayış ve inancımızla hiç aşağı olmadığımız ateistlerin delikanlılığında değilizdir.
İnanmıyorum! diye haykıramayız.
Kalbimizde hissetmeden Cumalara gider gelir, yılda bir ay aç (ve köpek gibi sinirli) gezeriz.
Sabah namazlarına kendiliğimizden uyanmayız. (Çünkü uyanmayız.)
Alkol kokar ağzımız, arabanın anahtarını çevirirken Bismillah diye.
Karımızı bakire alırız ancak bize tüm kadınlar helaldir, bekarken de evliyken de.
Kaypağın, karaktersizin önde gideniyken biz, namus için can alan, can veren yiğit oluveririz.
Paraya tapar dindar esnafımız.
(Ve davulla zurnayla yapılır hep en gizli hayırlarımız.)
Asker postalı yalar en cesur siyasi delikanlımız.
En okumuşumuz kör cahildir, anlamını bilmez haftada bir ilkokuldaki ezberinden okuduğu cümlelerin.
Beş kere ayak yıkatan, diş temizleten bir geleneğin sözde mirasçıları olarak, ayaklarımız bakımsız, dişlerimiz bozdur.
Kof bir devletçilik, yavan bir milliyetçilik, kesif bir eziklik süsler mahyalarımızı, Cuma hutbelerimizi, din adamlarımızı ve küf kokulu beyinlerimizi.
...
Ve varın siz Türk İslamı'nın yine de dünyadaki en harbi, en dürüst, en içten; iki yüz yıldır bozulan, bozularak büyüyen bu gövdenin tutunduğu en sağlam kökün filizi olduğunu hesap edin.
İşte İslam'ın ihtişamı, müslümanların bu dangozluğunda gizli.
En geri, en ilkel, en yobaz bizler, en ileri, en üstün, en zarif ama en bilinmeyen, en gizemli, en keşfedilmeyi bekleyen sırlar medeniyetinin kayıp çocuklarıyız.
Ve olanca "yaramaz"lığımızla, bir tarihin mükellef, velayetli mirasçısı zannediyoruz kendimizi.
...
Çarşamba, Ağustos 26
Ben Bu Üslüba Karşıyım Arkadaş
Bir okuyun şunu yaw, bir okuyun Allah aşkına.
Eleştirel ağbi, oldu mu yani şimdi bu. Objektif baktığımda, samimi bir şekilde içini dökmüşsün ve ne var bunda, evet, lakin kimliğinden soyutlanarak bakmak zorunda değil kimse hiçbir şeye ve taşşak geçme var burda babacığım, tahkir var, benim gibi olmayanın koyayım götünecilik var.
Gocunmuş falan değilim Müslüman kimliğimden mütevellit. Seni, madafaka'yı vs. severek okuyan birisiyim kendi çapımda. Lakin tek bişiy söylemek isterüm.
Zaman ve sair matbuatta şöyle bişiy çıksa,
"Mal lan bunlar! Yahu şu insanlar o kadar varlığı ispatlanmasına rağmen (???) daha nasıl reddederler inanmayı Allah'a anlamıyorum. Şu mucize Kur'an varken, şu mucize kainat kazık gibi gözümüzün önündeyken daha hala ne inadı bu lan! Ben göremiyom, o halde yok, öyle mi?! Bir de saçma sapan kitap mitap yazarlar, alayı çöp. İnanamıyorum aklı başında olan birinin Allah'ı bulamayacağına, ölümü yoksayacağına; bu kadar dar bakışlı olabileceğine. Zekasız bu ateistler, vallaha bak. Zavallı Kırisçınlarlan Cuvişler, ve hatta Aleviler (kısaca benim gibi olmayan herkes), alayı akıl körelmesi yaşıyor, yazık."
Çok samimi dimi, ama tepkileri bir düşünün. Ve bakın nasıl fosfatlı-sülfürlü bir oluşum çıkmış ortaya.
Dindar falan değilim -ki olmak isterdim- ve tahkir özgürlüğü mevzuunda TSD ağbi gibi düşünüyorum, ama ben hayatım boyunca böyle konuşmadım, bu üsluptan hazzetmedim, pek çok şeye karşı olurken, temelde buna karşı oldum.
Kemalisti, dincisi, ateisti... kim yaparsa yapsın.
Diyeceem budur.
Kapat kardeşim.
...
Perşembe, Ağustos 20
Mana Arayışı...
Hasan,
Çok teşekkür ederim.
Dediğim gibi, din eleştirilerini okumak, insana çok şey katıyor, ufuk açıcı oluyor.
Pek çok konuda cevabımı aldım, ateistlerin neye inandığı, neyi düşündüğü konusunda mantığımı tatmin ettin. (Lakin ben bu çıkış noktaları ile ateist olur muydum, sanmam.)
Ben yine de kendi adıma, idrakımın sınırları olduğunun bizzat şahidi olarak -öyle olmasaydı sorular, bilinmezlik ve sonsuzluk sorunsalıyla kıvranmazdım- ölüm gerçeğinin beni anlamaya çalışmaya zorladığı "hayatın anlamı"nı senin bahsettiğin tepkisellik / soğukkanlılık / inanca ihtiyaçsızlık / mantıksallık ile aşabilir miydim, sanmam.
Sanmam ki tüm yakınlarını kaybetmiş savaş mağdurunu "Onlar mikroorganizma oldu. Sen de yaşayacak, ölecek ve mikroorganizma olacaksın. Hepsi bu." ile teselli edebilelim.
Sanmam ki 80'ine dayanmış ihtiyarı "80 yıl yaşadın. İyi veya kötü. Yaşandı bitti. Geri getiremezsin. Az bir zaman sonra ölecek, toprak olacaksın." ile yatıştırabilelim.
Sanmam ki annesi babası ölmüş çocuğu "Onlar yok oldular. Sen de koca bir hayat yaşayıp yok olacaksın." ile susturabilelim.
Elektronundan gezegenine, hareket ve düzen içindeki şu evren, insan algısını hapseden zaman-mekan boyutları itibarı ile sanmam ki her sırası gelenin bakıp geçtiği bir pencereye tekabül etsin ancak aynı zamanda pencereden görünen manzaradan ibaret olsun.
Benim bakışım bu yönde, bilmiyorum.
Belki Yunus Emre'nin dediği gibi, mezar taşları "hece taşları"dır.
O hece "an"dır. Aslında bir "an" yaşayıp, zamanın esaretinde "90 yıl yaşadık!" zannediyoruz.
Ben hayatın "an" olma ihtimalini yok sayamıyorum.
Çünkü ölüm de bir "an"dır. Ve sonrasız an, anlamsızdır.
Kısıtlı boyutsal algımın tekelinden bakıp, hayat bu, zaman bu kadar, mekan burası, yaşayıp öleceğim, hepsi bu demek, bana yeter mi, yetiyor mu, bilemiyorum.
Zaman kavramından bağımsız dejavular yaşayıp, rüyalar görüp de, sınırlı idrakımın hapsolduğu bu -zaman- boyutu esas alarak "Ötesi yok, ben göremiyorum, olamaz!" deyivermek, zamanın ötesinde olabilecek bir öznenin var olmayıp, başlangıcı olduğu fiziksel olarak iddia/ispat edilen zamanın mukadder sonundan sonrasının, ve tüm bu olan bitende bir gizli öznenin bulunmadığına inanıp, "Ben inançsızım!" demek beni tatmin eder miydi, sanmam.
Şunu da belirteyim, ateist arkadaşlarımın dürüstlüklerine, entelektüel seviyelerine hep hayran olmuşumdur. Aynı şey pek çok dindar arkadaşım için de geçerli.
Demek ki yaşam/insan kalitesi ve entelektüel düzey konusu da samimiyetle ilgili; inanç kişiseldir, ve kişinin sorgu-yargılama hakkı da yalnız kendi inancı için olabilir.
Hayat ve ölüm üzerine düşünmek insanı uzaklara götürüyor.
Ben kaybolamıyorum...
Aynada kendimi görebilirken kaybolur muyum, sanmam.
Ben bir müslüman olarak çok kez imanımı kaybetmiş geri almışımdır, şüpheyle iman ikiz kardeştir bedenimde, lakin ateist tepkiselliğe bir kez olsun yaklaştım mı, sanmam.
...
Üniversiteden bir arkadaşım var, düşünen bir insandır.
Buradaki yazılarım Face ve FF'de yayınlandığından, bu mecralardan gören, beğenen, eleştiren, yorumlayan da oluyor.
Arkadaşım da Face'deki yorumunda, <"Ne Değil"i Değil "Ne"yi Cevaplayın> başlıklı yazımda ateist yaklaşımı aşağıladığımı algıladığını belirtmiş.
Sitedeki yorumları oku dedim, ve Hasanrua ile tanış, bomba gibi bir arkadaştır.
Ve ben asla ateizmi, ateistleri aşağılamam, bilakis takdir ederim, sorgulayıcı yaklaşımlarını, cesaretlerini, dürüstlüklerini.
Kaldı ki Hasan da yorumunda, olabilecek en net şekilde ateistlerin neyi düşünüp neye inandıklarını anlatmış. Saygı uyandıran bir netlikle.
Bu yazı ise mezkur yazıma kendi yorumumdur, yayınlamak istedim.
Çarşamba, Ağustos 19
"Ne Değil"i Değil "Ne"yi Cevaplayın...
Sevgili ateist arkadaşlarım.
Bu yazı kesinlikle bir tartışma daveti değildir, üst düzey bir inanç tartışmasını taşıyabilecek donanımda değilim.
Kaldı ki, kişinin inancını; tercih, özgürlük ve kişisel hak olarak görüyor, her türlü tartışmadan ayrı tutuyorum.
Lakin sizlerden bir ricam var.
Önce, cehaletimi bağışlayın.
Ateist külliyatta ne okusam çıkış noktası hep aynı olan yaklaşımların argümanlarına rast geliyorum.
İkna edici bir şekilde, dinin yanlışları, dindar insanın yanlışları, dindar toplumun yanlışları.
Sosyoloji, felsefe, tarih yada biyoloji temel alınarak, gayet ikna edici bir şekilde, dinlerdeki - dindarlardaki - dindar toplumlardaki tüm yanlışlıklar ortaya dökülüp eleştiriliyor ki bu literatürü okumak insanı mental olarak çok geliştiriyor, ufuklar açıyor.
"Ne değil"i çok güzel anlatıyorsunuz, "olan"ın yanlışlarını görmemize yardım ediyorsunuz.
Olaylardan, gözlemlerden teoriye, onun yanlışlığına geliyorsunuz.
Peki, din, saçmalık.
Yanlış.
Kötü.
Din, diyelim ki, "hayatı anlamlandırma çabamız"ın ürünü.
Tanrı da öyle.
İnsanların "14 yüzyıl önce yaşamış bir Arap vaizi"ni kendi ana/babalarından çok sevmelerini anlamıyorsunuz (ama bu sizin kendi pencereniz ve hiç bir şeyi ispatlamıyor!).
Peki.
Sizin öneriniz ne?
Sizce ne?
Neden yani?
Nedir?
Anlatın.
Herkesin hayatı boyunca kendine hiç sormadan hep sorduğu sorulara cevap verin.
Doyurun insanları.
Tatmin edin.
Tüm bu saçmalık, tüm bu güzellik neden?
Neden yaşıyoruz?
Valla, siz ne derseniz deyin, bana babannemin o acı dolu hayatı, mezarında mikrobiyolojik organizmalara dönüşmek için yaşamış olduğu düşüncesi çok ağır geliyor.
Bir hiç için, siperlerden çıktıkları saniyede anlamsızca ölen çocuk yaştaki Dünya Savaşı askerlerinin ölümleri, yaşamları...
Anlamsız geliyor, dünyayı, tarihi, sosyolojiyi esas alırsak.
Siz bunları esas alarak dini anlamsız buluyorsunuz.
Din saçma olabilir.
Ama sizin esas aldıklarınız esas alındığında da ölüm, hayat anlamsızlaşıyor.
Bana yardımcı olun.
Ama ne olur dindarların, dinlerin yanlışlarını değil, bana doğruyu söyleyin.
Neye inanmadığınızı değil, neye inandığınızı veya neyi bildiğinizi.
Elbette ispatı olmayan tartışma sürer gider, inanç kişiseldir, insanın yapısında vardır ve saire.
Ama ben insanın sorularına gerçek cevaplar veren tek bir ateist önerme duymadım (bu konuda cahilim).
Bana bunu verebilir misiniz?
Ha, inancın saçmalığı, yanlışı ve saire bunlara girecekseniz, şüphe kaşıyacaksanız gerek yok, ondan bende çok var. Soru istemiyorum, cevap istiyorum.
Şimdiden teşekkür ederim!
...
Çarşamba, Haziran 17
Tercih Meselesi...
Bir elimde güneş, bir elimde ay var.
Bir tarafta şarap, kadın ve tiyatro; hedonist akşamların uyuşuk sabahları. Kütüphanelerde dünyevi külliyat. Dünyevi dünya. "Dünya" Arapça, kökeni "yalan". Yaşamda madde. Batı. Kişisel gelişim saçmalıkları. Amaçsız bir yardırış. Haz maksimizasyonu. Evhamlar. Geyik muhabbeti. En iyi olduğum alanlar. Çokluk tarafından sevilmek.
Bir tarafta şerbet, evlilik ve gerçek; manevi akşamların dinç sabahları. Kütüphanelerde hem dünyevi hem "uhrevi" külliyat. Uhrevi dünya. "Ahiret" Arapça, kökeni "son", kaçınılmaz son. Yaşamda hem madde, hem ruh. Doğu. Kendiliğinden kişisel gelişim. Amaçlı bir bekleyiş. Anlam maksimizasyonu. Huzur. Seviye. En bakir olduğum alanlar. Çokluk tarafından anlaşılmamak.
Bir tarafta çok sayıda insan. "Normal" varsayılan yaşam biçimi. Televizyona bakmak. Hayattan tat almak. Kendini merkez almak. Tarih, dinleri yarattı. İnsan, esastır. Sen de insansın. Yaratırsın. Çocuklarına soylu bir isim bırak. İyi insan ol.
Bir tarafta az sayıda insan. "Anormal" sayılmak. Televizyona bak(a)mamak. Hayattan tat almak, ama çoğunu erteleyerek, soğuk cami halılarında belki elli sene sonra gelecek olan ölümü bekleyerek. O'nu merkez almak (ve önce, bir "O" olduğuna inanmak, kanıtsız). Tarih, Allah'ın takdiri (Aslolan tarih değil, dindir). İnsan, kuldur. Sen de kulsun. Yaratan Allah'tır. Allah'ın yeryüzündeki halifesi sıfatına yaraşacak bir soylulukla yaşa. Melek ol.
Bu iki uç arasında biraz ahlak, biraz zaaf, biraz hedon/egoizm, biraz basitlik, biraz yüzeysellik, biraz yalapşaplık, biraz tutarsızlık, biraz dengesizlik, biraz haddinibilmezlik, biraz kibir, biraz inkar, biraz iman, biraz şüphe ile insan; biraz birey, biraz kul.
Ya o insanı yaratan, var eden bunlar.
Ya da bunlar o insanın inanç sancısının hezeyanları.
Tercihiniz, yada tercihsizliğiniz, işte hayatınız, işte meseleniz.
...
Bonus, İnanç Sancısı, bu blog. İnanç Sancısı 2: İki Rüya, bu blog.
Cuma, Mayıs 22
İnanç Sancısı 2 : İki Rüya...
Yıllar sonra bir rüya. Mekanın avlusundaki asmanın altında, masada, annem, babam, kardeşlerim - mutlu bir aile tablosu. Ben yokum, ama onları görüyorum. Mekan boş, ben camdan onları seyrediyorum. Birden kapıya bakıyorum içerden, kaldırımın kenarında üç aslan, bir erkek, bir dişi, bir de yavru. Kapıya yaklaşıyorum inanamadığım için. Kapı açık, bu sefer tek erkek aslan var, içeri girdi girecek! Kapıyı kapatmaya uğraşıyorum, kapatamıyorum. Birden, rüzgar mı, ruhsal bişey mi, kapıdan içeri yüzüme, göğsüme esiyor, beni geri ittiriyor ve aslan koşuyor içeri, üzerime, tam atlıyor, yüzüme, kalbimde keskin bir korkuyla uyanıyorum.
Geçen seneydi, Ankara'da çalıştığım işyerinde, çok sevdiğim, saydığım bir arkadaşıma anlattım. "Siz gelecekte para ve iktidar açısından çok güçlü biri olacaksınız Serkan bey" dedi.
Uyandığımda bile gözümün önünde uzun süre canlı kalan Resulullah mührünü ve anlayamadığım eski Türkçe (veya Arapça) yazıları anlatmamıştım.
Herhalde, gökkuşağının 7 rengini sırayla aklımdan geçirip, "zihnimin derinliklerine" 21 basamakta indiğimi, kapıyı açıp zihnime girdiğimi hayal edip, tavlamak istediğim hatunla 'etkileşip' uykuya daldığımda, rüyamda daha güzel bir başkasını (tanıdıklardan) kucağımda görüp, titreyerek uyanıp, gözümde canlanan üç boyutlu anlamsız şekillerin ve boşlukların içinde kaybolduğum anlamsız bilinçaltı rüyadan farklı bir rüyaydı.
Dağlardayım. Yükseklerde, uçurum gibi biryer. Aşağıda, üç güvercine pusu kurmuş üç kurt. Fotoğraf çekmek için telefonuma davranıyor, neden sonra vazgeçip, bir kulübeden onları izlemeye koyuluyorum. Heyecanlıyım. Aşağıdaki filmde, üç yaşlı kadın gelip kuşları kurtarıyor, bu sefer kuşlar kendi aralarında kavga ediyordu. Sonra kurtları yanımda buldum. Ne zaman yukarıya, kulübeye çıktılar? Eski püskü yorganı kaldırdım, biri arka ayakları üstünde ayağa kalktı, benden uzundu, dişlerini yorgana geçirdi, diğeri bacağımdan yakaladı, tenimde dişlerini hissettim, ama zerre korku yoktu. Gri ve kocamanlardı.
Bu da dün geceydi, anneme sordum, bilmiyorum dedi. Belki de kötü birşeydir, söylemek istememiştir. Zaten her seferinde "uyarı" der.
İnanç sancısı bu rüyaları iplemek / iplememek ikilemi olsa gerek. İplemeyen biriysen, görmezsin zaten. Oysa ben görmek istiyorum, ancak, inancımı (belki inançsızlığımı), paylaştıkça, anlattıkça, tartışmaya açtıkça, siyasallaştırdıkça (yada işin içine bilgiyi / sorguyu / başka insanları katınca), "büyü bozuluyor" - sanırım bunu kaybetmeye doğru gidiyorum. 'Kalp gözüm' kapandıkça, bu istem dışı şeylerden uzaklaştıkça, bilgisiz, sorgusuz, mantıksız bu duygudan, görsel/düşsel dünyadan uzaklaştıkça, "yaşamı belirleyen bilinç"ten, "bilinci belirleyen yaşam"a, maneviden maddiye sürükleneceğim belki de.
Böyle şeylerden nasibi olmayanlar gibi, ben de herşeyi bilinç altıma, kendime, insana, bilgiye yıkıp, hayatımı/tarihi inancıma göre değil, inancımı hayatıma/tarihe, insana göre şekillendireceğim.
Yazık. Bir inanç sancısı bile yaşayamadan. Yada inanç sancısının kendisi olarak, bu lütufa şükretmeden, bilincine var(a)madan.
Materyalist anlamsızlık ve soğuk tartışmalar, beni bu sancıdan mahrum bırakacak.
Oysa ben rüya görmek istiyorum.
Rüya duymak, rüya koklamak, rüya hissetmek, rüya (gibi) yaşamak istiyorum.
Çünkü yolunu katı bilinçle yada saf olmayan / saptırılmış inançlarla bulmuş liderlerin - insanların yarattığı dünyayı bilincimle anlamaya çalışıyorum, tek gördüğüm, tarihin kanla yazıldığı.
Çarşamba, Mayıs 20
Tanrı Nerede?
Şimdi Papa On Altıncı Benedictus Hazretleri de sorunca soru kıymete bindi, iyice çarpıcılık kazandı... Öyle ya, Tanrı'nın altı milyon insan gaddarca öldürülürken nerede olduğunu koskoca Papa bilmezse kim bilecekti?
Kendisini Frankfurt Havaalanı'na karşılamaya gelenlerin günahlarını yolcu salonunda ya da apronda bağışlama yetkisi bulunan adam, pardon, adam değil, herhangi günahkar bir kardinalken diğer kardinaller tarafından papalığa seçilince birdenbire 'yanılmazlık' kazanan yüce varlık mı soruyordu bunu? Hani şu, erkek olup olmadığını kesinlikle anlamak için seçildikten sonra diğer kardinaller tarafından taşakları okkalanan Tanrı temsilcisi?
Primo Levi de, oradan kurtulduktan sonra, geri kalan hayatı boyunca iki şeye hiç dayanamıyordu... Bir, sofrada çorba görmeye... İki, kendisine Tanrı'dan sözedilmesine...
('Auschwitz neresi, Primo Levi kim?' diye soranlar yazının sonrasını okumasalar da olur.)
Evet, niçin Tanrı 'müdahale' etmemişti, meseleye el koymamıştı, SS subaylarına ve neferlerine 'şöyle elinin tersiyle iki tane çarpmamıştı', bu insanların akıl almaz eziyetler ve işkenceler içinde süründürülmesine, katledilmesine göz yummuştu?
Toplama kampına düşmüş 'mütedeyyin' Yahudiler de anlayamıyorlardı bunu, niçin bizi kurtarmıyor diye merak ediyorlardı ölürken...
Oysa onları süründüren Alman askerlerinin palaska tokalarında da 'Gott mit uns' yazardı ha, Tanrı bizimledir! (Bende bir tane var, Varşova'da yaşlı bir Polonyalı'dan yirmi dolara aldım. 'Bu herifi sen kendin mi geberttin?' dedim, güldü, yanıt vermedi.)
Tanrı'yı 'bulutlar üzerinde oturup aşağıyı seyreden ve canı isteyince duanızı kabul edip tarlanıza yağmur yağdıran ak sakallı bir ihtiyar' olarak algılayan zavallılar, bu soruyu hep soracaklardır...
Türkler İstanbul'u alırken neredeydi Tanrı? Peki, buna ses çıkarmayan Tanrı bu kez Viyana'da niçin bize yüz vermemişti acaba?
Tanrı'yı arabanızın freni patladığı zaman hatırlıyorsanız, çok büyük bir ihtimalle o freni onarmayacaktır.
Bendenizin tariki, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin tarikidir efendim.
Bizim felsefemize göre, Tanrı belli hiçbir 'yerde' değildir, heryerde ve herşeydedir. Tanrı BİR ve TEK'tir, heryer ve herşey de bir ve tektir. Bir kum tanesi benim hem parçam, hem de kardeşimdir.
Fizik yasaları Tanrı'nın emirleridir. Matematik, Tanrı'nın yazdığı şiirdir.
'Sureti', sen baktığın zaman ete kemiğe bürünür, pardon, yani proton ve elektron kılığına girer.
Görüntüyü sen yaratırsın, bu bir yanılgıdır, asıl Yaratan hep o perdenin arkasındadır. Onu göremezsin, bir yerde ararsan bulamazsın, çünkü aynı zamanda senin içindedir. Hem içinde, hem dışında.
En el Haqq... En el Adolf Hitler... En el Recep Tayyip Erdoğan...
'Je suis la plaie et le couteau' diyordu büyük şair Charles Baudelaire... Ben hem yarayım hem bıçak!
Tanrı, ateşler ve dumanlar çıkararak dağların tepelerine inmez, 'komşunun karısına sulanmak yasaktır' gibi süfli emirler yağdırmaz, Filistinli körpe Yahudi kızlarını hamile bırakmaz, elinde gönye ve pergel taşımaz, savaşlara, maçlara, tartışmalı pozisyonlara ve hakem hatalarına da karışmaz.
Eğer Auschwitz varsa, bunun iki açıklaması olabilir: Ya bunun bizim aklımızın ermediği bir anlamı vardır, ya da hiçbir anlamı yoktur.
Bir anlamı varsa, ağlamak abestir. Katlanacaksın. Bir anlamı yoksa, enayilik edip Yahudi tarafında değil uyanıklık edip Alman tarafında bulunmakta fayda mülahaza edeceksin!...
Dostoyevski 1881 yılında 'eğer Tanrı yoksa herşey mubahtır' demişti ve insanoğlu yüz yirmi beş yıldır bu felsefe sorusunu aşamadı bir türlü...
Auschwitz'de Tanrı nerede miydi?
Hem üç aylık Yahudi bebesinin patiğinde, hem Zyklon-B gazının kutusunda...
Engin Ardıç
İnanç Sancısı...
Ateist, agnostik, hıristiyan arkadaşlarım darılmasınlar. "İnanç Sancısı" onlara bir saldırı, bir dışlama, bir tartışma niteliği taşımıyor. Argüman falan sunmuyorum. Dini konularda tartışacak dini / felsefi / tarihsel / antropolojik birikimim yok benim. Mevzu kendimle ilgili zaten.
En yobaz zamanımda bile (kanıyla bayrak çizen) ben, faşist/ırkçı arkadaşlarıma "benim en iyi iki arkadaşımın biri kürt, biri ermeni", kürtleri yok etmekten falan bahsedene "bütün gücümle karşında olurum", kendisinden başkasını hor görene "sizin gay veya ateist tanıdığınız hiç olmadı mı? ben onları çok severim. ilginçtir, gay tanıdıklarım hem ince, kibar hem de tasarım yetenekli, yaratıcı kimseler olmuştur hep. ateistler de istisnasız dikkat çekici derecede iyi insanlar oluyorlar." diyen bir çocuktum. Garip bir şekilde, aval aval bakarlardı, itiraz falan etmezlerdi. Benim fikirsel "sağlamlığıma" olan kesin inançlarından heralde. Bunları vizyonumun genişliğini göstermek yada dikkat çekmek için söylediğimi düşünmüş de olabilirler, aynı bokun yolcusu olduğuma -onları kavgalarda hiç satmadığım için- eminlerdi, o halde bunlar "zararsız" çıkışlardı.
Fikir sancısı güzeldir. Okumak, aramak, öğrenmek, bilgi denizlerinde boğulmak, tarih okyanusuna açılmak. Belli bir ideolojinin literatürüne girseniz dahi, kazanacağınız çok şey vardır, o klişeler, o jargonlar bile insana en azından bir bakış açısı, bir üslup kazandırır. Hele bağımsız olursanız... O kadar çok konu var ki, hepsi birbirine açılan.
Ama inanç sancısı, başka.
Tabi her insanın kendi değer yargıları var. Asla kimseyi yargılamıyorum. Dedim ya bunlar kendimle alakalı.
Zannımca inanç, başka kapsamda değerlendirilmeli ve kişisel bir tercih olarak bireysel hak ve özgürlükler bağlamında ele alınmalı. Tabi ki şiddet sarmalında din/modernite tartışması yapılabilir, ancak bence inanç, kul ile tanrısı arasında, fikirden, ideolojiden, bağımsız, bambaşka birşey. Bunun psikolojik, tarihsel, antropolojik, felsefi, inançsal vs. kökeni, etkileri, sonuçları vs. üzerine konuşmaya yetkin değilim, elbette her konu tartışılabilir. Ama benim -benim gibi düşünmeyenleri dışlamak istemediğim için- bir türlü toparlayamadığım konu, başka.
Efendim, BENCE, dedim ya fikir sancısı ile inanç sancısını farklı ele almalı. İnanç (bireyin inanç sancısı, inanç tercihi, inanç sorgusu) meselesine bireysel ve özgürlükçü bir bakışla (bireyle ilgili herşeye baktığımız gibi) bakarak, biraz da olsa nefes almasına müsaade ederek, fikirsel tartışmadan bağımsız, şahsi mütalaayla, muhakemeyle yaklaşmalıyız.
Tabi ki, dini aşağılayabilirsiniz. Toplumsallığı, pratiği, tarihiyle, çok kolaydır bu. (Ama dinden önce inanç gelir ve bu, başka birşeydir)
Diyelim, müslümansınız.
Biraz vizyonunuzu geniş tutup, dünya coğrafyasına, dinlerin dağılımına, dinlere, toplumlara baksanız, kalıplarınızdan, pratiklerinizden farklı noktalara gidersiniz. Şiddet üzerine, kadının yeri üzerine tarihsel gerçeklerle, karşılaştırmalarla düşünseniz, kötü sonuçlara varırsınız. Tarihsel süreç bile tek başına size, "insanlık tarihinde tek tanrılı dinler henüz çok yeni" dedirtebilir. (İnsanın kadir-i mutlak / yaratıcı olduğundan hareketle, dinsellikteki nesneyi özne yapan bir bakışla) İnancın kendi öğretisinden (tüme varmadan) yola çıkmadan, tarih - toplum - felsefe ... -> insan bağlamında inancı ele alırsanız (tümden gelirseniz), kendinizi / inanç ve pratiğinizi küçük bir noktaya hapsolmuş görebilirsiniz.
Bunlara islamın son ve orijinal din olduğu iddiası, tarih, evrenin dengesi / gerçekleri, metafizik, görecelik, kuantum, sonsuzluk, kur'an'ın kapsayıcılığı vs. karşı tezler öne sürebilir, ama yine birşey ispatlamış olmayabilirsiniz. Her zaman argümanlar vardır, dine bilimsel bakıldığında. Çünkü sosyolojizmin, historizmin, natüralizmin zindanından bilgiyle kurtulabilir insan. Benliğinin zindanındansa inanç ve aşk ile. Meselenin temel ikilemini Ali Şeriati Marx'ın Alman İdeolojisi ile cebelleşirken ortaya koymuş olabilir (henüz ikisini de okumadım).
Sonuçta durumunuz, "yaşamı belirleyen bilinç" ile "bilinci belirleyen yaşam" arasındaki kabulünüzle ilgilidir. Bunu "inanç" ve "bilgi" diye de niteleyebiliriz. Ki elbette, dünyayı bilgiyle algılıyoruz. Ancak insanın idrakinin bir noktadan sonrasına yetmemesi, ölümün kesinliği ve hayata getirdiği anlamsızlık, "imtihan"ın temelinde yatan bu tercihte önemli bir rol oynuyor ki, tarihte en önemli sosyolojik olgulardan/realitelerden biri, din oldu. Bunun uygulamasını, her türlü eleştirirsiniz, dinin kendisini de eleştirirsiniz. Ama kendinizle başbaşa kaldığınızda, "bilgi"den uzakta, inançla ilgili tecrübeye bakmaktan bahsetmeye çalışıyorum ben bir saattir.
Annemin çocukluğumda attığı o inanç kırıntıları, yada "yaratılışımdan gelen" o kırıntıları canlandırması, benim fikir sancısından ayrı bir inanç sancısı yaşamamın da temeli. (Hindistan'da doğsaydın Hindu olacaktın tartışmasına girmeden değerlendirilmeli)
Bu, duygusal bir yön. İnanç, fikirden başka birşey. Bireysel, kişisel boyutta. Acayip bir motivasyon, temel bir güdü.
Bana lakırdı'daki yazıya şu yorumu yaptıran şey,
"of of.. o kadar haklısınız ki. “allahsız müslümanlık”ı okumuş gibi oldum. yada bursa ziyaretinde ulucami’de, muradiye türbesinde, çok sevdiği istanbul’da eyüp sultan’da, yeni cami’de vakit namazı kılarken ağlayan, eve döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi ikiyüzlü yaşamına devam eden birinin tattığı kendiyle suç ortaklığı ve suskunluk psikolojisini hatırladım. umreden müthiş coşkularla dönen, akşamına bira bardağında eski günlerini bulan, tövbe ede/boza, kadınlarda kendini arayan birinin kızarıp kızarıp arsızlaşmaktan yüzsüzleşen yüzünü gördüm. inanmakla bilmek arasında bocalayan, imanla şüphe arasında saçmalayan, özgürleşeceğim diye benliğine hapsolan, ikilemlerde, çelişkilerde sürünen birini tanıdım.
kendimi okudum hocam."
Bu yazıda anlatmak istediğimi anlatamadım sanırım. Belki de saçmaladım, ilk defa oluyor bu. İlk defa bu kadar dağıtıyorum. Dedim ya mevzu kişisel.
Belki bazı soruların cevaplarını hiç bulamayacağım. Bu da, inanmak/inanmamak ikileminin temeli belki de, bir kesimin inancına göre, "imtihan"ın, yani dünya hayatının yegane anlamının, temeli.
İşte dışlayıcılık da var ama bu satırlarda. Sadece soruyorum, yetiştirildiğin koşulların, sana bağlı olmayan şartların, inancında, pratiğinde, yeri nedir? İmtihansa, imtihanda yeri nedir? Filistin gerillasını korkusuzca ölüme gönderenle, ateist Vietnamlı'yı, şintoist Japon'u yine korkusuzca ölüme gönderen aynı şey midir? Bu aynı şeyin farklı ifadesinden ibaret midir din/inanç? Yoksa herşeyin temeli, kaynağı onda mı saklıdır... Sosyolojik bir olgudan mı ibarettir, anlamı mıdır yoksa evrenin...
İşte bu sorgulama, dine karşı argümanlar, son tahlilde benim o bahsettiğim kırıntılar yüzünden ağlayabilmemi engellemiyor. Engellemesini istemiyorum belki. Bütün mesele bu isteme/me meselesi olabilir mi?
Bu sorular daha hiçbir şey.
Ama sanırım bu açıkyüreklilik de, her kesimdeki çoğunluk gibi riyakar, over-confident, önyargılı, dışlayıcı, bağnaz olmaktan beni koruyor ve sadece bu bile, anlamlı.
Velhasıl, nasıl fikir sancısı çekiyorsam, kafam karışıksa, inanç sancısı da çekiyorum. Ve belki de, fikirdeki gibi inançta da bu arayışın, bu sorgulamanın, bu karışıklığın kendisi güzel olan, insan için.
