Perşembe, Ocak 28

"Ben" Kim Ulan?! Ben Kim!


Ne var üstünde? Hava soğuk, evin hamam gibidir şimdi. Niye? Üşürsün çünkü, üşürsün evet, acizsin. Hayvan üşümez, sen üşürsün, o nedenle giysilere ihtiyacın var.

Monttan içeri doğru git, hırka, kazak, atlet... Kimin? Senin. Beden kimin? Senin. Kafandaki yağ kütlesi kimin? Senin. 21 gram çektiğine inanılan spiritüel dalga kimin, senin. Bunların hepsine "benim!" diye cevap verdin de mi?

Peki, sen kimsin ulan!

Bak bakalım sağ eline. O el senin değil mi, kesinlikle senin. Bana bir hareket çekiyorsun şu an, görüyorum, o elin kontrolü sende, anladık. Peki tuttum bileğinden, vurdum satırı. Şimdi o el senin mi, NAH senin. Elsiz kaldın işte tarraam. Yetiştirdim acile, para da bok sende, el buldular, taktılar, 21. yüzyıldayız. Şimdi yeni takılan el senin, değil mi?

Demek ki o el senin ama sen o el değilsin.

Nesin lan sen?

Hayvan oğlu hayvan üşümüyor, zilyon tür var dünyada uyum sağlıyor, senin sikik türün dünyayı kendine uydurmuş, bir de birbirinin boynunu vuruyor! Medeniyet diye bir bok kurmuş, tarih yazıyor! Var mı lan eşi, benzeri?

Lakin bu "muhteşem" tür, hayvan ihtiyaçlarına, zaaflarına (hatta başta söylediğim gibi, fazlasıyla) tabi. Tanrısal falan değil öyle fizyolojik olarak.

Yine de, bir farkı olduğu kesin. Söyleyeyim mi?

Sen öleceğini bilerek -yine de- yaşayan tek türsün. Herhangi bir amaca hizmet etmeden -veya amaç yaratarak- yaşamayı irade edebilecek tek canlısın. Şartları kendine uydurabilen / kendi şartlarını yaratabilen tek yaşamsın.

Sorun şu ama, sen kimsin? Senin için bal yapmayı yaşam biçimi bellemiş arının, yumurta vermek için götü sikilen tavuğun, senin için o lezzetli canını teslim eden koyunun sendika temsilcisi misin? Temsilciysen kime karşı? İşveren kim ulan, işveren kim?

Ya sen kimsin? Kalp dediğin pompa, beyin dediğin yağ kütlesi. Et, kan, kemik. Elini kaldırmaya karar vermiyorsun sen, elini kaldırmayı istiyorsun, beyin emrediyor, sinyaller minyaller envai çeşit zıkkım oluyor, sinirler, hücreler, boklar püsürler, ve elin kalkıyor.

Pek çoğunda haberin bile olmadan, krebs çemberinden solunuma kadar.

Uykuyu, narkozu, ölümü ayırabiliyor musun? Zaman kaymaları yaşıyor musun? Hiç düşündün mü algı sınırlarını? Sayının sonsuzluğunu? Sanal gerçekliği?

Deli işi ben kimim diye sormak, niye benim ben, neden, ne zaman kabul ettim diye afallamak. Aynanın karşısına geçip canavarına merhaba demek, maymununu kurcalamak varken, deli işi bu zırvalar.

...

Perşembe, Ocak 21

Oh, yeaaah!...


...

Buyrun, okuyun.

Kafes'i, layiha'sı, şahikası yetmediyse burdan yakın.

Yada siktiredin canım.

Ne de olsa bizler şanlı ordumuzu yıpratmaya çalışan kökü dışarıda sorospu çocuklarıyız, bizim dediğimize bakılmaz, delili de kanıtı da olsa, mutlaka bir bokluk vardır.

Bizler şu sömürü ve beyin yıkama üzerine kurulu sistemin "kutsalları" ardında güç ve iktidarlarını korumak için herşeyi yapabilecek -en yumuşak ifadeyle- kötü insanların karşısında, halkın, yani kendimizin, geleceğimizin derdine düşmüş sıradan insanlar değiliz.

Olsa olsa onlar vatanperver ve de görevlerini yapan insanlar, ibne olan biziz, iğrenç gerçekleri görebildiğimiz için.

Zaten herşey şu kıçıkırık AKePe'nin başının altından çıkıyor. (Ne partiymiş arkadaş!)

Neden? Çünkü, öyle. Siktiredin.

Türgiye, laiglir, laig kalacak! Neden? Çünkü laiglig adam olmakdır.
...

Pazartesi, Ocak 18

Mimlendim

...

Enternasyonal'i keyifle okurken bir de ne göreyim? Sağolsun beni de mimlemiş, şimdi sorulara meşrebimce cevap vermem lazım.

(Onu da Zihni bey mimlemiş.)

Olay şu imiş ki,

* Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz.
* Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. ('Ortaya bıraktım, isteyen alsın.' demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz.
* Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz.

Sorular,

1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)


El-cevab'ül Shere Khan,

1. Ya kaldırılsın tabi hacı. Türkiye'de de bağımsız, adam gibi yargı var ya hani. Hiç ideolojik kararlar alınır mı canım Türkiye'de? "Ankara'da hakimler var," biliyorsunuz. Düzenin, rejimin, sistemin felan değil, halkımın hakimleri, milletimin savcıları. Kaldırılsın ki şu Arab-Kürd partisi daha fazla haram yiyemesin. Halkımızın en bir demograsi, en bir guguk devleti savunucusu partisi JeHePe'den (namı diğer Turkische National Sozialiste Bürokratenpartei) ve onun ordusundan-devletinden-bürokrasisinden bağımsız ultra-hiper-süper yargımız AKePe'yi kapatsın, dış mihrakların uzaydan iktidara getirdiği bu naaalet parti kapatılsın ki demukraaasi yaşasın. Zaten demukraaasiyi de askerler kurdu bu ülkede. Bacagaramızın namusunu onlara, onları da Göktengri'ye borçluyuz. Seçilmişe dokunulsun ama onlara zinhar dokunulmasın. (bkz. YOK YEAAA)

2. Seçim barajı neye hizmet ediyor? Hangi olay ertesinde, ne amaçla kuruldu? Bugünlere gelinen süreçte siyaseti hangi çıkmazlara soktu? Kaldırılsın kardeşim. (Ciddi cevap.)

3. Laiklik adam olmaktır, bir büyüğümüzün dediği gibi. Öncelikle "laik" olmalı bir aday, zira bir insandan değil, sistemden bahsediyoruz. Burası Türkiye. Sonra, çok hızlı esas duruşa geçebilmeli, çakı gibi selam durabilmeli. Eyyamcı ve yalaka olmalı. Çıkar gözetmeli, arka kollamalı, adam kayırmalı. Her işi kalıbına uydurmayı bilmeli. Hitabet, döneklik, şark kurnazlığı gibi özellikler de varısa dadından yinmez. İşte layık olduğumuz "sayın milletvekili" adayı.

4. Şimdi genel tepkimi yansıtan "devlet mümkünse bi siktirsin gitsin" şeklinde özetlenebilecek şanlı ideolojimden bağımsız, kötünün iyisi şeklinde cevap vereyim bu suale. Hocam yargı bağımsızlığı, insanın kendine yakışanı giymesidir. Siyaset denen şey, askere, yargıca, cami hocasına, öğretim üyesine yakışmaz, yakışmıyor. Resmi ideoloji kollamacılığı, devletçilik, faşistlik, geri kafalılık, eyyamcılık, postal yalayıcılığı, çıkar ve ayrıcalık bekçiliği vs. hiç yakışmıyor. Evrensel hukuk normları, hakkaniyet, vicdan, insan hakları ve adalet temelinde (hepimiz insanız lan!) ve tamamıyla siyasetten arındırılmış ve (veya değil) tamamıyla bağımsız bir yargı -bu arada çift başlı yargıdan da tiksiniyorum- olmalı. Ki bu da tüm kurumlarıyla demokratik hukuk devletine inkılab ile olur. Öncelikle bu adına "devlet" dediğimiz ucube çeteleşmeye, dolayısıyla yüz yıllık askeri vesayete bir son verilmelidir. Çıkarı olan çok vardır ya, medyasından, bürokratından, devlet destekli burjuvasına, o halde sesimizi kesip oturalım, hayal kurmayalım. Yargı bağımsız olsun, hökümet müdahale edemesin, o siyasete müdahale etsin ama, resmi ideolojinin kalesi olarak, bizzat şahsen kendisi. O siyaset saylanmaz çünkü. Kutsal bir görevdir o, emanettir. Zümre ayrıcalığının, efendilerimizin çıkarlarının bir sembolü olarak, tapınmalıyız o ideolojiye.

Enternasyonal'in şu cümlesini de alıntılamak lazım : "Siyaset çıkar/sınıf çatışmasıdır ve yoksulların/emekçilerin işçi sınıfının kendi çıkarlarını dayatabilmesi için örgütlenmesi gerekmektedir."

5. Benim sorum, yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan, olacak. Zira Zihni bey'in sorusuyla büyük benzerlik taşıyor. Parametreler yeterli mi sizce bu soruda, bir kere insandan bahsediyoruz. Zengin, fakir diye nereye kadar genelleyebiliriz ki? İnsan bu, adadaki herkes birbirini öldürebilir. Beraber bir medeniyet de kurabilirler.

(Zihni bey'in sorusu:
Günümüzde en zengin olanların en akıllılarıyla, en yoksulların en akıllılarından beşer kişiyi bir adaya bıraksalar, herkese eşit koşullarda araç gereç sağlasalar. 10 yılda hangi gurubun gelir durumu daha yüksek olurdu? (akıl yürütmek) )

Ve Zihni bey'in ek sorusu:
Bir toplum kapitalist sınıfsız mı asla yaşayamazdı,
Emekçi sınıfsız mı asla yaşayamazdı..?


El-cevap:
Bu soru yanlış, çünkü imtiyazsız sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz!

***

Eveeet, öncelikle Enternasyonal'e çok teşekkür ederim.

Sıra geldi mimlemeye:

Suat abi
Taylan
Hasan Rua

Hadi bakalım :)

...

"Beter Olsunlar Canım, Azmıştılar, Müstehak!... Haksız mıyım?" - HAKSIZSIN ULAN!

...

Kısa keseceğim.

Din ve siyasetle ilgili duruşumu daha evvel şöyle özetlemiştim.

Ne var ki, bir müslüman olarak, -islamdan değil- müslümanlardan utandığım kadar da kimseden utanmıyorum, vesselam.

Kandan yazmasaydı haberim olmayacaktı, çok da güzel olacağıdı.

Lakin, gene damarıma basıldı işte, çok geç.

Efendim, Nuh Gönültaş nam bir müsvedde, Haiti'deki depremle ilgili herzelemiş. Neler zırvaladığı/kıvırdığı beni çok ırgalamıyor. Lafı bu yazının başlığındaki boka getirmiş.

Yo yo, sövmeyeceğim.

Sadece kısa birşey anlatacağım.

1999 depreminin hayatını değiştirdiği bir çocuktum. Mecburen Düzce'den "kaçmış", hasbelkader bir arsa sahibi bulunduğumuz Konya'ya yerleşmiştik, deprem açısından 'güvenli' idi o memleket.

Babam ve diğerleri dönmüş, ben mal gibi kalmıştım. Hepimizin psikolojisi allak bullaktı, yakınlarımız, sevdiklerimiz, çoluk-çocuk yataklarından kalkamadan ölmüştü.

Betonların arasından sızan kanı gördüm ulan! Konuşturmayın beni. Hepimiz yaşadık işte.

Hala deprem lafını duysam irkilirim.

Neyse, Konya denen şehirde mecburen geçiş yaptığım BOKTAN bir Anadolu Lisesi'nde beden dersi, önceki gün okulla beraber deprem bölgesine yardıma gitmişiz, ben de götürülmüştüm "bölgeyi bilen" öğrenci olarak.

Ağa köyü'nün çamuru vardı spor ayakkabılarımda, başka da ayakkabım yoktu.

Orospu çocuğu beden öğretmeni, "Ne ulan o çamurlu ayakkabıyla spor salonuna giriyorsun?!" diye hönkürerek şu garip yabancıyı "baştan" ezmek istedi.

Gereksiz de olsa, "Düzce'nin çamuru, şeref duy ulan!" diye cevabını aldı.

Ve beni bi köşeye çekerek şu efsane cümleleri kurdu: "Oğlum sınıfın içinde bana niye dikleniyorsun? Buranın toprağı şerefsiz mi, hepsi vatan toprağı. Hem ORANIN İNSANLARI KÖTÜYMÜŞ ALLAH CEZA VERMİŞ İŞTE niye sinir yapıyorsun? Paraya falan ihtiyacın var mı?"

...

Bir tane daha anlatayım mı?

Bir orospu çocuğu fizik öğretmeni de, sırf dışardan geleni ezmek için, sınıfta, derste, kulağıma kadar eğilip, hiçbir sebep yokken, "BENİM DEPREMİM DAHA ŞİDDETLİDİR." diye cümle kurmuş, gözlerimin belerip, sağ elimi yumruk yaptığımı gören -bir başka Düzce'den gelme- Muhammet'in bileğimi tutmasıyla bir faciadan dönülmüştü.

Sonuç ne, biliyor musunuz?

Ailem, babam Düzce'deki işinden emekli olur olmaz (2009) -deprem korkusundan- Konya'daki o arsaya yaptıkları eve yerleşti.

Ve ben hala, o iki orospu çocuğu gibilerinin yüzünden, gereksiz yere, geri dönülemez şekilde, O ŞEHİRDEN NEFRET EDİYORUM!

Şimdi, bu Nuh Gönültaş mıdır nedir, o organizmanın yazısını okuyan herhangi bir tarafsız insan, kullanılan müslüman jargonunu islam'a atfedip, yazıdaki genellemeci, indirgemeci vicdansızlığın suçunu islam'a yüklemez ve ondan nefret etmez mi?

...

Pazar, Ocak 17

Eğme Başını, Sen Eğme

Eziklik demişsin Hasanım, "Eziklik," demişsin pek çoğumuzun yaşadığını kendi adına tanımlarken.

Ama senden benden başka biri bu yazıyı okuyacak olabilir, seni tanımak adına, önce özlenen saflığını anlamaya çalışmalı senin.

Yada ben sana başka bir eziklik hikayesi anlatayım istersen, seninki pride and glory kalsın.

Maça iyi başlayan bir çocukluğun ezikliği benimki. Zehir gibi dedikleri adam olacak çocuğun ezikliği, ailemizin, mahallemizin öğretmeni Süheyla teyzenin yıllarca yüzüne bakamamanın ezikliği, onun beni her görüşünde yücelttiği, layık gördüğü adam olamamanın ezikliği. İlkokulda İngilizce öğrenen, bilgisayar programlayan, mühendislik formülleri ezberleyen bir veledin pisliğin teki olduğunda "Sisteminize sokayım!" diye isyanları oynamasının, suçu hayata, depreme, çokça kendine atmasının ezikliği.

Sevdiği çocukluğundan, güzel ilçesinden bir depremle koparılmanın ezikliği. Arkadaşlarıyla mutlu mesut takılan bir nerd'ten, birden isyankar bir serseriye inkılab etmenin ezikliği. Ortaokulun gözbebeğiyken, lisede serserilikten okuldan atılma tehlikesinin; ailedeki herkesin gururuyken, ailedeki herkesi karşısına almanın, ailedeki herkesten tekme yemenin ezikliği. Düşmenin ezikliği.

Ve ÖSS'den 20 dakika erken çıkmanın ezikliği. Sadece deprem öncesinde, ilçesinde gördüğü soruları çözebilmenin ezikliği. Yaptığı puanla dandirik İşletme'ye gidebilmenin ezikliği. İstanbul'da değil İzmir'de okumanın ezikliği. Evropa'ya, yuesey'e gidememenin ezikliği, först sertifikeyt alamamanın ezikliği.

Askerde komutana diklenmenin, yüzeysel sikkafalı milliyetçiliğini bırakıp anarşist olmanın, asi olmanın, dik olmanın, ayrıkotu olmanın ezikliği. Herkes gibiyken herkesten farklı olmanın ezikliği.

Boktan bir atölyede işçilerin çektiği çileyi izlemenin ezikliği. Patrona küfredip duvar tekmelemenin ezikliği. Patrondan para isteyip 20 TL almanın ezikliği. O 20 TL ile ekmek değil bira alıp içmenin ezikliği. Yalnızlığın ezikliği.

Patrondan, atölyeden kurtulup kurumsal yere kapak atmaya sevinmenin ezikliği. Mağaza müdür yardımcısı ezikliği. İki seneye yakın gecegündüzhaftasonubayramyılbaşı sürünmenin ezikliği. Çareyi alkolde bulmanın ezikliği. İki üç orospuyla iki üç dal sigara yüzünden haksız yere işten kovulmanın ezikliği.

İşsizliğin, umutsuzluğun ezikliği. İşe yaramazlığın, parasızlığın ezikliği.

Distribütör bordrolu olmanın ezikliği. Aynı işi yaptığın insanların yanında ikinci sınıf insan muamelesi görmenin ezikliği. Yine iş aramak zorunda olmanın ezikliği. Yalnızlığın ezikliği. Kiracılığın ezikliği. Evsizliğin ezikliği. Memleketsizliğin ezikliği.

Yine iş bulduğuna sevinmenin ezikliği.

Sonu neye varıyor biliyor musun?

Sahip olduklarına, ezik olduğunun farkındalığına şükretmenin, insan olduğunu bilmenin ezikliği.

Hayatta bu kelimeyi hak eden yegane insan tipinin, ezikliğinin farkında olmayan kibir abideleri olduğunu bilmenin güzelliği.

...

Elveda Samsun


Evet, yine iş değiştirdim.
3.5 yılda kevgire dönen özgeçmişimde Samsun iki kez yer alarak, biargadaşın "81 tane il var gidip gidip Samsun'da iş buluyon amk" taşşağına konu olmuş, bununla iftihar ettiğinden şüphe etmediğim güzide bir şehirdir.
Buradan Tokat-Sivas-Amasya bölgesine geçiyorum, deterjan satmaya devam, mal iyi mal, vurdur Mürsel.
(Geyiğe vurduğuma bakma, özleyecem seni be İbrahim abi.)
İstanbul'dan öte köy yok, elbet sonumuz cehennem ama, şu boynu bükük taşralarda da ne güzel insan tanıdım bi bilseniz, yağmuruyla, deniziyle.
...

Öğretmenler! Yeni Embesil Sizlerin Eseri Olacaktır.


Yok yea, öyle yazı felan döktürmeyeceğim. Uzun uzadıya yazacak bişey yok.

Neresi doğru ki zaten şurada geçirtilen çocukluğumuzun, cumhuriyet tarihimizin, nesini yazacağım eğitimin de, haksızlığından geleceğimizin çalındığından başlatacaksınız, kızıp sövmeye gerek yok.

Bir şekilde yol bulunur, dünya/hayat bu, her fırsatta devlete/millete/kendine söv, nereye kadar. Nereye kadar militarizminin de, emperyalizminin de, bürokratizminin de, kapitalizminin de amına koyacağız.

Banane anasını satayım. Mühendis de oluvermeyeyim. Birşeyler yaratmanın, keşfetmenin, tasarlamanın tadını unutayım. "Para"ma bakayım, alırım satarım, vur mala oğlum Serkan, mal iyi mal, mal bizim.

Boşa giden çıldırtıcı ölçekte beyin enerjisinin, potansiyelin de gelmişine geçmişine sokayım. Bireysel yada kümülatif.

Çok daha boktan ülkelerden birinde yaşamadığıma, bir şekilde kendimi kurtardığıma / kurtaracağıma, yabancı dil bildiğime vs. şükredeyim.

Eğitimden iş hayatına, şu ülkenin en yerebatmışlığını, gençlerin 4te 3ünün umudunu KPSS denen rezilliğe bağlamasında, yatış vede garantili iş/gelecek aranmasında ve kahredici, lanet edici, diz çökertici işsizlikte bulayım, buldurayım.

Ki o gençler iş dünyasında biraraya geldiklerinde de kurumsallığı, sonuç odaklılığı, takım çalışmasını, adaleti, verimliliği itin götüne sokabiliyorlar, eski kuşak ağabeylerden örnek alaraktan; hani sokmazlarsa kendileri oluyor sokulan, o bakımdan.

Siktiredin canım, gittiğiniz yerde düzen neyse, siz ayrık otu olmayıverin.

Ben hep göze battım ama bakın "CV"im delik deşik, 3,5 senedir çalışıyorum ve önümüzdeki ay DÖRDÜNCÜ işime geçiyorum. İnşallah şu Alaman şirketinden emekli olmak istiyorum ben de artık.

Eğitim meğitim diyorduk de mi, hani şu memur zihniyetli "hocalar"ın örgetmenlik yapıp mesai doldurduğu, dayağın, otoritenin, yetersizliğin, yutkunmaların, siyasetin, eyyamın, ezberin, ideolojinin, militarizmin, tekdüzeliğin hüküm sürdüğü "milli eğitim."

Bi de şu birkaç taşaklı okuldan biri olan Sabancı Üniversitesi'nde başarılı öğrencilerle bir sohbetinde "Derdiniz ne oğlum hep yabancı şirketler/ülkeler için çılgın atıyorsunuz, Türkiye'de kalın!" diyen Halil Berktay'ın "İnsan gibi kıymet görmek ve kendimizi geliştirmek istiyoruz," cevabını alması var misal, bi dakka lan, Sabancı Üniversitesi şer yatağı, Halil Berktay da vatan haini değil miydi?

Oeehh.

...
Başlığa vede resme bakınca tikilerlen taşşak geçeceğimi sandıydınız he mi? Yok be yaa, onlarla ilgili birkaç saniye mesai harcatsam abaküse bir cümlelik şu sonuç çıkardı herhal. Ötesi yok.

BİTİRMEDEN, eh, hazır eğitim geyiğine sarmışken şu şarkıyı da bi anmış olalım, sevabı vardır.

Cuma, Ocak 15

Heyula


Nedir dedim, ihtiyacın olan bir boku aldığında, sana %18'ini, %8'ini, %bilmemkaçını haraç kesebilen;

Nedir dedim alnının teriyle kazandığının 3'te birinden, uğruna feragat ettiğin.

Hayatının altı ayını, bir yılını veya, yahut on beş ayını okuyamamışsan, emir altında, silah (!) altında sana geçirten.

Kimdir gencecik çocukları gencecik çocuklara vurdurtan, sen O'na can güvenliğini emanet etmişken.

Kimdir götüren zilyon dolarları?

Kimdir dedim, haksızlıkların babası kim...

Daha çok konuşurdum, kendi gemisini vuran uçağından, kendi toprağını bombalayarak dünyanın ilk kadın savaş pilotu olan ulusal kahramanına, kendi tatbikatında yahut kendi iç savaşında vuran kendi askerini, yaftalayıp dini bir kavram maskesi altında kullanırken vatandaşın dinini, aşağılarken bir yandan, dışlarken; ne giyeceğini belirleyip aklınca, yahut ne düşüneceğini, kim olduğunu ezberletirken boktan okullarda, ve sırtından eksik etmezken eskiden jandarma dipçiğini, şimdi modern polis copunu; kim kendini memleketin ve insanların sahibi sanan, kim eyyamcı gençlerin kapak atmaya çırpındığı, kim bu yozlaşmış, yozlaştıran çete, kim, aynı silahla bir genci diğerine vurdurtan, ve olgunlaştıran şartları, yabancı ajanları karşılayıp en vatansever gururla The Marmara'da ağırlayan, işçileri vursunlar diye, kim, kim hepimizi bu düzenin maymunu yapan, en milliyetçi, en mukaddes, en bir kutsal duygularla paranın ve gücün kölesi, kim alayımızı bencil yapan, ve vurdumduymaz, kim... (bkz. daha gider bu)

Bunların hiçbirini ona söylemedim, en iyi okullarda okumuş parlağın parlağı bir çocuktu, bir amarigan şirketinin zirveleri, yıllar sonrasını onun için hazırlıyor, boşaltıyor olmalıydı.

Sadece, "bak gene başladı anarşistliğe, nedir bu anarşizm abi, komünizm gibi bişey mi?" diye sordu, "yok," dedim, "bu biraz farklı, anarşizm demek, devletin anasını avradını sikeyim demek," dedim.

E o zaman herkes anarşist abi, dedi, yok dedim, bu biraz farklı.

...

Perşembe, Ocak 14

Ne Beyni Ulan

Dejavu, (Fransızca; déjà (daha önceden) ve voir (görmek), daha önceden görülmüş) yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusudur. Ânı daha önceden yaşamışlık halidir.

Nedenleri

Beynin, yorgunluk veya başka sebeplerden dolayı bir görüntü, ses, vb. herhangi bir girdiyi, giriş anı sırasında algılayamamasından kaynaklanabilir. Beyin bu girdiyi algıladığında kişi bu olayı daha önce yaşadığı hissine kapılabilir.

Ayrıca, beynin sağ lobu ile sol lobunun milisaniyeden daha küçük bir zaman farkı ile çalışmasından da kaynaklanabilir. Bir taraf diğer taraftan önce algıladığı için, geç algılayan taraf bu olayın daha önce yaşanmış olduğu yanılsamasına kapılır. Bu durum sinir aksonlarındaki küçük bir sapmadan kaynaklanır. Yoğun miktarda alkol alımının ertesi sabahı (akşamdan kalma iken) gerçekleşme ihtimali yüksektir.

Araştırmalara göre insanların %50 den fazlası hayatlarında en az bir kere dejavu durumunu yaşamıştır. İnsanların çoğu bir süre sonra, en son ne zaman dejavu yaşadığını unutur.

Ancak bazı kişilerde bu olaylar onlara çok sıra dışı olduğundan dolayı yaşadıkları dejavuları unutmayabilirler.

Böyle diyor bilim.

Bi kere yorgun falan değilim. Algı özürlü hiç değilim. Alkol ve diğerleri alımına aylar önce son (ara değil inşallah, son) verdim.

Hayatımda en az bir kere falan da değil bi kere.

Muntazaman dejavu denen şeyi yaşıyorum, rüya sıkıntısı da çekmem. EQ manyağı olabilirim.

Geçen yaşadığıma kadar, şu "insanın zaman algısı temelli, yaşam algısını veri alan pozitivist açıklama"yı "beynin asıl derinliğine hakaret" olarak algılamazdım.

Arkadaşım, hayatımda daha önce hiç Nazif'in evine gitmedim. Karısı Işıl'ı görmedim.

Geçen Pazartesi akşam epey oturduk, muhabbet güzeldi. Ve bir onbeş saniye, evet tam onbeş saniye, deli manyak bir dejavu yaşadım. Daha önce hiç görmediğim o evi, o Işıl hanımı, daha önce görmüş, konuştuğumuz cümlelere, oturduğumuz mutfak masasına, oturuşlarımıza kadar o onbeş saniyeyi tüm detayıyla daha önce seyretmiştim! Emindim bundan, rüya veya hayal, seyretmiştim!

Ya bugünkü... Samsun'dan 3.5 yıl önceki geçişimde tanıdığım İbrahim abiyi, o zamanlar tanımadığım ve İbrahim abinin de henüz tanımadığı Erkan abiyi, kimsenin hayalinde dahi olmayan Siber Otomotiv'i ve içeride birlikte konuştuğumuz konuyu gördüğüm sahneyi, o an "bu adam kim lan, burası neresi" diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ve işte bugün, Samsun'daki işimden ayrılıp, Ankara'da iki yıl Migros'ta takılıp, beş ay işsizlikten sonra bir yaz Samsun'a dönüyorum, bu arada İbrahim abi de birlikte çalıştığımız işten ayrılıyor, Aviva'da falan takılıyor, sonra bir hırdavatçıya müdür oluyor, oradan Erkan abiyle tanışıyor, onunla iş kuruyorlar, ve biz bugün her zamanki gibi dükkanda buluşup geyik çeviriyoruz, benim 3.5 yıl önce seyrettiğim sahnedeki konuyu konuşup aynen yaşarken tek bir şey düşünüyorum : ben bunu izledim!

Zaman boyutuna esir, bir yanılsamanın içinde gittiğimizi, ilerlediğimizi zannediyoruz ya, ulan işte çizginin dışına çıkıyoruz bazen, geleceği görüyoruz basbayağı, bunu nasıl o anki algıya bağlayabilirsin, beyne bağlayabilirsin, o bir melemenlik domates ağırlığındaki yağ parçasının içindeki keşfedilememiş mucizelere hakaret etmeden?!

Evet, sapıttım ben. Net.

...

Be Cool, Dog


"Çok değiştin ama sen, kendine haksızlık etme. Farkında değil misin?" demesiyle uyandım, beni öncesiyle sonrasıyla iyi tanıyan bir 66'lı arkadaşımın.

Evet, biraz daha "olmuşum", çok daha iyi iletişim kurma anlamında falan, potansiyeli görmüş olmakla beraber, belli noktalarda beklentilerini dahi aşmış (!) bulunduğumdan, beni o zaman underestimate etmiş olduğunu kabul etti.

3,5 sene önceki Serkan'ı, ki o da benim, savunma refleksiyle atıldım üstüne. Neyim vardı ki? Hepi topu her günü isyanla geçen bir askerliğin sonrasında iş hayatına atılmış (!) patronun her haksızlığına / öküzlüğüne kızışımda feryat küfür duvar tekmeliyordum. O zamanlar, kendi gençliğini hatırlayıp gülüyormuş meğer.

Evet, o daha da betermiş. Superior'unu malulen emekli etmişliği var, soba demiriyle.

Haksızlığa isyan ve deli cesaretinin, elbet olumlanacak yönleri var. Ama bunun yolunu yordamını, yontulmuşunu yontulmamışını insana zaman öğretiyor. Farkına varıyorum.

Ben 6 ay Cipram'la uyuşturdum kendimi 3 yıl önceydi, sonra düşe kalka, ince ayarlara kadar gelinmiş görünüyor, daha da epey yol var.

O iki yıl tedavi görmüş.

Ben hala normal olanın biz olduğumuzu düşünüyorum, çünkü insanın çiğliğine, şerefsizliğine, haksızlığına insan nasıl çıldırmaz, nasıl başkaldırmaz anlamıyorum.

Ve içinde isyanını tutup aklını efektif kullanan, duygusunu da kalbinde hakkıyla taşıyan bir olgun insan olma yolunda, gençliğin ve onurun insanı bu yollardan geçirdiğini zannediyorum.

Şimdi ne jantiyim bir görseniz, hoşgeldiniz beyefendiyim, abiyim, kardeşim, jjjentilmenim en j'lisinden.

But if you ever try to fuck me up, bu atölyeyi başınıza yıkarım allahıma.

...

Cuma, Ocak 8

Taraf, Sevan Nişanyan, Kelimebaz

Kelimebaz’a ne oldu?

Taraf’taki konumum ilk günden beri eğretiydi. Sanki “kerhen” yazmama izin verildi. Sevan Nişanyan kamuoyunda “tepki toplayan” bir isim, “aman gazeteye bir zarar vermesin” tavrı ısrarla hissettirildi. Bir-iki kez hatırlattığım halde yazarlar künyesine adım yazılmadı. Gazetenin ilk sayfasındaki vinyetlerde de adım bir kez olsun anılmadı. Ahmet Altan “gerek görmemiş”.

14 ay boyunca önceleri her gün, sonra haftada altı gün yazı yazdım. Aynı bayat lafları dön dolaş tekrar etmek yerine, özgün araştırma ve düşünme gerektiren yazılar yazmaya çalıştım. Bunun için bir kuruş para almadım. “İleride ödenecek” ya da “kusura bakma para ödemeyeceğiz” gibi bir açıklama da duymadım. Sonuçta para çok mühim değil. Ama yarım ağızla da olsa bir kere teşekkür eden çıksa sanırım daha mutlu olurdum. Çıkmadı.

21 Eylülde çıkan dine ilişkin yazımdan sonra, kabul edilebilir küstahlık sınırını aştığını düşündüğüm tavırlarla karşılaştım. Birkaç kez alenen fırça yedim. Yazılarım – herhangi bir açıklama veya ikna teşebbüsü olmadan – gelişigüzel makaslanmaya başladı. Ekim ayında çıkan iki kitabımdan gazetede tek satırla söz edilmedi. Gerekçe olarak, dine ilişkin yazılarımın “gazeteye zarar verdiği” söylendi. Gazetenin “bir süre” beni destekliyor görünmek istemediği bildirildi. Siyasi konulardan uzak durup kelimelere yoğunlaşmam “tavsiye” edildi.

Hemen her gün onlarca ölüm tehdidi alıyorum. Jandarması, emniyeti, savcılığı bunları ciddi buluyor. Ben pek önemsediğimi söyleyemem. Ama şunu net olarak görüyorum ki, gazetem bu konuda da arkamda değil ve yarın bu tehditlerin ufak bir kısmı da gerçekleşecek olursa arkamda durmayacak. Bu da, takdir edersiniz ki, hoş bir duygu değil.

Kusura bakmayın ama bu yaştan sonra bu saçmalıklara tahammül edecek sabrım yok. Yeterince yapacak işim de var. Bu kadar Kelimebaz yetsin.

*
Kelimebaz’ı yazmak güzeldi. Sizi bilmem ama ben çok şey öğrendim. Çok güzel feedback’ler aldım (neydi bunun Türkçesi?). Dostluk ve sevgiyle yazan okurlarım oldu. Bir kısmı yazışma faslının ötesine geçen arkadaşlıklar kurdum. Hepsine teşekkür ederim.

Yazmak bir iptiladır. Elbette yazmadan duramam. Ama nerede, nasıl, şimdilik daha düşünmedim.

Sevan Nişanyan

Pazartesi, Ocak 4

Okyanus Gözlü Kadın



Çamur akan nehirlerden gelmiş bir yabancı,

Sigaranı çekerken bileğinin içini gösterdiğin.

İlk dakikada nasıl kayıtsız kalsın,

İçinde yok olunacak bir okyanus verdiğin.

Dünya tatlısı bir oğlun, jiletçi kocan saradan ölmüş.

Sen kadınsılığın, kadınlığınla,

Kahkahalı bir hüznün adı, kördüğüm.

Gözyaşlarında bir acı hayat, ve kadının gücü,

Gülüşünde bir mutluluk, o acı hayata dair.

Yanındayken mutlu ve gururlu,

Baban gibi sarılıp, oğlun gibi öptüğün şair.

(Öpememiş seni boynundan, bir sevgili gibi.)

Sana doğacak çocuğumu oğlundan ayırmayacağımı bilsem,

Seni kimselere bırakmaz, hemen evlenirdim,

Dediği akşam,

Ona çok benzeyen biriyle çıkmaya başlamışsın ya.

Hani anlatırdın,

Nasıl ayrıldığınızı.

Ve gözyaşlarıyla akşam hayatını, iki gecede bir yalnız ağladığını.

Kendine güvenip de o yabancı,

Alamadı seni ya,

-Kollarında üç beş kevaşe,-

Alarmı kurup kapatırken mağazayı,

Ve yarı-yalan alem dedikodularına yenilip terk ederken Ankara'yı,

Kalmış meğer dudağında -hiç tatmadığı- denizin tadı.

Hani "canım" derdin ya, aradığında öyle ansızın,

Yürüyüp tüm güzelliğinle öyle yanında,

Yeterdi hazcı yüreğine varlığın;

Ve fakat bunu o,

Okyanusun nehirlere, göllere, ve koca Karadeniz'e,

Yetip de artacağını,

Bıçak gibi sözlerinden sonra anladı.

"Sen bana oynamışsın."

Okyanus gözlü kadın yemin ederim ki,

Oynamadığım tek kadındın.

...


İşbu yazıdaki kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür.

Perşembe, Aralık 31

Bu Dutluk



Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Evropa'ya bir at ziki gibi uzanan bu dutluk ve üzerinde kelebek gibi duran bizler.

Dayak yiyerek büyümüş oğlanlardan, kukusundan utanan kızlardan oluşan bir toplum.

Engin Ardıç'ın koca götüne çatı-pencere çizsen daha güzel olacak olan taşra şehirleri.

Bozkırlar, boş topraklar.

Sportif Japon arabaları gibi "kaçan" güzel-adaletli-özgür-müreffeh-mamur-mutlu ve saire bir hayat ütopyaları, yutkunmalar, öykünmeler.

"Onlara" verilen fırsatlar bize verilmedi ki.

Hep başkalarına, sonra kendilerine suç bulmalar.

Suçsuz kavruk yığınlar.

Tek eğlenceleri bir bardak bayat çay eşliğinde iktidar yalanları sıkmak olan -karısını tatminden aciz- zavallı insanlar.

Bir avuç kodaman ve koca bir "devlet" heyulasıyla birlikte.

Türkiye diyorlar, bu dutluk bizim.

...

Perşembe, Aralık 24

Sikindirik Kavramlar

Tanımları yapılarak farkları ortaya konabilmekle birlikte, esas olarak muhasebeleştirildikleri yerlerden [maliyetler bilançoda varlıklarda, giderler gelir tablosunda, harcamalar ise fon akım tabolarında] de anlaşılacağı gibi, temel fark maliyetin - değer YARATMAMASIDIR. Hatta gider için maliyetin tüketilen kısmı dersek, fark daha iyi anlaşılabilir. Bkz. dönem gideri, giderleştirme, maliyet unsurları, değerleme vs. Misal kredi kartı ile alışveriş maliyet de olabilir, gider de, harcama da...


Zamanında bir paçavraya karalamış olduğum şu saçmalık, bütün bir insan türü olarak ne geyik işlerle uğraşmaya memur bulunduğumuzun yeterli bir ispatı olsa gerek.

Misal "bütçe," nedir ulan bütçe?!

Bir üçem maygıros mağazacısına sorsanız, "Sorma aga ya, ayın kapanmasına şu kadar gün kaldı, daha yüzde atmıştayız amına koyim, bi trilyon iki yüz bütçe verdi pezevenk, al tuttur. Üç aylığı tuttursak bari de prim alsak, sıçtık yoksa. Mecbur ediyolar mal basmaya, sonra yok yasak masak, karlılık falan. Hassiktir." diyecektir. Anlaşıldığı üzere bütçe, hedeftir onun için.

Bir firmacıya sorsanız -hızlı tüketim için konuşuyorum- "Sorma müdür, geçen az daha patlatıyoduk bütçeyi, ovırsıpent olayazdım hacı." diyecek, firma muhabbeti geçerse "Şimdi pienci'de emesenpi'nin (namı diğer kategori, pazarlama) ağzına bakarsın. Lever'de havuz bütçe var, kaydırmalı falan, oynayabiliyosun. Henkel'de her bok sende. Lakin sıçma olasılığı haliyle yüksek." geyiğine kadar gider bu bütçe olayı. Ulaşılmaya çalışılan değil, elde edilen ve kullanılan birşey manasında.

Gidip bilmemne holding'in (una değer katıyorlarmış) finans departmanında çalışan bizim Fatih'e sorsanız, o kimbilir neler anlatır "bütçe"den anladığıyla ilgili.

Tüm bu zırvalar bizim daha sönük hayatlar yaşamamız için olmasın lan? Doğanın, hayatın, kendisinin daha az farkında itaat-tüketim-ölüm varlığı değil miyiz alayımız. Konuş yaz dur, hepsi boş. Bir Yılmaz Özdil yazısı kadar, neredeyse. Bir avuç dolar için tüm şebekliğimiz.

Ben çocuk yapma işinde kariyer yapmak istiyorum.

...

Nagarjuna Bir Hırsıza Engel Oldu

-- 2. YY / HİNDİSTAN --

Budist düşünür Nagarjuna, Dünya'yı değilleme mantığıyla anlıyor. Dünyayı anlama, yorumlama ve varlığın gizini çözme girişimlerinin zorunlu olarak sınırlarla karşılaşacağını söyleyen filozofa göre eşya boş. Ona göre bilge kişi, varlıkla ilgili olarak var mı yok mu sorusuna takılmadan, "ne var, ne yok" demek yerine her şeye tepeden bakmalı. Nagarjuna bu yüzden de tartışmayı gereksiz buluyor.

Nagarjuna, geçtiğimiz günlerde kendisine gelen hırsızı hırsızlıktan vazgeçirdi. Hırsıza "Neden korkuyorsun? Kim senin hırsızlığından bahsedecek ki?" diyen Budist düşünür, "Ama ne zaman bir keşişe, dindar bir rahibe veya dini bütün bir azize gitsem, hep bana 'önce çalmayı bırak' derler." cevabını aldı. "O zaman sen hırsızlara gitmiş olmalısın; yoksa neden? Niçin umursasınlar ki? Benim umurumda değil." diyen düşünür sözlerini şöyle sürdürdü: "Şimdi gidip ne istiyorsan onu yapabilirsin. Yalnızca bir koşula uyman gerekiyor: farkında ol! Git bir eve gir, bir şeyler al, çal... Ne istersen yap; bu beni ilgilendirmiyor, ben bir hırsız değilim. Ama tam farkındalıkla yap."

Bu konuşmadan üç hafta sonra geri gelen Hırsız: "Siz bana oyun oynadınız çünkü eğer farkında olursam çalamıyorum. Çalarsam farkındalık yok oluyor. Güç durumdayım." diyerek hırsızlığı bıraktığını açıkladı.

...

Pazar, Aralık 20

Ağzını Burnunu Gırarım


Ben de çocukluğumdaki Kung-fu / Boks / Muay-thai ve sair en bi proleter / amele yanığı sporlarına olan içgüdüsel ilgimi lümpen filmlere ve estirilen dandirik modalara bağlı zannederdim. Genel ve dolayısıyla bayağı bir şiddet eğilimi ve kaba bir zevk diye aşağılar, raki / ivan drago / tong-po modlarımı elit kişiliğime (!) hakaret sayar, kendimi küçümser ve kendimden utanırdım.

Meğer esas motivasyonum başkaymış. Şimdi gururla haykırabilirim dört kişiye kadar kemik kırabildiğimi.

Alırım sokaklarınızı bak, akıllı olun lan itaatkar kitleler.

...

Cumartesi, Aralık 19

Güzel Kadının Dayanılmaz Hafifliği

...

Güzel kadınlar.

Doğuştan gelen bu artıyı hayatın her alanında kullanacaklardır.

Ne kadar farkında değilim mavalı okumaya çalışıyorsanız, o kadar farkındasınızdır.

Eşitlik mavraları bu noktada sik gibi kalır.

Güzel kadın diğerlerinden ayrılır.

Herhangi bir toplulukta diğer kadınlar bile ilgi toplamak için güzel kadını kullanır.

Güzel kadın fark yaratır.

İlla cima etmeniz gerekmez.

Anarşizm gibi vermesi gerekmez, kapitalizm gibi göstermesi yeter.

Bir sabah bir akşam gö(tü)rüverem diye nicelerini nice okumuş-zeki-kültürlü-lakin-kesekağıdı bacılarımıza tercih etmiştir eli-sikinde-ezik-yönetici-bozuntularınız.

Kimilerine hunharca kıyılmıştır sonra siz onu yemez-içmez-sıçmaz-düzüşmez insanötesi zannederken.

Yine de insan ötesidir onlar elde edilmedikçe sizin tarafınızdan.

Güzel kadın candır, kim ne derse desin.

O kısacık an, o kadın -hayatınızın kadını- hayatınızdır, sonra dönersiniz kendi kalabalık yalnızlığınıza.

...

Yugoslav kökenliymiş.
Sütyen giymemiş.
Boğaziçi mezunu.
Satış direktörü denen götveren, kendine asistan diye almış.
Toplantıda karşımda oturuyordu.
Dengeli bir göğüs dekoltesi.
Bir ara kalktı.
Eğildi ve...
Bu yazıyı yazmak zorunda kaldım.
Kıyamadım.

Kimin Parası


Bordrolusu bulunduğum iri distribütörün hem ortağı hemi de vays prezidıntı olan şahsın; "buranın ağası benim, hepiniz taşşağımı yalayın" egosuyla dolaşan satış direktörüne kurduğu -onun da bölge müdürüne ağır hakaretli ses tonları ekleyerek aktardığı-, tahsilat ve açık hesaplar konusunda piyasadaki vadesi geçmiş alacaklarla ilgili -birazdan dile getireceğim- veciz cümle beni buraya kusmaya iten yegane suçlusudur bugünün.

Cümlede yatan "patron bakışı" düzlüğünü geçelim bir. Altında bulacağınız basit sorgu, bu basit sorunun kendisi, öznesi, sizi içinde bulunduğunuz sisteme dair içinden çıkılmaz sorgulamalara itecek, itmeli.

Siklerinin keyfine çalışmazken bunca adam, işsizlik sopasının, eşlerinin, çocuklarının zoruyla, kusmuklarını, salyalarını, ego tatminlerini efendilerinin temizlerlerken saygıyla; kimisi kariyer yaptığını, kendini geliştirdiğini falan düşünedursun, stresleri, rekabetleri, baskıları hayat enerjilerini sömürürken, emeklerinin amına koyulurken meta-değer-piyasa çukurlarında, paraya itibar - zengine sövme / zengin olma isteği çelişkisi - bencillik vs. "insan faktörü" çıkmazlarında kaçarken ütopik kümülatif mutluluk -anarşizm- fırsatları... ben bir kez daha farkına vardım ki çalışmak zorunda olmayan patronun -orospu- çocuğu daha lüküs arabalara karı atsın, yiyeceği mirasa daha fazla zilyon dolarlar eklensin, köleliğimiz en içinden çıkılmaz çıkmazlarla pekişsin ve ben de bunu iyice içselleştirip normalleştireyim diye çalışmak zorundayım. Çalışayım ki daha düzgün bir KÖLE olayım, esnaftüccarpatron efendilerim daha bir kötü İçAnadolukabası ağızlarıyla sohbet lütuflarında bulunarak kafamı okşasınlar, taşşaklarını öperek havlayayım sadakatimi. Kravatımı daha sıkı bağlamalıyım.

Koçyiğitler üç kuruş maaşa tır kamyon yüklerken, biz satıcı bozuntuları beş kuruş maaş/prim havucuna kendimizi adam sanaduralım, ekmek kavgamız Amarikan şirketinin ürünlerini bölünmezcennetvatanımız'da en bir çok fazla hayvan satmak ve dağıtmak, zerre bi sikim üretmeden Çorum burjuvası patronumuzun kesesini şu sikiküçüncüdünyaülkesi'nin ilk yüz kesesi arasına sokmak olsun. Andlar içelim başarımıza dair. En ufak pürüzde küfrün kallavisini yediğimizde, onlara daha fazla nasıl layık olabilirizin derdine daha fazla yanmamız gerektiğini zinhar aklımızdan çıkarmayalım. Kızalım kendimize. Devletimize ve şirketimize sahip çıkalım.

Fırçamızı yiyip oturalım.

"Ulan siz kimin parasını hangi hakla piyasada bu kadar vadeyle tutuyorsunuz ha?!"

...

Pazartesi, Aralık 14

Bugünlerde Bir Kez Daha İzlenmeli


Ve ağlanmalı, anlanmalı.
...

Bi Bok Değilsin

...

"Kimsenin benimle ilgilenmediğini anladığım zaman 16 yaşındaydım. Hayatımda ilk kez bir şeyi doğru anlamıştım. İnan bana seninle de ilgilenmiyorlar. Başına gelenler sana ceza ya da ödül olsun diye değil. Hepimiz öleceğiz ve cehenneme gideceğiz. İskender dünyayı aldı ve şimdi tek hatırlanan gay olduğu. Marie Cruie laboratuarda çürüdü. Ne geliyor gözünün önüne firijit bir bakire, hayır aslında evliydi. Kimin umrunda ? Demeye çalıştığım da bu zaten. Bırak ansiklopediler senden bahsetmesin, popüler olma, 2150 yılında Google’da adın çıkmasın, üst geçide ismini yazmasınlar. Ah ne gam! Beş sene önce hayal ettiğin durumda mısın ? Ya da beş sene sonra hayallerin gerçek olur mu sence ? Önemsiz olduğunu kabullen, mızıldamayı bırak !"

Yeni izlemeye başladığım birinden çarptım. Meğer bütün dünya izliyormuş, ben yeni uyanmışım. Beğenmesem çarpmazdım.

...

Pazar, Aralık 13

İnsansız


"İnsan faktörü"nden dolayı arapsaçından hallice karmaşıklığa ulaşan işçi mevzuları düşüncelerinde boğulmaktansa; mekatroniğin, kontrol mühendisliğinin, PLC'nin, otomasyonun, hidroliğin, pnömatiğin ve envai çeşit mekanizasyonun gözüne vurup, cümle başında adı geçen faktörden mütevellit tüm bilinmeyen parametrelerden uzakta, mükemmel koşullarda -kimyacı ağzıyla NŞA- düşünerek fabrika tasarlamak; makineler ihanet etmez, seni sevmezler, saymazlar ama sikmeye de çalışmazlar diye düşünmek, onların arasında kendine yetmek hayali, ve bak eğitimsiz bir yığın olmama rağmen mühendislik terimleri içeren cümle kuruyorum avuntusu da cabası.

Otoriteye karşı hayaller kurarken, onun köpeği olmuş kitlelerden umudu kesip, kendi içine dönüp, dışardaki evrenden, o evreni oluşturan parçacıklar içindeki evrenlerden kelli bir evreni kendi içinde bulup, insan içinde default olarak, fabrika ayarı olarak yerleşik, her türlü manipülasyona açık vahşetleri fark edip, otorite, şiddet, itaat, acımasızlık, açgözlülük gibi sonu acı çelişkilere/çıkmazlara varan temellerden tiksinip kendini yemektense, herşeyi kabul edip, hiçbir şeye karışmayıp, bilgisayar programcısı olup bağımsız yaratmak, tasarlamak, "insan faktörü" olmaksızın, kimseye hükmedip kimsenin taşşağı altına girmeksizin, bilgisayara hükmetmek, emirlerini yaptırmak ve içindeki faşisti tatmin etmek, ne kadar zeki, yaratıcı ve yetenekliyim avuntusu da pakete dahil, güle güle kullan.

Can, canan anarşizm ütopyasının temelinde yatan "insan insanı yönetir mi a be gerizekalı!" argümanının kafanda "insan insanı siker mi amına koyim, eheh" geyiğine paralellik arz eden bir çaresizliğe bürünmesi. İnsanların yönetilmeyi istemesi, "sikmek" diye adlandırılan eylemin pek çok farklı anlamlara gelmesi. Al işte bir tane daha insan faktörü, insan çelişkisi.

İnsanın olduğu yerde Allah'ın emri olan ikiyüzlülük, ihanet, şiddet ve sair lanetlerin içinde, sonucu özgürlük ve adalete, oradan da insanların kendi dünyalarına göre mutluluklarına / hüzünlerine, nihayet kendi tercihlerine varan ve bireyi kutsayan limit fonksiyonunda, bencilliğin, rekabetin ve düşmanlığın sonsuza değil de sıfıra gitmesini istemek hayalperestliği, kümülatif mutluluğun ve iyiliğin imkansızlığı sendromu ve "ulan insan! senin doğanı, ikiliğini sikeyim!" tarzı küfürler.

Anarşizm rüyaları görürken, ütopyalar düşlerken, gerçekliğin iğrençliğinin şahitliğiyle, hayattaki, insandaki iyilik ve kötülüğün biraradalığı sırrında rencide olup, insana bakıp, insanlara bakıp, kendine bakıp, insan faktörüne lanet edip... ne yapıyorum, uyanıyorum, işe gidiyorum ve insan sıradanlığının en yalancılaştığı ve insan yalancılığının en sıradanlaştığı, en riyakar, en aşağılık halet olan ticaretle, o da maaş karşılığı uğraşıyor, üç senede üç iş üç şehir bohem yaşıyor, para biriktirme amaçsızlığında beş kuruş biriktirmeden ömür geçiriyor, genç ve azimli kardeşimden "ben senin gibi amaçsız değilim!" suçlamasına muhatap oluyor ve başkaca bi sik yapmıyorum.

Şu anda ne yapıyorum, "mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim!" diyen, yıllarca en suçlayıcı bakışlarla atıfta bulunulan şu klişenin sahibi olarak bu sözü söylerkenki dürüstlüğü, cesareti ve doğruluğu gözardı edilen amcamızın yaptığı gibi bir itirafname zırvalıyorum, çaresizliğimi haykırıyor, sonuca monuca da bağlamıyorum. Tek sebebi, tek sonucu, bu yazının o ilk iki kelimesinde söyledim çünkü.

...
Not: Bu yazı sabahın 05:50'sinde "geldi", o saatte kalkıp not aldım "malın önde gideni, bayrak taşıyanıyım, kesin unuturum," düşüncesiyle, aha işte sabah ilk iş, kustum klavyemle. İnsana sövüp duruyorum mütemadiyen ama bak ey sevgili iki elin parmakları adedince okurum, sana, insana ne kadar kıymet veriyorum!

Cuma, Aralık 11

Yazıklar Olsun Be, Yazıklar Olsun

Yo yo, öyle yorum-analiz falan yapacak değilim.

Bu ülkede konuşmanın bi sike yaramadığı artık ayan beyan, açık seçik ortada.

Umutlu olmak aptallığımızdı zaten belki de.

Devletin verdiği ne siyaseti ulan, dağa çıkın amına koyim, mesajına mı yanarsın, 2010'da parti kapattığımıza, siyaset yasakladığımıza mı, artacak şiddet çıkmazına mı, güç bela lafı edilen demokrasinin, getirilecek özgürlüklerin liderlik fetişizmlerine, provokatif eylemlere ve nihayet devletin "pozisyonu iyi görmesine" takılmasına mı...

Tek bir şey söylüyorum, onu da söyledim, bu nefret-tiksinti-umutsuzluk-hayalkırıklığı-yutkunma yazısının başlığında.

Bu rezilliğe "Oh be!" falan diyenlere ise söyleyecek söz dahi bulamıyorum.

...

Perşembe, Aralık 10

La Cause du peuple


"Kendisini yadsıya yadsıya, kendisine karşı savaşa savaşa, en ufak özsaygıyı reddede reddede, kişi olarak yitip gitmeyi ve tam anlamıyla öteki kişilerin hepsi olmayı başarmıştır. O, ister hayranlık ister kin duyarak olsun, kendisiyle özdeşleştikleri adamdır; çünkü onu kendi içlerinde görüp tanımaktadırlar. (...) Her birimiz onun isteklerini, parıltısını, yadsımalarını, inadını, düşsel düzeyde de olsa, içimizde görebiliriz. Her birimiz onun belirsizliklerini ve güçsüzlüğünü, hayırları perdeleyen evetlerini, nevrozları saklayan kanılarını, inanışlara ve şiddete dönüşen kararsızlıklarını bulabiliriz. Sartre yaşamın karmaşık devinimini yansıtır."

Bertholet

...

Cumartesi, Aralık 5

Allahına Kurban


"Loneliness has followed me my whole life, everywhere. In bars, in cars. Sidewalks, stores, everywhere. There's no escape. I'm God's lonely man."

Travis Bickle

...

Perşembe, Aralık 3

Yirmi Altı


Yalnız olduğunu hissedip derin nefes almak zorunda kaldığın zamanlarla, insanlardan kaçtığın zamanlar birbiriyle yarışıyor.

Hem hiçbir şeye vaktin yok hem sıkılırken duvarlar üstüne geliyor bazen.

Yalnızlıkta yalnız olmadığını anladığın güzel insanlar da buluyorsun nadiren.

Ve işte iki yıldır, hayatının neredeyse en boktan iki yılıdır, "25!" diye özetlediğin hayatın, hiç bir özelliğini fark etmediğin ama sanki çok özel olan şu güne de gelip çattı.

Gün aldığın bir büyük yaşı söyleme evresinden aşmış, doldurduğun bir küçük yaşı söyleme evresindesin, ve artık 25 diyemeyeceksin.

Gelen mesajlar falan var. Üşenmeyip arayanlar bile olacak.

Sen sanki kimseyi arıyor musun?

Kafandaki pusta ne yaparsan yap, hep "Ulan şu an ölsem bok yoluna gitmiş, hayatta hiçbir şey yapmamış bir hiç olarak ölmüş olucam," zıvanasıyla gezinmeye devam edeceksin.

Selim Işık'a da daha iki yıl var.

O iki yılı geç, yarının ne getireceğinden dahi habersizsin, aha, LP çalıyor lan, this is my December, this is my time of the year. Bi de ayaklarım donmasa...

Çok büyük adamsın ve güzel insansın aslında ama işte deterjan satıyor, bir bankada çalışıyor veya atkafası insan tiplerine sunum hazırlıyorsun.

Bi beş dakka herşeye ara verip, kaçınılmaz zevk aldığın yalnızlığınla banyoya gidiyor, aynaya bakıp en çakal Travis Bickle gülümsemenle "Doğum günün kutlu olsun lan!" diyorsun.

...
Ana fikir : Tutunamayanlar'ı okuyun. Taxi Driver'ı izleyin.

Cumartesi, Kasım 28

Medya Distopyası

...

O bir milyon insan, Kızılay'a yürüyerek tarihe geçtiler, bu yüzyıllık dutluğun Güneş Ülkesi'ne inkılabının kıvılcımı oldular.

Lakin bir tarih işçisi olarak gelecekten o günlere bakarken, utanç dolu sayfaları atlamamak mecburiyetindeyim.

Hürriyet ve fotokopileri, görmezden gelmeye, sulandırmaya çalışarak tükürdüler önce, sonra "topyekün savaş"a girişmeyi denemeler filan; kararlılığı görünce, Aydın Doğan'ın da soluğu Berlin'de almasıyla demokrasi havarisi kesilivererek "yılana bel kırdıracak" bir örnek daha sergilediler, yaladılar hastalıklı tükürüklerini.

Artık pijamayla karşılayabilecekleri, ana avrat küfredip enseye tokat göte parmak iş görecekleri, siklerinin keyfine göre indirip kaldırabilecekleri hükümetlerle oynadıkları iğrenç bir çıkar oyunu olmayacaktı bu ülkenin siyaseti.

Kalan 'merkez medya', birkaç ayrıkotu hariç, çoluk çocuğun hezeyanı diye baktılar sürece.

Solcu geçinen hastalar, Denizlerin "Ordu-Millet El Ele!" diye yürüdüklerini hatırlatarak, iğrenç bir militarizmle akılları sıra yurtseverlik kaşıyarak, dayanışmayı manipüle etmeye çalıştılar.

Dindar görünümlü eyyamcı iri basın, devlete isyanın zinhar günah ve kıyamet alameti olduğunu yazarak, ne olduğunu bilmeden ortaya çıkan "anarşizme" çattı. Dindarları itidale çağırdı.

Birlik ve beraberliğe, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne yine her zamankinden çok ihtiyacımız vardı.

Her türden Kamalist, sürece dış mihrakların ve içerdeki hainlerin, kısaca ezeli ve ebedi düşmanlarımızın planı gözüyle baktılar, işte Sevr tıkır tıkır işliyordu.

Cumhuriyet, Sözcü vs. gibilerine göre ortada bin türlü komplo vardı.

Oysa orada toplananlar, artık bunları yemeyecek kadar doluydular. İşsizdiler. Kardeşleri ölmüştü. Oğullarının eline bomba verilmişti. Gelecekleri çalınmıştı "irtica"dan. Amcaları gözaltında kaybedilmişti. Dayıları fail-i meçhule kurban verilmişti. Babaları işkence görmüştü. Kendileri cop yemiş, hakarete uğramış; küçümsenmişlerdi. Yıllardır ayan beyan meydana gelen olaylar, zekalarına, haklarına, özgürlüklerine küfür gibiydi.

Orada toplananlar arasında eşcinsellerin hakları için düzenledikleri eyleme katılan türbanlılar vardı. Dersim'i unutturmamak için eylem yapanlara destek olan Türkler vardı. "Artık çocuklar ölmesin!" diye PKK'lı çocuğu ölmüş annelerle buluşmaya giden şehit anneleri vardı. Güzelliği sokakta arayan anarşistler vardı.

Satışları iyice azalan gazetelere göre hepsi haindi.

Onlara tümden destek olan yegane gazetenin başlık rengi de, anlamlı bir şekilde "yeşil"di. Dolar yeşili veya Fettoş yeşili, ne fark eder?

...

"Mavi Ütopya"da umuda mavi dedim, burada cesaret ve aykırılığa yeşil. Gitgide "kırmızı"dan uzaklaşıyorum farkındaysanız. Hainleşiyorum muntazaman.

Mavi Ütopya


...

Dindarı, liberali, anarşisti, alevisi, solcusu, Kürd'ü ... tam 1 milyon demokrat, Kızılay'a yürüyünce, birkaç yıldır iki ileri bir geri illallah ettiren süreç şaşırtıcı biçimde zaferle noktalandı.

Ezilenler, birbirlerini suçlamayı, birbirini ortak tecavüzcülerinin önüne atmayı bırakıp omuz omuza verince, yılların propagandasından, yılların darbelerinden feleği şaşmış şaşkın ve yorgun kitleler, işçiler, köylüler, öğrenciler... tabularından soyunup, vicdanlarını önyargılarının üzerine koyup biraraya geldiler ve "bu ülkeden bi bok olmaz" ümitsizliğindekiler kocaman bir gülümsemeyle haksız çıktılar.

Herşey düşünüldüğünden çok daha kolay oldu. İnsanların, sivillerin, halkın el ele vermesi yetti. Cesaretin ödülü, zafer oldu. Kan emicilerin kanlı komploları, son çırpınışları olarak tarihin çöplüğünde yerini aldı.

Kaybeden medya patronları, cuntacılar, bürokratlar ve kalantorları şimdi kimse hatırlamıyor bile. Yunan meslektaşları gibi birer birer hapiste ölecekler.

Şimdi bu ülkenin insanları geleceğe bakıyor.

Kırmızı vahşetin yerini, umudun mavi rengi alıyor.

...

Cuma, Kasım 27

Eleştirel Günlük'ün Çığlığı

...

Günlerdir kendimi tutuyorum.

Şemdinli'de düştüğüm umutsuzluk, Dağlıca ve Aktütün'deki bulantı, Ergenekon İddianamesi'ndeki tiksinti, Darbe Günlükleri'ndeki kızgınlık, Lahika'daki nefret, Onur Öymen'in Dersim'indeki öfke... birleşerek Kafes'le beraber tarif edilmez yoğunluktaki sağlıksız bir ruh haletine, Taylan'ın da dediği gibi "bu ülke mutsuzluk cenneti" üzüntüsüne dönüştü.

Ensemizdeki yumruk katmerli.

Kulağıma eğilip "katsayı" deyin, Danıştay'ından nefretle girip, Kanadoğlu'ndan kusma isteğiyle çıkıyorum.

Günlerdir kendimi küfretmekten alıkoymaya çalışıyorum.

Merkez medya denen fosseptiğin piyonlarını okumamaya gayret ediyorum. Bulaşmak istemiyorum.

Buraya direkt küfür yazmak istemiyorum.

İzmir'deki tikilerin daş yok mu daş olayından feysbuk deliganlılarının kan-nefret hezeyanlarına, ayan beyan zekamıza küfreden siyaset-medya-bürokrasi erbaplarına, nefes alınan her yeri saran faşizme... o kadar çok şey var ki.

Ben öyle susuyorum.

Aydın Doğan'dan tiksiniyorum. Militaristlerden tiksiniyorum. O teğmene 9 yıl verenlerden tiksiniyorum. Yargıdan tiksiniyorum.

Bunun gideceği hiçbir yer yok, o yüzden susuyorum.

Eleştirel Günlük'ün çığlığını
paylaşıyor ve konuşmadan dinlemeye, yazmadan okumaya devam ediyorum.

...

Salı, Kasım 17

Mağlup


...

Oturdu ve önce bir anda gelen dinlenmişlik - rahatlık hissine sonra da sanki dinlendikçe artan yorgunluğuna kızarak önce rahatladı, sonra kaşlarını çattı.

Verdiği kararın arkasındaydı, eve kapandığı, küstüğü, o berbat birkaç ayı düşündü; yüzü yandı, uzattığı sakalları kesmek zorunda hissettiği için kendine bir kez daha kızdı.

"Haklıyım," dedi, "Lanet olsun!", "Allah kahretsin!" ...

Sonra, o yazar vurulduğunda, o gazete kapandığında basın özgürlüğü havarilerinin nasıl selam durduklarını hatırladı.

Sonra, televizyonların, gazetelerin nasıl görüntülü megafonlara, bildiri ve propaganda kağıtlarına dönüşüverdiğini hatırladı.

Sonra, demokrasi piyadesi siyasilerin, nasıl hizaya geldiklerini, en acısı, horlanan, hakarete uğrayan, onuru çiğnenen halkın nasıl kandığını, inandığını / oynadığını, döndüğünü hatırladı.

Kimse şerefine sahip çıkmamış, herkes gelene ağam gidene paşam itaat etmiş, yine aynı şey olmuş, kimse sokaklara çıkmamıştı.

Kolay zamanda çok çıkan sesler sus pus olmuştu.

Ülkeyi tanıyanlar, son yüz yılın tarihini bilenler için yabancı birşey yoktu.

Camdan dışarı baktı, otobüs hareket etmeye başlamıştı.

Ankara'ya son kez bakmak istedi, AŞTİ'den sorumlu tabura bağlı askerlerden birinin bıkkın bakışlarla şu son birkaç ayda sanki hiçbir şey olmamış gibi, puslu ve yağmurlu intihar havasına inat, arkadaşlarıyla şakalaştığını gördü.

Bir şekilde almayı başardığı izne baktı, bir şekilde "eski vilayet" Yunanistan'a kaçacaktı, bir şekilde Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı yazılı kağıdı ağzına götürdü, kusmak üzere olduğunu anladı.

...

Genç Başarı

...

Soğuğu iliklerime kadar hissediyor, fakat üşümüyorum.

Fiscal year, quarter, month, week derken, mevsimleri planlamayı unutmuşum.

Yine kış gelmiş benim bölgeye, hem de geçen seneye index basarak gelmiş.

Sanırım en baştan başlamalıyım.

O janjanlı irfan (!) yuvasında çift anadal yaparken döktüğüm saçlara özel kozmetik şampuanlar satmak için yüksek mühendis oldum.

Hiçbir yararı olmayan siyah bir sıvı üretip para basan şirkete geçtim.

Beş ay altı günlük "Ortadoğu gerçekleri" arasından sonra 'kariyerimde hızla yükselmeye' devam ettim.

Akciğer düşmanı tröstte bölge müdürlüğünden, ürettiği kremleri derisini yüzdüğü kedileri kullanarak deneyen tröstte kategori müdürlüğüne, oradan denizleri en çok kirleten firmanın "temizlik sektörü" ulusal satış müdürlüğüne, oradan da aynı firmanın Orta & Doğu Avrupa - Orta Doğu - Afrika müdürlüğüne geçtim.

Altımdan 34 farklı araba, her çeşitten insan -tüm anlamlarıyla- geçti.

Birkaç zamandır -nedensiz- hiçbir şey hissetmemeye, veya şimdiye kadar ne hissettiğimi sorgulamaya başladım.

Çevremdeki cenazeleri fark eder, çocukluğumu hatırlar, insanların yüzüne bakar oldum.

Annemi özledim. Umursar oldum.

Bu kadar yeter.

Şakağımda elimdeki metalin soğuğunu iliklerime kadar hissediyor, fakat üşümüyorum.

Artık umursamıyorum.

...

Selim Işık'a not: Hayatta tanıdığım tek dost sensin. Bir yaz günü annemlerin yazlığında seni okuduğum geceden beri beni hiç bırakmadın. Sen saflığını kaybetmediğinden tutunamadın. Ben başardım. Ama neyi başardığımı, neye tutunduğumu anlayamadım. Ve senden 20 yıl geç kaldım.

Kemal Kahraman, 48 yaşında.