iktibas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktibas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ağustos 15

Akasya Kokulu Sabahlar

...

Geri verin
Dalgaların kıyılara çarparak

Herhangi bir makamda

Bir şarkı söylediği
Akasya kokulu sabahlarımı

Geri verin
Arnavut kaldırımı yollarda
Bir kızın saçlarında
Gönlümün vals yaptığı
Akasya kokulu sabahlarımı

Geri verin
Zamanın geçmek bilmediği
Gençliğimin sırtıma
Bir yük gibi bindiği
Akasya kokulu sabahlarımdan
Hiç olmazsa birini

Yeni Türkü, Aşk Yeniden, 1992

...

Cuma, Mayıs 7

Şahbaz

...

Eskiden, çok eskiden, yeryüzündeki hayat tanrılar tarafından salıncak misali sallanırken, kuş uçmaz kervan geçmez bir dağın eteklerinde, başka yerlerdeki hayatlardan bihaber insanların yaşadığı küçük bir köy vardı.

Dağın kasvetli gölgesinde, dışarıdan hiçbir yabancının gelmediği, içeriden kimsenin göçmediği, gözlerden ırak, gönüllere sapa, elli haneli bir köy.

Köyde toprak kurak, hayvanlar çelimsiz. Cırcırböceklerinin ötmeye mecali yok, çiçekler tohum saçmaktan çoktan vazgeçmiş. Erkekler göç edemeyecek kadar yorgun, kadınlar doğururken teker teker ölecek kadar güçsüz. Doğan bebekler yaşamaya hevessiz.

Köyden uzakta, uçsuz bucaksız güneşli topraklar diyarında yaşayan ağanın bereketli topraklarında çalışmak için her sabah iki saat yol yürüyen köylüler, aynı yolu akşam oldu mu üç saatte döner, karınları doğru dürüst doymadan, kara bir uykunun kollarında geleceği olmayan bir hayatın düşlerini görmeye dalarlardı. Ve yaşamaktan ziyade ölmeye yatarlardı.

Kadınlar öldükçe, erkekler çöktükçe, bebekler büyümedikçe... köy ıssızlığa doğru giderken... bir gece... Deli Hacer... köy meydanında çırılçıplak soyundu. Elinde bir değnek, kimsenin duymadığı bir müziğin ritminde çığlıklar atarak dans etmeye başladı. Sessizliğe alışkın köyün ıssız gecesinde böyle bir cümbüş, o zamana kadar ne duyulmuş ne görülmüş.

Bildikleri tüm duaları mırıldanarak evlerinden dışarı fırlayan köylüler gördükleri karşısında donup kaldılar.

Hacer... Deli Hacer... Cinli Hacer... etrafında birbirinin aynı küçük billur cücelerle çırılçıplak dans ediyor ve kimsenin bilmediği bir dilde şarkı söylüyor.

Zebun kimrek atançı
Tartihana burçka formançı

Karanzul vert

Karanzul vert


Hacer... etrafında cüceler... köy meydanında dans ederken... tüm köy halkı yıldızsız gecenin tehditkar karanlığında Hacer'den fışkıran kızıl ateşin karşısında korkudan titreşip dehşetle olan biteni seyrederken... Hacer'in kardeşi Mustafa eve gitti, kurban keserlerken kullandıkları bıçağı aldı, billur cüceleri yarıp, ya bismillah diye nara atarak kız kardeşinin üzerine çullandı ve onu orada bıçakla parçalayarak öldürdü.

Billur cüceler kayan yıldızlar gibi yok olup gittiler.

Bütün köy bunu gördü.

İşte lanet böyle başladı. Ama bunu anlamaları zaman alacaktı.

Çünkü Hacer'in ölümüyle birlikte, tanrılar sanki bir kurban almışçasına cömertleştiler. Gök yarıldı, yağmur yağmaya başladı. Yer yarıldı, nehirler coştu. Bir aya kalmadı, kıraç topraklar tahıla boğuldu. Her yerden bereket fışkırıyordu. Erkekler güçlendi, kadınların hepsi birden gebe kaldı... Köylüler artık ağanın hizmetinde çalışmaz oldu. Kendi topraklarında kendilerine yetecek kadar bolluk vardı.

Mustafa erenlere karışmıştı. Kardeşini öldürüp köyü lanetten kurtarmıştı. Gece gündüz evinde namaz kılıyor, ona dokunup kutsanmak isteyen insanların hayır dualarını topluyordu.

Ama geceleri kimselere anlatmadığı kabuslar görüyordu.

O zamanlar kimse bilmezdi ikiz kardeşlerin başka kimselerin anlamadığı özel bir dilleri olduğunu... anne karnında birbirleriyle konuşmaya başladıklarını... ömür boyu bu gizli dille anlaştıklarını... Mustafa... Hacer'in ikiz kardeşi Mustafa, kabuslarda aynı şarkıyı kendisi söylüyordu.

Zebun kimrek atançı
Tartihana burçka formançı

Karanzul vert

Karanzul vert

Beni ağam delirtti
Karnımda onun kötü dölü
Biri beni öldürsün
Biri beni öldürsün

Köylülerin, Hacer'in ölümüyle birlikte lanetlendiklerini, ondan önceki kurak ve tatsız hayatlarının bundan sonraki hayatlarından bin kat daha iyi olduğunu anlamaları ve geçmişleriyle birlikte aslında geleceklerini de yitirdiklerini öğrenmeleri bir yıllarını aldı.

O günden sonra hamile kalan tüm kadınlar ikiz çocuklar doğurdular.

Köy halkı bu tuhaf durumdan ürktü. Kadınlara da çocuklara da korkuyla bakar oldular. Korku hayata hakim olunca, yağmurlar yeniden kesildi. Toprak bereketini yitirdi. Köyde yaşam eskisinden de beter oldu.

Köyü önce Mustafa terk etti. Sonra diğerleri teker teker evlerinin kapısına kilit vurup uzak diyarlara göçtüler. Ortak tarihlerini kurak topraklara gömdüler. Unutmaya gittiler.

Kimse bir diğeriyle aynı yolu izlemedi. Birbirlerini kaybettiler... Kaybolmak istediler.

Unutarak kaybolunabilir sandılar.

O yıl doğan ikiz çocuklara gelince... anneleri onları diri diri toprağa gömdü. Hepsi Hacer'in laneti diye bildikleri bebeklerini, bir yaşına gelmeden kendi elleriyle öldürdü.

Sadece iki bebek sağ kaldı onların içinden; iki erkek bebek...

Bu bebekler büyüyecek ve üreyecek. Kulaklarında hep aynı şarkı, geçmişlerinde ve geleceklerinde ortak lanet.

Biliyor musunuz, Tanrı'nın varlığı tartışılabilir ama kaderi inkar etmeye kimsenin gücü yetmez. Eğer olacakları kendimiz tayin edemiyorsak, her şey isteklerimizden ve hayallerimizden bağımsız, bildiği gibi vuku buluyor... deli nehir gibi kendi asi yolunu izliyor... nihayetinde hiç aklımıza gelmemiş yerlere varabiliyorsa... kader vardır.

Hayatın bizden bu kadar bağımsız ama bizim adımıza ilerleme gücü her zaman korkutur.

Kimi ruhlar mutlak kadere direnmenin asil hevesini kuşanırlar. Ama içine düştükleri adil bir savaş yada kuralları kesin bir oyun değildir ki. O yüzden onların hüzünlü yenilgilerini sukunetle ve üzülerek seyrederim.

Benim kaderi yönlendirdiğime inananlar da yok değil. Evet, belki bazılarının aklına girdiğim doğrudur. Görmediklerini gösterdiğim, istemediklerini istettiğim, akıllarını çeldiğim söylenebilir. Ama onların bana kanması da bir kader sayılmaz mı?

Şahbaz'ın varlığı da kaderin akıl almaz bir oyunu olamaz mı?

...

Çarşamba, Haziran 17

Kelime...

...

Öncelikle Bkz. Kambur Kelime, bu blog.

Ayrıca Bkz. Herşey Bu Bir Paragraf İçin, bu blog.

Sözü okumaktan gözlerini kaybeden irfan insanına, mütecessis fikir işçisine bırakıyorum.


Kelime

1

Bir adam Meçhule tırmanıyordu. Sisyphe'e benziyordu uzaktan. Bir adam Meçhule tırmanıyordu topraktan. Arkası uçurum, yanları duvar. Kaç sabah güneşle selamlaştılar, kaç aksam yıldızlar feneri oldu, bilmiyor.

Koro
Olemp'e yalnız gidilmez. Kervanla
çıkılır yola. Bin çıkılır, bir
varılır; bir çıkıp bir varılmaz.
Olemp'e yalnız gidilmez


Ve adam tırmanıyordu. Musa'nın gözünü kamaştıran nur, kavurdu gözbebeklerini.

Koro
Kayaya çaktılar Promete'yi, Homer'i
karanlığa gömdüler, Tanrılara yaklaşan,
Nemesis'in gazabına uğrar.


Adam haykırdı: Nemesis, Nemesis! Yıldırımlar gibi ulu çınarlara musallat Tanrıça... Ben ne Olemp'in sırlarını faşeden bir yari-Tanrıydım, ne erguvanlar içinde doğan bir prens. Ama madem ki, parmakların bana kadar uzandı, madem ki beni de hışmına layık gördün, seni utandırmayacağım. Ya ölüm boğacak şarkılarımı, ya elimden aldığın dünyadan daha muhteşemini yaratacağım.

Ve Meçhule tırmanan adam Kelime oldu.

2

Tanrı, yıldızlarla oynayan bir çocuk.

Senin yıldızların kelimeler, söyle raksetsinler, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin.

Kelime ormanda uyuyan dilber, sair uzaklardan gelen şehzade.

Öyle seveceksin ki kelimeleri sana yetecekler.

Yıldızlar Tanrı’ya yetmiş mi?

Kelimeler benim sudaki gölgem, okşayamam onları, öpemem. Bir davet olarak güzel kelime ve dualarda muhterem. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven.

Kelime, kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem.


3

Kuşlara benzer kelimeler, odana dolarlar bir aksam. Nereden gelirler bilinmez. Kah çığlık çığlığadırlar, kah sesleri işitilmez.

Çiçeğe benzer kelimeler: turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgar sürükler hepsini. Bulutlara güven olmaz...


4

Saçlarından yakalayamıyorsun zamanı, mısraa, şarkıya kalbedemiyorsun. Ve sükut medar ormanlarındaki bitkiler gibi büyüdükçe büyüyor.

Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kağıda geçirmek istiyorsun; kağıda, yani ebediyete. Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki ebediyet sümüklüböceğin izleri kadar aldatıcı.


Kitap


1

Her kitap, tılsımlı bir saray. Kapıları ilk gelene açılmaz. Büyükler de kıskanç, Tanrılar gibi. yalnız Numa'ya görünmüş Egeria. Beatrice, Dante için Beatrice. Kitaplar, kadınlara; kadınlar şehirlere benzer. Paris, Londra veya Madrid... herhangi bir dişi kadar muhteşem, herhangi bir dişi kadar alelade. İnsan şehriyle biner trene; şehri, yani zaafları, alışkanlıkları, zilletleriyle. Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız her kadında. Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün.


2

Ruh yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gülümser, konuşan yalnız kitap.

Logos Spermaticos, diyor bir yazar: gebe bırakan söz. Kimi?


3

Kartacalı Augustinus, buhranlar içinde kıvranıyormuş. Bir yandan bütün sıcaklığı, bütün diriliği, bütün şuhluğu ile hayat: şarap, kadın, tiyatro... Ötede çile.

Kafesteki bir aslan gibi isyanla, öfke ile, endişe ile dolaşırken bir ses gelir kulağına hafiften: Al ve oku. Ve önünde bir kitap açılır: Aziz Petrus'un "Mektuplar"ı. "Ömrünüzü şölenle geçirmeyin. Kaçın tenin hazlarından."

Ve çapkın Augustinus, Aziz Augustinus olur.



4

Şuursuz bir büyücü Gütenberg! Işığı paçavraya hapsetmiş. Yüzyılları kutularla doldurmuş Gütenberg'in çocukları, peygamberleri işportaya dökmüş; tuğla kadar değeri kalmamış dehanın. Eflatun, bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına koşuyor. Don Kişot futbol maçı biletinden ucuz.


5

San Cassino'da çile dolduran Machiavelli, aksamları kütüphanesine girerken kirli libaslarından sıyrılır, bir tacidarın huzuruna çıkar gibi itina ile giyinirmiş. Sonunda kendi de kitap olmuş. Kitap, yani ışık.


6

Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.

...

Pazartesi, Haziran 15

Cahit Koytak'tan...

...

Taraf yazarı Cahit Koytak'ın YOKSULLAR VE SİVİLLER İÇİN TEZLER adlı köşesinden...

Cansıkıntısından oturup darbe planları yapan, asker, sivil bütün generaller için dostça öneriler *

Gökçe cesaretiyle Türkiye’nin ve Türkiye’deki gazeteciliğin önünde yeni bir dönemi başlattığına inandığım, ALPER GÖRMÜŞ’e ve ‘NOKTA’ dergisinin öteki emekçilerine…

Bakın komutanım, herkes gibi benim de sizin
için ilk aklıma gelen:
her biriniz onar bin ağaç dikin, yüzer bin ağaç
dikin!

yahut kırmayı, kırdırmayı yüreklerinizin
kaldıramayacağı iç ve dış düşman,
bölücü eşkıya yahut ana baba vatan evladı
sayısı kadar ağaç dikin, ağaç dikin ki,
adınızla anılan korular ve ormanlar kaplasın geleceğimizi,
mezarlıklar ve çöller yerine…

Bakın size söz, o zaman o korularda, o ormanlarda,
ölüm nedir, unutmak nedir bilmeyen rüzgârlara
şarkılarımla, sonsuza kadar adınızı anarak uğuldamayı
öğretmek benden!

Her biriniz ayrı bir mevzide, ayrı bir geçitte
cinlere perilere tuzak, meleklere pusu kurmak yerine,
bir bahçe, bir bağ yeşertin ki, cinsi adınızla anılacak
elma ağaçları, kiraz ağaçları, badem ağaçları yükselsin
geleceğimiz için mezarlık servileri ve şehitlik anıtları yerine…

Bakın size söz, o zaman o bahçelerde
ölüm nedir, unutmak nedir bilmeyen dereciklere
şarkılarımla sonsuza kadar adınızı anarak çağıldamayı
öğretmek benden!

Sözgelimi, garnizondaki kışlalar kalsın yerli yerinde,
fakat zihinlerinizdeki kışlaları yatılı mekteplere çevirin bence,
resim atölyelerine, müzik atölyelerine, şiir atölyelerine…
kıt’aları gezici tiyatro truplarına, talimgâhları şenlik alanlarına…
ki, adınızla anılan korku dönemleri, yıkım dönemleri yerine,
coşku çağları gelsin, çiçeklenme çağları insanlık için…
dar baharlar, upuzun kışlar, karanlık ‘zaman tünelleri’ yerine,
ışık yolları, ışık köprüleri en uzak galaksilere…

Askerde çocuklarımıza öldürme sanatından önce
ve ondan daha sıkı, daha ince,
düşmanla konuşmanın, gülüşmenin, barışmanın
ve sevişmenin yollarını öğretin, eğer biliyorsanız;
komşuya güvenmenin ve güven vermenin
‘vatan kurtarmak’tan **daha güvenli, daha erdemli
ve daha kahramanca olduğunu öğretin onlara,
eğer biliyorsanız,
öğretin ki, kucağı gök kadar derin,
tebessümü yeryüzü kadar geniş
ve bir erken bahar sabahı gibi,
ölülere mezardan kalkma hevesi veren altın dönemler gelsin.

Bakın size söz, üç bin, belki belki beş bin yıl sonra,
Merih’te ya da Neptün’de, bir sarı zeybek gösterisi için,
Figaro yahut Kerem’le Aslı operası için turneye çıkan Mehmetçiğe,
Hans’a, Coni’ye ya da Lu Sin’e
adınızı şarkılarımla, sonsuza kadar,
en uzak yıldızlarda en deli rüzgârlara fısıldamasını
öğretmek benden!

Başka neler mi yapılabilir? Mayınları temizleyin, mesela!
Suriye sınırındakileri kastetmiyorum, tamam,
onları siviller yapsın;
ben aklınızın sınırlarına döşenmiş mayınları kastediyorum
kalbinizin sınırlarına döşenmiş olanları
ve kafalarlarınızla kalpleriniz arasına
döşenmiş olanları en çok da…
vehimleri, önyargıları, takıntıları kastediyorum…
kazıyın onları kazıyın onları kazıyın ya da
uzaktan berhava edin şenlik fişekleri gibi;
ve girin korkmadan, heyamolalarla, çığrışmalarla
ikinci gençliğinize,
görevden sağ dönen gençlerle beraber;
sonra ikinci çocukluğunuza, her gün harçlığının yarısını
savunma bütçesi denen kabadayıya vermek zorunda
olmayan çocuklarla beraber...

Ve bütün bu mucizevi şeylerden sonra kafalarınızda
ve ruhlarınızda hâlâ
hâki mıntıkalar gözüküyorsa, gözetleme kuleleri,
dikenli teller, mayınlı hatlar falan,
herkes için bahar göçüp gitmeden sonsuza kadar,
oraları hiç değilse rüzgârlara açın, yağmurlara açın,
kuşlara, arılara, kelebeklere açın,
iyi huylu cinlere, perilere ve meleklere
ve şarkılara ve türkülere ve uzun havalara
ve bir dilden ötekine değişmeyen büyük ülkülere,
büyük düşüncelere…

Ve bakın, görün o zaman, onlara, şarkılarımla,
adınızı anarak çığrışmasını belletmek benden!
Size söz diyorum, söz! Ve bu söz, bir saray şairinin değil,
akredite bir ‘yatılı’ şairin de değil,
ebediyete yol öyküleri yazan, yol şarkıları yakan
yoksul bir şairin sözü.


*Şiirin ismi, yalnızca “CANI SIKILAN GENERALLER İÇİN ÖNERİLER”olabilirdi. Fakat, ara sıra canları sıkılsa da, demokrasiye ve hukuka bağlı kalan saygıdeğer generallerimize yönelmiş, kastedilmeyen anlamlar çıkarılmasına meydan vermemek için, şiire, uzunlukta nerdeyse şiirin kendisiyle yarışan böyle tatsız tuzsuz bir isim verilmek zorunda kalındı.

** Burada tırnak içinde geçen ‘vatan kurtarmak’ sözüyle, kimilerinin mevhum ve muhayyel tehlikeler öngörerek, bir siyasi enstrüman olarak başvurdukları manipülatif‘vatanseverlik’ söylemine işaret edilmektedir. Yoksa, bu dizelerin yazarı için,gerçek tehdit ve tehlikelere karşı vatanı korumaktan ve kollamaktan ve Tanrı korusun,başa geldiğinde, vatanı saldırganların ya da işgalcilerin elinden kurtarmak için ölümü göze almaktan daha erdemli bir tutum olamaz. Bu açıklama bu şiiri peşin yargı ve düz mantıkla değerlendirme hatasına düşebilecek kimseler içindir.

Ahkâm, sıdk-ü selametten münhariftir

...

Türkiye'de yıkılabilecek tabular vardır, asla yıkılamayacak tabular vardır.

Bunlardan yıkılabilecek olanların çoğunu zaten bendeniz yıktım.

Başka arkadaşlar da bir ucundan tutup başka tabuları sarstılar.

Yıkılamayacak olanlara bulaşmıyorum çünkü boşu boşuna ezilmek istemem.

Tıpkı bunun gibi, Türkiye'de değiştirilebilecek şeyler vardır, asla değiştirilemeyecek şeyler vardır.

Değişebilecek olanlar çoktandır başdöndürücü bir değişim içindeler zaten...

Örneğin kapitalistleşme, hız kazanarak gelişecektir. Buna bağlı olarak şehirleşme de sürecektir.

Değişmeyecek olanlara gelince...

İnsanın içini derin bir bezginlik kaplıyor...

Bu ülkede gerçek anlamda bir demokrasi kurulabileceğine asla inanmadım. Türkiye'de hiçkimse demokrat değildir.

"Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" sloganını çok dinledik biz... Boş laftır.

Türkiye, bu çabayla debelene debelene daha yıllarca sürüklenir gider...

Bu ülkede, bürokrasinin toplum üzerindeki "vesayeti" asla ortadan kalkmayacaktır.

Çünkü kökü çok derinlerdedir ve de dönem dönem anayasalar da değişse, rejim de değişse, yapı bunun üzerine kuruludur. Hem Osmanlı sistemi, hem Cumhuriyet sistemi.

Ankara'da oluşmuş "çifte hükümet" düzeni, sürecektir.

Genelkurmay hiçbir zaman ilgili bakanlığa bağlanmayacak, ordu "özerk" kalacaktır.

Kıbrıs'ta da hiçbir çözüme ulaşılamayacaktır, Kürt meselesinde de.

Türkiye, sorun çözen bir ülke değil, sorun üreten ve sorun "çürüten" bir ülkedir.

Türkiye "normal" bir ülke değildir, bir Batı ülkesi hiç değildir.

İstese de olamaz, kaldı ki istemiyor da...

Avrupa Birliği'ne de asla giremeyecektir.

"Avrupalı olmak" gibi bir niyeti de yoktur, yeteneği de.

Taraf gazetesinin ele geçirdiği ve yayın yasağı getirilen "yeni andıç" bunun en son ve en güzel kanıtıdır.

"Sivil toplum" değildir bu... Halkın sivil toplum kurma gücü yoktur.

Halkın, bürokrasiye ara sıra diklenme gücü vardır ama ipleri eline geçirme gücü yoktur.

Sıkıyı görünce pısmak gibi pek de hoş olmayan bir özelliği de vardır üstelik.

Ara sıra "sandık patlamaları", ara sıra buna tepkiler...

Yumuşama dönemleri, zart zurt dönemleri...

Bir sarkacın ucunda bir o yana bir bu yana gider gelir Türkiye.

Şiddet sever, birbirini yemeyi sever, hırçınlık sever.

Bencildir. Kapitalizm geliştikçe daha da bencilleşecektir.

Bunu artık anlayacak kadar gün gördük, yaş yaşadık...

İşte bu nedenle de içimizi derin bir bezginlik kaplıyor. Aldırmamaya çalışıyoruz.

"Küçük şeylerle" mutlu olmaya çalışacak eşiğe geldik.

Ama siz bize uymayınız gençler, önünüzde uzun bir ömür var ve kendinizi kandırmak için bol bol fırsat çıkacak.

Bu fırsatlar bize de sunulmuştu (örneğin sosyalizm), biz de bol bol avunduk onlarla.

Başlık mı? Namık Kemal'in bir lafı... Dinozorlara sorunuz, onlar bilirler.

Ama yatın kalkın dua edin, "Google'a sormak" gibi bir olanak da var elinizde, onu da kapatmazlarsa.

Bizim yoktu.Tek umut da bu fark zaten...

Engin Ardıç

(Bonus Okuma: 90'lı Bebeler, bu blog)
http://ser1983.blogspot.com/2009/06/90l-bebeler.html

Pazartesi, Haziran 8

Ne Totaliterizmi Ulan!

...

Buyrun, Mustafa Akyol'dan okuyun;
(mustafaakyol.org)

...

Kuzey Kore'yi Tanıyalım


Yeryüzünün en tuhaf rejimlerinden birine sahip olan Kuzey Kore, şu aralar yeniden gündemde. Ülkeyi yöneten komünist dikta, geçenlerde “Hiroşima kadar büyük bir nükleer deneme” gerçekleştirdi. Nüfusun büyük bölümü açlık sınırında yaşam mücadelesi vermesine rağmen…

Peki nasıl bir rejim bu Kuzey Kore? Nasıl işliyor? Halkının nezdinde nasıl meşruiyet buluyor?

Bu soruların cevabını merak ettiğimden geçenlerde biri Koreli bir diğeri Amerikalı iki uzmanın (Kongdan Oh ve Ralph C. Hassig) yazdığı “North Korea Through the Looking Glass” (Aynada Kuzey Kore) adlı kitabı okudum. Öğrendiğim enteresan şeyler var, biraz anlatayım.


Putlaştırılmış lider

Yazarların da vurguladığı gibi Kuzey Kore rejiminin temelinde “putlaştırılmış lider” olgusu yatıyor. Bu lider, Japonlarla savaşarak ülkeyi işgalden kurtaran bir asker olan Kim İl Sung. Aslında adamın gerçek ismi Kim Song-Ju, ama diktatör olduktan sonra bu yüceltici ismi kazanıyor. Kendisine ayrıca “ulu ve iyiliksever önder, öğretmen, baba” anlamlarına gelen “Oboi Suryong” da deniyor.

Kim İl Sung’un heykelleri ve tabloları ülkenin dört bir tarafında. Tablolarda çoğunlukla boyu dağları aşan, başı bulutlara varan dev bir figür olarak resmediliyor. Bunlara karşı saygısızlık yapanlar, örneğin tozlanmalarına izin verenler, disiplin cezasına çarptırılıyor. Gazete veya dergilerdeki resimlerinin katlanması veya kıvrılması bile iyi karşılanmıyor.

Kim İl Sung’un sözleri ise, her işin özü, her meselenin başı sayılıyor. Oh ve Hassig’in vurguladığı gibi, “Kuzey Kore basınındaki makalelerin neredeyse hepsi, ‘Kim İl Sung’un dediği gibi’ diye başlıyor. Konu ister dış politika isterse domuz tarımı olsun…” (s. 18) Rejim bazen ihtiyaç duyduğunda Kim İl Sung’un aslında söylemediği sözleri de ona atfedebiliyor; tüm meşruiyetin kaynağı o olduğu için.

Ülkenin resmi ideolojisi, Kim İl Sung’un ana hatlarını oluşturduğu “Kim İl Sungçuluk”. Bunun en önemli ilkesi de “juche.” Juche’nin iki temel sloganı var: “Tam bağımsızlık” ve “kendi kendine yeterlilik.” Anayasa’nin 3. maddesi, “Juche, halkın bağımsızlığını sağlayan devrimsel bir ilkedir” diye yazıyor. Rejim öyle bir propaganda yürütüyor ki, kitleler “juchesiz bir insanın değersiz, juchesiz bir ülkenin sömürge” olduğuna inanıyorlar. Bu sayede toplumun dış dünyadan tümüyle izole edilmesi ve resmi ideolojiye tutunması sağlanıyor.


‘Bilimsel ve Tam Bağımsız’

Resmi metinlerde juche’nin “tümüyle bilimsel bir ilke olduğu” da özellikle vurgulanıyor. Dahası bu ideolojinin “hümanist” bir temeli de var. Kuzey Kore haber ajansı, juche’nin ilkelerini açıklarken “insan her şeyin efendisidir ve her şeye karar verir” diyor. İdeolojinin amacının da “insanların her türlü sömürü ve baskıdan kurtarıldığı, bağımsız ve yaratıcı bir hayat sürdükleri bir toplum yaratmak” olduğu müjdeleniyor.

Ama burada kritik bir detay var: İnsanların kendi kararlarını veren birer “efendi” olabilmeleri için öncelikle juche’yi iyice anlayıp özümsemeleri gerekiyor. Bu da öyle kolay bir şey değil. Çünkü juche, “yongsaeng pulmyol ui chili”, yani anlaşılması epey zor olan bir “ebedi hakikat”!

İşte bu yüzden toplumun ülkeyi yöneten dikta rejiminin “yol göstericiliğine” ihtiyacı var. Bu yol göstericiliğin kesintiye uğramaması için de ülkenin “emperyalistlerden ve onların ajanlarından” korunması gerekiyor. Bu da yine “tam bağımsızlık” ile mümkün!

Oh ve Hassig, püf noktayı şöyle özetliyorlar:

“Kuzey Kore metinlerinde hürriyet kavramı ile kastedilen şey, bireysel özgürlük değil ulusal bağımsızlıktır. Bu da ancak tüm halkın partinin yol göstericiliği altında kenetlenmesi ile sağlanabilir.” (s. 21)

...

Devamı da gelecekmiş, sitesinde okursunuz.

Şimdi, yerinizi rütbenizi bilin, aklınıza gelenleri kendinize saklayın.

Mustafa Akyol'un "Nasıl? Tanıdık geliyor mu?" cümlesini de sansürledim zaten, sizin iyiliğiniz için.

Maazallah, çarpılırsınız.

...

Perşembe, Haziran 4

Ahmed Arif'ten...

...

Otuzüç Kurşun

1.

Bu dağ Mengene dağıdır
Tanyeri atanda Van'da
Bu dağ Nemrut yavrusudur
Tanyeri atanda Nemruda karşı
Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur
Bir yanın seccade Acem mülküdür
Doruklarda buzulların salkımı
Firari güvercinler su başlarında
Ve karaca sürüsü,
Keklik takımı...

Yiğitlik inkar gelinmez
Tek'e - tek doğüşte yenilmediler
Bin yıllardan bu yana, bura uşağı
Gel haberi nerden verek
Turna sürüsü değil bu
Gökte yıldız burcu değil
Otuzüç kurşunlu yürek
Otuzüç kan pınarı
Akmaz,
Göl olmuş bu dağda...

2.

Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı
Sırtı alacakır
Karnı sütbeyaz
Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı
Yüreği ağzında öyle zavallı
Tövbeye getirir insanı
Tenhaydı, tenhaydı vakitler
Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı

Baktı otuzüçten biri
Karnında açlığın ağır boşluğu
Saç, sakal bir karış
Yakasında bit,Baktı kolları vurulu,
Cehennem yürekli bir yiğit,
Bir garip tavşana,
Bir gerilere.

Düştü nazlı filintası aklına,
Yastığı altında küsmüş,
Düştü, Harran ovasından getirdiği tay
Perçemi mavi boncuklu,
Alnında akıtma
Üç topuğu ak,
Eşkini hovarda, kıvrak,
Doru, seglavi kısrağı.
Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!

Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı,
Böyle arkasında bir soğuk namlu
Bulunmayaydı,
Sığınabilirdi yüceltilere...
Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,
Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı,
Yanan cıgaranın külünü,
Güneşlerde çatal kıvılcımlanan
Engereğin dilini,
İlk atımda uçuran
Usta elleri...

Bu gözler, bir kere bile faka basmadı
Çığ bekleyen boğazların kıyametini
Karlı, yumuşacık hıyanetini
Uçurumların,
Önceden bilen gözleri...
Çaresiz
Vurulacaktı,
Buyruk kesindi,
Gayrı gözlerini kör sürüngenler
Yüreğini leş kuşları yesindi...

3.

Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun...

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...

4.

Ölüm buyruğunu uyguladılar,
Mavi dağ dumanını
ve uyur-uyanık seher yelini
Kanlara buladılar.
Sonra oracıkta tüfek çattılar
Koynumuzu usul-usul yoklayıp
Aradılar.
Didik-didik ettiler
Kirmanşah dokuması al kuşağımı
Tespihimi, tabakamı alıp gittiler
Hepsi de armağandı Acemelinden...

Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına...

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...

5.

Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Haldan bilene.
Babam gözlerini verdi
Urfa önünde
Üç de kardaşını
Üç nazlı selvi,
Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
Burçlardan, tepelerden, minarelerden
Kirve, hısım, dağların çocukları
Fransız Kuşatmasına karşı koyanda

Bıyıkları yeni terlemiş daha
Benim küçük dayım Nazif
Yakışıklı,
Hafif,
İyi süvari
Vurun kardaş demiş
Namus günüdür
Ve şaha kaldırmış atını.

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...

Ahmed Arif

Mihriban (Unutursun)...

...

Mihriban (Unutursun)

“Unutmak kolay mı? ” deme,
Unutursun Mihriban’ım.
Oğlun, kızın olsun hele
Unutursun Mihriban’ım.

Zaman erir kelep kelep..
Meyve dalında kalmaz hep.
Unutturur birçok sebep,
Unutursun Mihriban’ım.

Yıllar sinene yaslanır;
Hâtıraların paslanır.
Bu deli gönlün uslanır...
Unutursun Mihriban’ım.

Süt emerdin gündüz-gece
Unuttun ya, büyüyünce...
Ha işte tıpkı öylece
Unutursun Mihriban’ım.

Gün geçer, azalır sevgi;
Değişir herşeyin rengi
Bugün değil, yarın belki
Unutursun Mihriban’ım.

Düzen böyle bu gemide;
Eskiler yiter yenide.
Beni değil, sen seni de
Unutursun Mihriban’ım.

Abdürrahim Karakoç

Mihriban...

...

Mihriban

Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamıştın,çözülmüyor mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor mihriban

Yar,deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor mihriban

Önce naz sonra söz ve sonra hile
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor mihriban

Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk değince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut cizilmiyor mihriban

Boşa bağlanmış bülbül gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne
Şaştım karabahtım tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor mihriban

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı
Çözemedim çözülmüyor mihriban

Abdürrahim Karakoç

Cevat Çapan'dan...

...

Sıradan Bir Gün

Buraya, denizi gören bu dağın eteğine
dilimde yarı unutulmuş şarkı sözleri,
kulağımda su sesi, suların sesi,
rüzgâra sarınıp geldim.

Ağaran gün, kararan geceyle,
kirazın kızarma hızıyla geldim,
bir uzun havayla çok uzaklardan
can havliyle
bu tutuk dil çözülsün diye
bekledim.

Şimdi
tek ses, zeytin ağaçlarından gelen
ağustosböcekleri,
tek ateş, kızgın kayalardan yansıyan
ağustos güneşi,
tek umut, yıllarca dolaştığım imgelemin
koyaklarında
bize sevgiyi sezdiren bütün o yitirdiklerimizle
birlikte soluduğumu sandığım
o derin sessizlik,
o akşam serinliği.

Cevat Çapan

Necip Fazıl'dan...

...

Serseri

Yeryüzünde yalnız benim serseri,
Yeryüzünde yalnız ben derbederim.
Herkesin dünyada varsa bir yeri,
Ben de bütün dünya benimdir derim.

Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,
Aradım bir ömür, arkadaşımı.
Ölsem dikecek yok mezar taşımı;
Halime ben bile hayret ederim.

Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar;
Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr,
Bir rüya uğrunda ben diyâr diyâr,
Gölgemin peşinden yürür giderim...

Necip Fazıl Kısakürek

Attila İlhan'dan...

...

Aysel Git Başımdan

Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum.

Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Benim için kirletme aydınlığını,
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Islığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
Ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
Acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.

Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Aysel git başımdan seni seviyorum...

Attila İlhan

Necip Fazıl'dan...

...

Kaldırımlar

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir kuyuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..

Necip Fazıl Kısakürek

Nazım Hikmet'ten

...

Vatan Haini

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse,
vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Nazım Hikmet

Attila İlhan'dan...

...

Jilet Yiyen Kız

o kızı nerede nasıl görsem
aklımı başımdan alır ağzı
saçları şıra köpüğü desem
kaşları bıçak izi kırmızı

yakut pulları mı? bu ne görkem
kanlı gözbebeklerindeki yazı
beni nasıl büyüledi bilmem
kirpikleri örümcek kırmızı

kızıl demirden bir ünlem
salınması yangın yalnızı
korkmasam öpmeye eğilsem
dişleri elektrik kırmızı

çarpılmışım başım sersem
sevdim jilet yiyen kızı
göğsündeki kumrulara değsem
gagaları zehirli kırmızı

gece gündüz tek düşüncem
kasıklarımdaki ince sızı
artık kimseyle sevişemem
anladım sevişmek kırmızı

jilet yiyen kız merih'li gecem
birlikte bulacağız belâmızı
sonumuz kuşkusuz cehennem
kırmızı kırmızı kırmızı

Attila İlhan

Salı, Haziran 2

Budur!

...

Sabahtan uğradım bir figana

DÜN sabah kahveden dönüyordum ki, göz aşinalığım olan bir semt esnafına rastladım.

Çocukcağız, çocukcağız diyorum ama aslında kazık kadar adam, beni fark edince haniyse hazırola geçti. Ceket düğmelerini ilikledi ve elindeki cigarayı avucunun içine sakladı.

Eh, gazetede ve ekranda suratımı görmüşlüğü var ya, "şöhret"e (!) saygı ifade ediyor.

Hay senin "şöhret"ine de, "saygı"na da!

Hem yerin dibine geçtim, hem de ateş püskürdüm dersem, az söylemiş olurum.

Ve, bir, üç, beş, ha bire tekrarlanan bu vukuatlar artık yetti! Bardak tam taştı.

Dolayısıyla da, zaten pazartesileri sol tarafımdan kalkarım, bütün günüm piç oldu.

Artı, konu değiştirmek ve okuduğunuz satırları kaleme almak ihtiyacını hissettim.

***

YAHU ben kimim? Af buyurun, işte altı üstü kıçı boklu bir gazeteciyim!

O kadar! Ne azı, ne fazlası var ve de nokta!

Yani, fikirlerimin kamusal alana yansıması ve kellemin gazete sayfasına sırıtması, beni diğer insanlardan daha fazla "saygıdeğer" (!) kılmaz! Asla ve asla ayrıcalıkla donatmaz.

Ve biline ki, riyayla ilgim yoktur, bunu söylerken de sahte tevazuu gösteriyor değilim.

Zaten böylesine "hürmetkár davranışları" (...) ancak, mevkii hazımsızlığından kabız olup da ikide bir, "sen benim kim olduğumu biliyor musun" diye tafra atan oturaksızlar, yeni zenginler, yarı münevverler ve "boz Türkler" bekler ki, Allah hepsini bana uzak kılsın!

***

ÜSTELİK, gerçekten de meşhur, zengin veya ricál olsaydım, ne değişirdi ki?

Çünkü, belki belirli belirsiz, o da çok mesafeli ve çok vakur olmak kaydıyla, kısmi bir hürmet ifadesi dışında, hiç kimse hiç kimsenin önünde eğilmez! Eğilemez ve eğilmemelidir!

Ama yoook eğer eğiliniyorsa, bu takdirde o toplumun bireylerinde; daha doğrusu tebasında "itaat dürtüsü" hüküm sürüyor demektir ki, yandım gülüm keten helva!

Ve, sakın bana burada "ne iyi ya, adába ve hürmete önem veriyoruz" demeyin, zira o adábın da, o hürmetin de otoritarizmle bütünleştiğini görmemek için kör olmak gerekir.

***

ÖYLE ve nitekim, Yorgo Kırbaki’nin her pazar "Hürriyet" ilávesine aktardığı o güzelim "komşu dedikoduları"nda, bu hafta harikuláde bir haber yer alıyordu.

"Katimerini" gazetesi İstanbul’da yaşamayı seçen Yunanlı gençlerle konuşmuş.

Bunlardan Yorgos Marinakis de Türklerle Yunanlıları aşağıdaki şekilde kıyaslamış:

"Biz onlardan çalışkanlığı ve yanıbaşımızdaki insana ilgiyi, onlar da bizden daha rahat olmayı, hiyerarşiye daha az uymayı öğrenebiliriz".

İşte belirleyici iki saptama: "rahat olmak" ve "hiyerarşiye daha az uymak"!

***

ÖYLE, zira biz hiyerarşiye tapınan, hatta onu bizzat üreten bir "itaat toplumu"yuz.

Biz, memurun amir, amirin de müdür önünde ceket iliklediği; erkánın rical tarafından uğurlandığı ve karşılandığı; emir-komuta, alt-üst, kıdemli- kıdemsiz skalasının sivilde de uygulandığı; yani hala "kapıkulu ideoloji"nin benliklere dayatıldığı ve şırıngalandığı bir "insan cemaati"yiz ki, bu hep "hazırol"da kalmak durumu bizi daima r-a-h-a-t-s-ı-z kılıyor.

Kabuğumuzda barışık değiliz. Yeni moda tabirlerle, "cool" ve "chill" olamıyoruz.

Dolayısıyla da, kellesi gazetede sırıtıyor diye, işte sıradan bir gazeteciyi dahi "otorite"den, "üst"ten, "rical"den addediyoruz ve karşılaştığımızda cigarayı avucumuza gizliyoruz.

Oysa, rahat iç be adam! Dumanı suratıma savur! Bağrını aç! Temennah da çakma!

Çünkü, sen bana "saygı" (!) göstermediğin ölçüde, kendin için s-a-y-g-ı-n olacaksın.

Ey "itaat toplumu" hiyerarşi prangalarını artık kır ve parçala; zira o riyakar "saygı"yı senden bekleyenlere ve bilhassa sana dayatanlara karşı, ancak böyle öz-gür-le-şe-cek-sin!


Hadi Uluengin

...

Alakalı bir başka güzel okuma için bkz. http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/talu/2009/06/04/haddini_bil_otur_oturdugun_yerde

Çarşamba, Mayıs 20

TÜRKÜM

Türküm.
Japonya'daydım. Onlar kadar ben de Asyalıyım.
Dilim Korelilerin akrabası.
Soyadım Arapça. Nitelendiren demek.
Yengem Abdülaziz'in, babam Mustafa Kemal'in halasının torunu.
Selamünaleyküm dedim Kahire'de.
Benim gibi Hacı torunlarıyla karşılaştığımda.
Balkanlar anamın, babamın doğduğu topraklar -
Baba tarafından Filibeli, annemden Ustrumcalıyım.
Kırım'dan sülalece sürülmüşler, orada hemşerilerim var.
Boston'da doğdum, beyzbol oynadım, severim.
Kilisede şarkı söyledim, havrada ayine katıldım.
Küba'da beni kardeş ilan ettiler.
Havana'da Atatürk heykeli var, "Sen bizdensin,
anti-emperyalistsin," dediler.
Yahudi, zenci, İskandinav, Katolik akrabalarımla buluştum
geçen sene San Francisco'da Şükran Günü'nde.
Din, ideoloji, ırk, gözetmez Uluslararası Af Örgütü.
Onlarla çalıştım herhangi bir dünya vatandaşı gibi.
Geçenlerde Kazakistan'da buldular. Adı Niyazi.
DNA'sına... göre Avrupalılar da, Amerikalılar da
soyundan türemiş.

Artık kesinleşti.
Afrika'dan yola çıkmış 50.000 yıl önce birkaç bin kişi.
Onlar hepimizin atası.

Dünya vatandaşı olmak çoğumuza ürkütücü.
Bana acı, gülünç gelen ise şu -
Ben Türküm ya,
Türklüğümden şüpheye düşenler.

Gündüz Vassaf

Tanrı Nerede?

Çok sorulmuş bir sorudur: Auschwitz'de Tanrı neredeydi?

Şimdi Papa On Altıncı Benedictus Hazretleri de sorunca soru kıymete bindi, iyice çarpıcılık kazandı... Öyle ya, Tanrı'nın altı milyon insan gaddarca öldürülürken nerede olduğunu koskoca Papa bilmezse kim bilecekti?

Kendisini Frankfurt Havaalanı'na karşılamaya gelenlerin günahlarını yolcu salonunda ya da apronda bağışlama yetkisi bulunan adam, pardon, adam değil, herhangi günahkar bir kardinalken diğer kardinaller tarafından papalığa seçilince birdenbire 'yanılmazlık' kazanan yüce varlık mı soruyordu bunu? Hani şu, erkek olup olmadığını kesinlikle anlamak için seçildikten sonra diğer kardinaller tarafından taşakları okkalanan Tanrı temsilcisi?

Primo Levi de, oradan kurtulduktan sonra, geri kalan hayatı boyunca iki şeye hiç dayanamıyordu... Bir, sofrada çorba görmeye... İki, kendisine Tanrı'dan sözedilmesine...
('Auschwitz neresi, Primo Levi kim?' diye soranlar yazının sonrasını okumasalar da olur.)

Evet, niçin Tanrı 'müdahale' etmemişti, meseleye el koymamıştı, SS subaylarına ve neferlerine 'şöyle elinin tersiyle iki tane çarpmamıştı', bu insanların akıl almaz eziyetler ve işkenceler içinde süründürülmesine, katledilmesine göz yummuştu?

Toplama kampına düşmüş 'mütedeyyin' Yahudiler de anlayamıyorlardı bunu, niçin bizi kurtarmıyor diye merak ediyorlardı ölürken...

Oysa onları süründüren Alman askerlerinin palaska tokalarında da 'Gott mit uns' yazardı ha, Tanrı bizimledir! (Bende bir tane var, Varşova'da yaşlı bir Polonyalı'dan yirmi dolara aldım. 'Bu herifi sen kendin mi geberttin?' dedim, güldü, yanıt vermedi.)

Tanrı'yı 'bulutlar üzerinde oturup aşağıyı seyreden ve canı isteyince duanızı kabul edip tarlanıza yağmur yağdıran ak sakallı bir ihtiyar' olarak algılayan zavallılar, bu soruyu hep soracaklardır...

Türkler İstanbul'u alırken neredeydi Tanrı? Peki, buna ses çıkarmayan Tanrı bu kez Viyana'da niçin bize yüz vermemişti acaba?

Tanrı'yı arabanızın freni patladığı zaman hatırlıyorsanız, çok büyük bir ihtimalle o freni onarmayacaktır.

Bendenizin tariki, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin tarikidir efendim.

Bizim felsefemize göre, Tanrı belli hiçbir 'yerde' değildir, heryerde ve herşeydedir. Tanrı BİR ve TEK'tir, heryer ve herşey de bir ve tektir. Bir kum tanesi benim hem parçam, hem de kardeşimdir.

Fizik yasaları Tanrı'nın emirleridir. Matematik, Tanrı'nın yazdığı şiirdir.

'Sureti', sen baktığın zaman ete kemiğe bürünür, pardon, yani proton ve elektron kılığına girer.

Görüntüyü sen yaratırsın, bu bir yanılgıdır, asıl Yaratan hep o perdenin arkasındadır. Onu göremezsin, bir yerde ararsan bulamazsın, çünkü aynı zamanda senin içindedir. Hem içinde, hem dışında.

En el Haqq... En el Adolf Hitler... En el Recep Tayyip Erdoğan...

'Je suis la plaie et le couteau' diyordu büyük şair Charles Baudelaire... Ben hem yarayım hem bıçak!

Tanrı, ateşler ve dumanlar çıkararak dağların tepelerine inmez, 'komşunun karısına sulanmak yasaktır' gibi süfli emirler yağdırmaz, Filistinli körpe Yahudi kızlarını hamile bırakmaz, elinde gönye ve pergel taşımaz, savaşlara, maçlara, tartışmalı pozisyonlara ve hakem hatalarına da karışmaz.

Eğer Auschwitz varsa, bunun iki açıklaması olabilir: Ya bunun bizim aklımızın ermediği bir anlamı vardır, ya da hiçbir anlamı yoktur.

Bir anlamı varsa, ağlamak abestir. Katlanacaksın. Bir anlamı yoksa, enayilik edip Yahudi tarafında değil uyanıklık edip Alman tarafında bulunmakta fayda mülahaza edeceksin!...

Dostoyevski 1881 yılında 'eğer Tanrı yoksa herşey mubahtır' demişti ve insanoğlu yüz yirmi beş yıldır bu felsefe sorusunu aşamadı bir türlü...

Auschwitz'de Tanrı nerede miydi?

Hem üç aylık Yahudi bebesinin patiğinde, hem Zyklon-B gazının kutusunda...

Engin Ardıç

Salı, Mayıs 19

Ender Gelişen Osasuna Atakları

Ender Gelişen Osasuna Atakları, ihlsözlük yazarlarından biri. Kendini (ve nick'ini) tanıttığı yazısını duygularınıza sunuyorum.

(Benzer bir duygu seli için ekşisözlük peder zickler'den geliyor, (bkz. bim'de eski sevgiliyle karşılaşmak) ayrıca bkz. kendi kendine konuşan deli (bu blogda))

Yaşım 32. Annemle yaşıyorum. Babam da var, ama o oturma odasında yaşıyor. Annemle ben salondayız. Bir bankada orta kademede çalışıyorum. Hiç sevgilim olmadı. Bir keresinde, üniversitenin ikinci yılında Gönül diye bir kızla yakınlaşmıştım. Okul çıkışları yürürdük. Dünyayı konuşurduk, sevgiyi konuşurduk, birlikte dans kursuna gitmemiz gerektiğini konuşurduk. İki kez de sinemaya gitmiştik. Biri Forget Paris öteki de Braveheart. Geceleri uykuya dalmadan önce onu düşünürdüm. Sabahları uyandığımda akılma gelen ilk o olurdu. Okul partisinde onu Cem'le öpüşürken gördüm sonra... Gittiğim ilk maç Fenerbahçe-Beşiktaş arasındaydı. 1979 yılıydı galiba. Süleyman'ın Cemil'i marke ettiği maçtı. Sahadaki tek sarışın Süleyman'dı, ben de Beşiktaş'ı tutmaya karar verdim. İnsanlar Cemil Turan, Lefter, Metin Oktay, Şeref gibi futbolcuları görüp takım tutar. Ben gidip adı sanı bilinmeyen, şu an esamesi bile okunmayan bir defans oyuncusu sayesinde Beşiktaş'ı tuttum. Bir de çocukken TRT'de İlker Yasin'in sunduğu Avrupa'dan Futbol programını hiç kaçırmazdım. İspanyol liginde Osasuna diye bir takım vardı. Hâlâ var. Osasuna denen bu takım diğerlerine nazaran zayıf bir takımdı. Ve İlker Yasin sürekli '' ender gelişen osasuna atakları" deyip dururdu. Osasuna takımı ender geliştirdiği ataklar sayesinde Avrupa'da tuttuğum takım oldu. Aynı dönemde Liverpool, Bayern, Nottingham Forest gibi takımlar havada uçuşurken,ben Osasuna sempatizanı olmuştum. Okuduğum bütün okulları birincilikle bitiridim. Bu çok istediğimden olmadı. Yapacak daha iyi bi'şeyim yoktu. Hep ders çalıştım. Futbolcu olmak isterdim ama mahallede beni pek takıma almazlardı. Zaten çok yeteneksizdim. Beden derslerini de hiç sevmezdim. Uzun mesafeli koşularda diğerlerine kronometre tutarlardı. Beden hocası benim koşacağım gün kronometre yerine takvimle gelmişti. Herkes çok gülmüştü. Ben de çok gülmüştüm. Masa tenisinde kimse yenemiyordu ama... Çok arkadaşım yok. Liseden bahadır var. O da Amerika'da şimdi. Sürekli çağırıyor, ama gidemem. Uçaktan çok korkuyorum. Yalnızlık gibi bir sorunum yok. İnsanlar beni seviyor. Ama sadece o kadar. Oraya buraya pek çağırmıyorlar. Şirket eğlencelerinde yeterince sosyalleşiyorum zaten. Çok kitap okuyorum ama hemen unutuyorum. Konsantrasyon sorunum varmış. Bunu bir yerde okumuştum. Bir de karmaşık insan ilişkilerine bulaşmamak daha iyi oluyor galiba. Çok emin değilim ama, içiniz boşalmıyormuş. Bunu da bir yerde okumuştum. İçiniz boşalmıyor... Yani sizi siz yapan özelliklerinizi yitirmiyorsunuz. Yani hayat boyu bakışlarınız değişmiyor. Çocukken nasıl baktıysanız, hayat boyu öyle bakıyorsunuz. Ama itiraf etmeliyim ki bir kız arkadaşım olsa çok iyi olurdu. Öyle sevişmek için falan değil, birlikte bi'sürü şey yapmak için. Ne biliyim, birlikte yemek yapardık, masa tenisi oynardık, Kim 500 Milyar İster'i birlikte izlerdik. Erenköy sahilinde yürürdük. İşte böyle şeyler. Bi'de bol bol konuşurduk. Benden yazmamı istediler. Yazacak kadar çok şey bilmiyorum ki. Israr ettiler... Peki yazayım da ne yazayım? Kendini yaz, yaşadıklarını yaz dediler. İçimden, ''yaşadıklarımdan ancak kutu oyunu yapılabilir, başka bir halta yaramazlar,'' demek geldi. Sonra düşündüm, herkesin herşeyi bildiği bir ülkede, bir şeyleri bilmemek üzerine yazılabilir diye... Birileri okur mu diye merak ettim, neden olmasın? Ender gelişen Osasuna atakları beni heyecanlandırmıştı. Belki sizleri de heyecanlandırır.

Pazartesi, Mayıs 18

Retro Takılmak

Çağdaş yaşamı tabii ki de destekleriz. Çağdaş yaşamı kim desteklemez? Ben illa retro takılacağım, kafama fes giyeceğim diyen mi var?

Bunların anlamadığı veya anlamazlıktan geldiği şu: Çağdaş yaşamın simgesi, bayrağı ve peygamberi diye Mussolini ile Hitler’in çağdaşı bir eski asker-politikacıyı öne koymak olacak iş değildir. Her şeyden önce o çağdaşlık iddiasına zarar verir, inandırıcılığını zedeler, sırtına taşıyamayacağı bir kambur yükler. İlla peygamber lazımsa bizde hakikisi var diyen adamlara verecek cevabın kalmaz. Daha önemlisi dünyanın dört bir yanında BUGÜNKÜ çağdaşlığı temsil eden zümrelerle ortak bir dilin kalmaz. “Çağdaş yaşam” kulvarında senin doğal müttefikin olması gereken Brüksel’deki, Seattle’daki, Tiflis’teki, Mumbai’deki genç, zeki, dünyadan haberdar insanlar “Bu Türkler yetmiş sene önce ölmüş bir darbeci generali çağdaş yaşamın son merhalesi zannediyorlar, annee” deyip seni arkandan tiye alırlar. Zaten bütün dünyanın bildiği tarihî inkâra azmetmiş olmak gibi bir handikapın var, bu da eklenince büsbütün yalnız kalırsın. Bölüğe mıntıka temizliği yaptırmakla devlet yönetmek arasındaki farkı anlamaktan aciz bir avuç cahil paşa ile çağdaşçılık oynarsın.

Düşünsen absürd ötesi bir hadise var ortada. “Çağdaş yaşam” denilen şey 1920’lerde 1930’larda durmadı ki, yürüdü gitti. Golf pantalon giyip panama şapka takmak bu devirde çağdaşlık falan değildir, fes ve kavuk giymek kadar tapon bir antikalıktır. Birtakım zattarazotti izci marşlarıyla orgazma gelip Führer’e Başbuğ’a selam durmak 1933’te belki moderndi ama bu çağda çağdaşlık sayılmıyor, psikopatlık sayılıyor.

BUGÜNKÜ çağdaşlık nedir, bakın şöyle anlatayım. Photoshop diye bir program var, bilirsiniz, onun başında çıkan künyeye bakın. Bir Hintli, beş tane Çinli, bir Bulgar, altı-yedi Anglo Amerikalı, birkaç Yahudi, bir Afrikalı, iki Japon’un adı çıkar. Çağdaş yaşam işte odur. Enternasyonalizmin hasıdır. İnsanlık tarihinin gördüğü en heyecanlı işlerden biridir. Çağdaş olacağım, vatanıma milletime özümü armağan edeceğim diye varolmayan düşmanı Çanakkale’de denize dökme hayalleri kurarsan çağdaş mağdaş olmazsın, gülünç olursun. Adam Çanakkale’yi çoktan geçmiş, masandaki ekrandan sana el sallıyor çünkü.

Ben yazmadım. Sevan Nişanyan yazmış, bugünkü Taraf'ta.