Perşembe, Mayıs 14

Kürt Sorunu'na Bir de Bu Açıdan Bakınız...

Hayır, Mustafa Muğlalı'yı yazmayacağım. Geçen Ayşe Hür (Taraf, geçen gün) yazdı. Avni Özgürel de yazmıştı (Radikal, 16.05.2004).

Diyarbakır Cezaevi'ni de yazmayacağım.

Osman Pamukoğlu'nun başlığı E. M. Remarque'nin ünlü romanından aşırma "Unutulanlar Dışında Yeni Birşey Yok" kitabını da tavsiye etmeyeceğim. Üzerinden 5 yıl geçti, okumayan var mı? Artı, paşa sonradan kitap yazma işinin de bokunu çıkarmıştır.

Sadece bir anektod.

Bütün kitaplarını keyifle okuduğum, çabasını takdir ettiğim Mustafa Armağan'dan. Yazısını okuduğum günden beri anektodun malum konuda bakış açısı ve empati kazandırması bakımından önemini takdir ediyorum.

Unutur giderim, gönlüm razı olmadı. En iyisi notların arasına almak.

Buyurunuz.

Diyarbakır'ın Atatürk'ün hayatında önemli bir yeri var. Çanakkale'deki başarılarından sonra 2. Ordu'ya bağlı 16. Kolordu Komutanlığı'na atanan Mustafa Kemal, 27 Mart 1916 günü Diyarbakır'a varmış ve tuğgeneralliğe bu şehirde terfi etmiştir. Bir süre sonra Silvan ilçesine taşınan karargâhta Türk Tarih Kurumu tarafından basılan "Hatıra Defteri"ni tutmuştu.

Mustafa Kemal Paşa bir gün Diyarbakır'da Hazrolu Mehmet (Budak) Bey'in evinde misafir edilir. Mükellef bir sofra hazırlayan Mehmet Bey, misafirinin bu ikramdan memnun kalacağını zannederken genç general beklenmedik bir tepki gösterir ve "Asker cephede açken ben bu nefis yemekleri yiyemem" diyerek sofraya oturmayı reddeder. "Askerlerin bir aylık ekmeği benden" sözünü veren Mehmet Bey'in sofrasına oturan Mustafa Kemal Paşa, başka bir seferinde "Bir gün gelirsem Hazro dağları beni saklar mı?" diye sorar. Mehmet Bey'in cevabı kesindir: "Biz de, Hazro dağları da, hepimiz sana feda, emrindeyiz Paşam."


Ancak siyasette dostluklar ebedi değildir, düşmanlıkların ebedi olmadığı gibi. Mehmet Budak Bey ikinci meclise (1923) üye seçilirken, Şeyh Said isyanına katılmadığı gibi isyancılarla mücadele eden kardeşi Hatip Bey sıkıntılıdır. Zira devlete kurşun sıkanlarla beraber devletin yanında yer alan kendi ailesinin de sürgüne gönderileceğini öğrenince Çankaya Köşkü'ne çıkıp eski dostluğunun hatırı için yanlış anlamanın düzeltilmesini rica eder. Ancak Atatürk'ün cevabı tokat gibi patlar yüzünde Hatip Bey'in: "Bir insan kendi ırkına hıyanette bulunursa başkasına daha iyisini yapar mı?" O günden sonra Hatip Bey ailesine şu öğüdü vermiştir: "Sakın bizim gibi onursuz olmayın." (Malmîsanij, "Diyarbekirli Cemilpaşazadeler ve Kürt Milliyetçiliği", Avesta Yay., 2004, s. 139-141.)

Düşündürücü...

Başlığı Siz Koyunuz...


OCD (itaat et - tüket - öl) Bilgi Çağı'mızın mihveri ABD İmparatorluğu'nun şiddet ve sömürü (hala tam geçemediler silah/petrolden bilgisayar/genetiğe) üzerine kurulu Yeni Dünya Düzeni'nin (üçüncü dalga, hiper-imparatorluk çağı vs. ne derseniz deyiniz) bu günlerdeki nokta-i nazarına göre konjonktür, Orta Doğu'nun tehlikeli jandarmalığı işini güvenilir bir taşerona (bkz. Türkiye) delege etmeyi gerektiriyor. 1947'de İngiliz İmparatorluğu'ndan devralınan bu yarı-ölü otoriter ülke, 70 milyon nüfusu, altındaki petrol denizi, bor-toryum-neptünyum kaynakları ve gelecek potansiyeli ile de fazla güçlenmesine izin verilmesi tehlikeli olabilecek bir müttefik. Yani mesela bir Güney Kore değil. Yol verilirse ve iç-sömürge sürecinde kökleştirilen kalıntılar temizlenip İtalya benzeri bir süreçten geçerek demokratikleşirse İtalya gibi ne akar ne kokar bir ülkeden ziyade, Japonya veya Almanya gibi bir güç (hem de Ortadoğu'da!) olacağı aşikar. Meseleyi bir de bu ülkenin haritada sağına soluna üstüne altına bakarak mütalaa ediniz.

Süreç ve ABD çıkarları yine de 80 yıllık malum durgunluktan çıkmayı gerektiriyor. Realist ve vicdandan soyutlanmış bir bakışla baktığımızda, bu bölgeyi bir laboratuar, yakın tarihi de kontrollü deney olarak alırsak, sabit -değişmez- etken konumunda hep ABD (kısmen İsrail) çıkarları olduğunu ortaokul talebesi dahi anlar. Osmanlı olmadığımıza; açta açıkta olmamıza bakmadan Rus vizyonuna da zinhar sahip ol(durul)madığımıza göre, bunu değiştirmeyi, buna karşı çıkmayı düşünmek, hayal etmek bile abes kaçacaktır (20. yy. Türkiye fikir tarihi bunu düşünen her kesimden kellenin "bağımsız devlet"imiz tarafından kesilmesi yada yumruklanmasının tarihidir).

Bu bilmiş girizgah ne için?

Ergenekon'u şusu busu tüm itiş-kakışa bu açıdan bakınız. Artık faşizan bürokratik oligarşik devletten demokratik hukuk devletine evrilme gereği geç kalarak da olsa zuhur etmiş, "ağabey"lerimizden de onay alınmıştır (hatta çok partili yaşama geçiş gibi talimat onlardan gelmiştir, yoksa biz, ezilen halkımızla, semiren egemenlerimizle mutlu mesut, darbeli tokatlı geçinip gidiyorduk).

Temel tıkanıklığımız Kürt sorununun çözülmesi bile, Ortadoğu'daki değişim gereklerinin yanında küçük -ama temel- bir ayrıntı gibi kalmaktadır bu pencereden bakınca.

Ulan böyle bir fırsat çıkmış, akıllı bir adam ne yapar? Halkın çıkarları için durumdan vazife çıkarmaz mı? Biz istesek de istemesek de ABD'nin istemesiyle ite kaka olması mı daha onurludur?

Barış, pek çok şey getirecek. Refah, özgürlük, adalet; bunlar hep halkın menfaatine olan gelişmeler.

Fakat bakıyorsunuz, muhalefet liderleri kollarını kavuşturmuş istemezük de istemezük diye hönkürmekteler. Birisi terör örgütünü tamamen yok etmekten bile bahsetti.

Devlet amca, benden büyüksün, yaşına hürmetim var. 12 Kasım depreminin sabahında da Ankara'dan kalkıp Başbakan Yardımcısı olarak Düzce'mize, 36 metrekarelik prefabrik konutumuza teşrif buyurmuş, kardeşimi yanaklarından öpmüştünüz. Evimizin baktığı meydanda konuşma yapmıştınız : "Deprem yardımlarına hiçbir el uzanamayacaktır. Bir el uzanırsa uzanan o el, kırılacaktır!" Sonra Başbakanınız Ecevit paraların bir kısmıyla personel maaşı ödemişti. Ekonomi kötüydü. Düzce'yi il yapmıştınız.

Yine de "Ulan 25 yıldır neredeydiniz!" demekten kendimi alamadım. Halk desteği -ve devletin ateşe odun taşıması- olan bir iç savaşta, bu kadar odağın çıkarı varken, çözüm olarak bunu dillendirmeniz sadece daha fazla şehit istediğiniz anlamına geliyor.

Sizin bir parti lideri olarak mevcut düzenin devamından çıkarı olan kesimlerin sözcülüğünü yapmanız ihtimalini düşünmek bile istemem. Zira o görev, "Ergenekon avukatı" Baykal'a aittir.

Kendinizi, "Ergenekon Türk'tür, ya siz?" diye pankart taşıyan Eskişehir ADD üyesi kadının entelektüel düzeyine de indirgemeyiniz. Beyninizi aldırmış olamazsınız.

Kötü niyetiniz olmadığına göre, "gavur gibi biliyorlar, çıkar kolluyorlar" demek de istemiyorum. O halde sorun, bende, fikirlerimde yada üslubumdadır. Faşizme kızarken, 'benden farklı düşünen vatan haini'cilerden tiksinirken; bazen söz söylediğimde kendimi benim gibi düşünmeyenleri dışlıyor buluyorum. Belki de cins (trademark, alameti farika, the original) fikir üretmenin doğası budur, peşinen karşıt fikri dışlayarak doğar -sizinki gibi- "sağlam" fikirler (!).

Sizin düşüncelerinize alkış tutanları, "bir zümrenin çıkarlarının savunucusu", "statükocu", "bilgisiz", "sloganik düşünce sahibi", "hükümete muhalefet uğruna çıkar odaklarına hizmet eden", "hükümete muhalefet uğruna gerçek hükümete hizmet arz eden" gibi sıfatlarla itham etmenin kısmen haksızlık olabileceğini düşünüyorum.

Çünkü pek çok insanın kafasında "kürt sorunu realitesi" değil "bölünme korkusu" yatıyor olabilir. Mesela pek çoğu Dersim'i, Muğlalı olayını, Diyarbakır cezaevini gözardı ediyor, yada türlü nedenlerle "müstahak" görüyor olabilir. Esasen pek çok insan halktan değil devletten yana düşünüyor, böyle yapmakla belli bir kesimin çıkarlarına hizmetten ziyade, bir kutsala kendini feda etme (yada ona kıçını dayama) psikolojisi içerisinde olabilir. Gerçekten de, insan Türkiye'nin başına bela edilmiş yapay sorunlarda sorunun muhafazasından yana resmi tutuculuktan farklı düşünmenin, çözümden yana olmanın "tehlike" arz ettiğini, bu düşüncelerin dış mihraklarca bölünmez bütünlüğümüze tehdit olsun diye fonlandığını düşünebilir. Belki Türk'ün Türk'ten başka dostu hakikaten yoktur (faraza Ruslara karşı İngilizleri savaştırdığımız Kırım Savaşı bir utançtır). Etrafımız milletimize kast eden düşmanlarla çevrilidir. Belki İTC kökenli cumhuriyet yöneticilerimiz de, ırkçı bir devlet kurup güneydoğuda İngiliz'le anlaşarak (kendi vatandaşı / isyankar) Kürt'ü ezerken, doğuda Rus'la anlaşarak (kendi vatandaşı / isyankar) Ermeni'yi ezerken; emperyalizmin ekmeğine yağ sürdüklerini değil, emperyalizme karşı savaştıklarını düşünüyorlardı, vatansever niyetlerle.

Kimsenin vatanseverliğinden şüphe etmeye hakkımız yok.

İnsanlar benden farklı düşünebilir.

Ancak yine son yıllara bakıyorum, siz milletin meclisinde Merve Kavakçı taciz edilirken sahip çıkmadığınızda halk nezdinde MHP inişe geçiyor. Başörtüsü özgürlüğü konusundaki anayasa değişikliğine ilişkin iktidar partisine destek verdiğinizde ise yükseliyor. Cumhurbaşkanlığı konusunda destek verdiğinizde de tavan yapıyor.

Ne zaman özgürlükten, çözümden yani halktan yana olsanız yükseliyorsunuz.

Ne zaman devletten, statükodan yana olsanız, gözden düşüyorsunuz.

(Çünkü sizin Baykal'ın partisi gibi sınıf ve resmi propaganda tabanlı bir kitleniz yok.)

O halde ben bazı konularda yanlış düşünmüyor olabilirim.

Kaypak siyaset zemininde konum belirlemek sizin işiniz. Tıpkı Evren döneminde cuntaya övgü dizip, ardından anti-militarist kesilen kalem erbabının esas işlerinin kaypak Babıali zemininde konum belirlemek olması gibi.

Konumlar, çıkarlara göre belirleniyor.

Kendinize ait somut bir çıkarı kollamadığınızı düşünüyorum, hatta biliyorum. İktidar hırsı, para, kadın. Ne çıkarınız olabilir? Sizi tanıyorum.

O halde konum belirleme ikilemi, halkın sözcülüğü ile oligarşinin sözcülüğü arasındadır. Gereksiz girizgahta belirttiğim değişimin Türkiye lehine olan gelişiminin sözcülüğü ile, 20 yy. karanlığının sözcülüğü arasındadır.

Ben, kişiler üzerine bu kadar konuşmam.

Son iki seçimdir kimseye oy vermedim. (Bu yazıdaki mantığa göre beni AKP'li olmakla "suçlayacak" eşekler de çıkacaktır.)

Erdoğan'ın kıymeti, benim gözümde, militarist vesayete, milletin özgürlüğe, refaha, barışa giden yolda önünü tıkayan bu düzene karşı dik durması, durabilmesi ölçüsündedir. Keza Arınç, Gül, ve hatta sizin de. Baykal'ı saymıyorum bile.

Yıllarımızı, gençliğimizi çalan Demirel, Çiller, Cindoruk, Yılmaz, Baykal, Erbakan, Ecevit, Özkan, Bir, Evren, Karadayı, Kıvrıkoğlu, Sezer, "başarılı" olamasa da Eruygur, "arada derede kalsa da" Büyükanıt... bu sahnenin tüm oyuncularından ve bu sahneden nefret ediyorum, tiksiniyorum.

Mesela bir Hilmi Özkök'ü ise başımda taşırım.

Şimdi, çeteci rezaletin ortaya çıkmasıyla, Ergenekon'un parti ele geçirme projesi olduğu apaçık ortada olan Cindoruk tipine bakınız. Bir yanda da onurlu duruşuyla Süleyman Soylu. Sizce halk hangisini hayırla anacaktır?

Siyasi kişiliklerden kim anısıyla, kim anasıyla anılacaktır?

Darbe isteyen sanatçılar, rektörler, yargı mensupları, muktedir olamayan iktidar partisine muhalefet uğruna iğrenç şekillere giren demokrasi özürlü beyaz Türkler, yazarlar; çıkar sahipleri ve koparılan yaygarada çıkarını bilmeden söz üreten kişiler, kişilikler...

Bunları karakterden bile saymıyorum.

Sadece "darbe mağduru" aktörlüğüyle yıllarca halk teveccühüne mazhar olan Demirel'in, şimdi çıkarları icabı aldığı pozisyonun, halk nezdindeki kişiliğine getirisi ve götürüsünü düşününüz.

Erbakan'ın bir garip Stockholm sendromlu psikolojisini anlamaya gayret ediniz.

Ve onların hayatlarının bu son dönemlerini bu söylemle geçirip ölmeleri ihtimali ile, statükoya, militarizme direnerek, dik durarak (ki kaybedecekleri hiçbir şey yoktur) ölmeleri ihtimalleri arasındaki onur farkını düşününüz.

Şüphesiz onların da bir düşündükleri vardır.

Yüzlercesi tarihin çöplüğünde duran standart bir Ortadoğu / Afrika tipi yönetici imajı ve diğer yanda insanların hep hayırla anacağı demokrat / cesur / ileri / halkçı bir duruşun imajı.

Gerçi (bkz. kime göre neye göre).

Tercih sizin.


***

Konuyu dağıttığımın, daldan dala atladığımın farkındayım. Zaten bir konu seçmedim, "başlığı siz koyunuz" başlıklı bir yazıdan ne beklersiniz ki. Belli başlı konularda yanılıyor da olabilirim. Mesela Kürtlerle Ermenilerin ezilmesi meselesine zamanın koşulları ve seçenekleri değerlendirilerek farklı açılardan bakılabilir, yada MHP'nin başörtüsü yasağını kaldıran anayasa değişikliğine destek olması AYM ve CHP ile anlaşmalı siyaset oyunu olabilir, ama dışarıda böyle güzel bir bahar varken bu detaylar bana çekici gelmiyor. Ahmet Altan gibi "Baharın da anasını..." diyecek noktada değilim henüz.

Hem annem, Düzce'nin çam ıtırlı, kuş sesli çayırlarında kekik toplamaya çağırıyor.

Zaten blogumu da kimse okumuyor.

Hade eyvallah.

Çarşamba, Mayıs 13

İnönü Halkı Nasıl Ayağa Kaldırmış?






















Ünlü ırkçı yazar Nihal Atsız, düşünceleri elbette tasvip edilemeyecek biri (bkz. faşizm)
(bkz. ırkçılık). Ancak bu objektif olarak aktardığı bir anektodu inceleyerek dönemin atmosferini anlamamıza engel değil.

Alıntıyı Hasan Rua Demiroğlu yapmış. Atsız'ın kitabını araştırmadım, ancak bu yazının da yansıttığı sahneleri unutmamak adına kaybolup gitmesine göz yumamazdım.

Düşündürücü.
***
BONUS: Bunu beğenen bunu da beğendi;
Yine hasanrua'dan geliyor,



Salı, Mayıs 12

Halkın Genelkurmay'ı Biçimlendirme Planı


Taraf'ta Lahika'yı (Genelkurmay'ın Türkiye'yi Biçimlendirme Planı - 20/06/2008) dehşete düşe düşe okuduktan sonra hem şaşkınlığımıza şaşırdık (ki bunların vaka-i adiyeden olduğu bir ülkede yaşıyoruz) hem de safça kızmaktan geri duramadık.


Halk olarak, Atatürk'ün "milletin efendisi" dediği köylü olarak, gözbebeğimiz savunma kurumumuzu biçimlendirme konusunda fikir (ve tabi hayal) üretmenin de haddimize olduğunu düşünüyoruz.

Bunun "Halkı askerlikten soğutmak" fiili ve suçu ile zerre alakası yoktur. Diyelim korkunç bir savaş çıktı, çok büyük bir afet oldu vs. bizi kurtarması gereken bu kurumu zayıflatmak veya müessese olarak ona dil uzatmak gibi bir konum, vatanseverliğimize aykırıdır.

Düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendiriniz. Evde denemeyiniz, çocuklardan uzak tutunuz.

Gelelim fikirlerimize,

1. Subaylara, özelllikle kurmay subaylara, sizlerin, ve esasında kurumun, halkın efendisi değil, (TBMM'nin ilan ettiği herhangi bir savaşta düşman ülkenin ordusuna karşı) koruyucusu olduğunuzu öğretiniz.

2. Türk Silahlı Kuvvetleri İngilizce'den çevrilmiş bir tanımlamadır. Türk Ordusu daha şık değil midir? (bkz. Türkiye Silahlı Kuvvetleri tartışmasına bile girmiyorum. Arz ederim.)

3. İmparatorluğumuz askerin siyasete batması nedeniyle batmıştır. Halaskar zabitan geleneği sorgulanmalıdır. Subayların ve askerlerin işi sivil irade emrettiğinde savaşmaktır, (askeri emir almaktır, askeri emir vermektir, ülke toprağını ve halkını savunmaktır); devlet yöneticiliği değildir.

4. Halkın öfkesiyle mezar taşları bile parçalanan, lağvı "vaka-yı hayriye" addedilen, askerlik dışında ne varsa içine batmış Yeniçeri Ocağı'nı, İttihat Terakki ve Enver/Cemal/Talat triosunun sebep olduklarını ve 19. yy. Osmanlı tarihini gerçekliğiyle Harp Okulu tarih dersinde derinlemesine anlatınız. Nutuk'u okuttuğunuz kadar (okutuyorsanız), İstiklal Harbimiz'i de okutunuz.

5. Harbiye'de yakın tarih dersi varsa, en az bir dönem 1915 Tehciri, Mustafa Muğlalı olayı ve Dersim Harekatı üzerinde, insani bir bakış açısıyla durulmalıdır.

6. Bir daha Kıbrıs çıkarmasında kendi gemimizi saatlerce bombalamamız, yapılan hatalar, savaştan kaçan subaylar, tatbikatlarda koordinasyonsuzluk ve yönetim beceriksizliği nedeniyle ölen Mehmetçikler gibi konuları örtbas etmeyiniz. Bilgi kıtlığında "Muhtırayla falan uğraşacağınıza işinizi iyi yapın" der yoksa köylü, cahil işte.

7. TSK üniforması taşıyan personelin, silah kaçakçılığı vs. yapmasını yakıştıramayız.

8. Doğudaki savaşın sürmesinden çıkarı olanlar yönünde fikir üretmeyiniz, halkın çıkarları yönünde hareket üretiniz. Halkın çıkarı barıştır. TSK'yı belli bir grubun, sınıfın veya ırkın ordusu konumuna indirgemeyiniz, bu tür tartışmalarda taraf durumuna düşürmeyiniz, TSK ülkenin, halkın ve milletin ordusudur. Sorgulanamaz bölünmez bütünlük muhabbeti bölücülüğün başlıca unsuru olmaktadır.

9. Seçilmiş Başbakan'a "kamu yönetimi yasa tasarısını bize danışmadınız" vs. ifadelerinizi ve ifade tarzınızı, bunların arkasındaki zihniyeti yakıştıramıyor, olmamış sayıyor, bir daha olmasın diyoruz.

10. Devr-i sabık korkusu ile yaşamayınız. Siz yumuşadıkça, halk değişime ayak uydurmaya hazırdır.

11. Kışlayı vatan sathına yayma fantezilerini bırakınız.

12. Kimse savaşta Çevik Bir'in arkasında ölmek istemez. Kadın bakana "kazığa oturturuz" dediğinde hiçbir feminist, insan hakları veya sivil toplum örgütünün gık diyememiş olmasına bakmayınız. Evet, güce tapar ve Stockholm sendromlu bir toplumuz ama bu çağda, bu topraklarda, mevcut konjonktüre göre bu ülkenin atılım yapması icap etmektedir, bu da geçen yüzyılın zihniyet ve mantaliteleri ile mümkün olamaz. Ayrıcalıklarınızdan feragat ederek, siyasetten kopunuz. Bu çağa ait bir ülkede olmanız gereken konuma dönünüz.

13. Ferhan Şensoy gibi modası geçmiş zavallıların hezeyanlarından gaz almayacak kadar olgun insanlar olduğunuzu biliyoruz.

14. Bütçeniz ve harcamalarınız sorgulanabilecektir. Özelde, İlhami Erdil gibilerinden utanç duyunuz. Bu utanç duymayı bile engelleyecek, mantığın ötesinde bir bağlılıktan kaçınınız. Değerlere bağlı olmak kişi ve mevkilere bağlılıktan önce gelmelidir.

15. Savunma Bakanlığı'na bağlanmanız gerekir. GK Başkanı düzeyinde basın toplantısı düzenleyip, koşarak biata gelen medya kaşalotlarının siyaset tuzaklarına gönüllü veya gönülsüz düşmeyiniz. Askeri konularda konuşunuz ve savunma muhabirlerini muhatap alınız.

16. NATO'da çift başlı temsile son verilmelidir. Ayrıca, ABD'ye bu kadar bağımlı ve İsrail'le kanka bir kurum iken güya ABD karşıtı ideolojiler üretmeyiniz. (Komik oluyor paşam. Arz ederim.)

17. Ekonomiden elinizi çekiniz.

18. Milletin parasıyla alınmış İkinci Dünya Savaşından kalma ABD malı istihkam araçlarını dizip asker ana babalarına törenlerde hava atmak anlamsızdır.

19. Vatandaşın çocuğuna kötü muamele etmeyiniz. Hizmetinizde kullanmayınız. Beleş işgücü muamelesi, savaş esiri muamelesi çekmeyiniz. Millet üzerinde hakimiyet amaçlı psikolojik baskı unsuru olarak askerlik hizmetini kullanmayınız.

20. Askerlik acemilik askerliği süresine (1 ay, 3 ay, 75 gün neyse) inecek, sadece atış, spor, askerlik eğitimi, okuryazarlık kursu, NBC ve ilkyardım eğitimi verilecektir. Kalan tüm hizmetler özel şirketlere yaptırılacak ve sivil personel alınacaktır.

21. Ordu profesyonelleşecektir.

22. Şehitlerden prim yapmayınız, iktidarınız için psikolojik araç olarak kullanmayınız, aksine sorumluluk duyunuz. Bir fiyasko yaşandığında, ihmal ve kusurları gözardı etmemiz için medyaya gürleyip parmak sallamayınız. Evet Aktütün'de o çocuklar saatlerce çatıştı, kahramanca öldü. Yardım gelmedi. Komutanınız golf oynarken görüntülendi. "Ben mi gideyim" zihniyetini derin yaralar açtı. Milletin evlatlarının canları size emanettir, vurdumduymazlık yapmayınız. Halkı kurumdan soğutmayınız.

23. İnsan hayatına ve insan haklarına kıymet veriniz. İşkencehaneleri (DİSKO) kaldırınız.

24. Daha küçük, daha etkin, daha uzman ve bağımsızlığın garantisi olarak teknolojisini kendi üretebilen (Aselsan'da şifre teknolojileri ile ilgilenen pırlanta gibi üç genç mühendis çocuğumuzun arka arkaya öldürülmesinde intihar ihtimallerine inanmamızı beklemiyorsunuz sanırım) orduya doğru yapılanmaya gidiniz.

25. Yolsuzluklara dur deyiniz, silah alımları, İsrail'le, ABD ile olan ilişkiler sivillerce denetlensin.

26. Yargıya saygı duyunuz. Çift başlı yargıya son verilmesine razı olunuz.

27. Barışın konuşulduğu dönemde 33 silahsız erin katledilmesi ve diğer olaylar, şemdinli, Büyükanıt'ın çelişkileri, birbirinize de yaşamayı dar ettiğiniz bu psikolojik sorunlu atmosfer, ayak oyunları, iktidarınız, en alt rütbeden en yukarıya erkeklik gösterisi zihniyeti, entelektüel düzeysizlik ve çapsızlık, gettolarda yaşama, halktan soyutlanma ve güvensizlik, cemaat yapısına bürünme, sivil olanı küçümseme, saçma ast-üst fetişi ritüelleri, emekli komutanların şirket yönetim kurullarına alınması ve akçeli 28 şubat rezaletleri, onun bunun fişlenmesi, "yeşil sermaye"den resmen haraç kesilmesi, korku imparatorluğu, militarist vesayet vs. bu ülkenin genelkurmayına yakışmayan medya haberleridir.

Bunlar dış mihraklarca fonlanmış, hain, gerici, bölücü fikirler değil, çağdaş bir ülkede olması gereken, güçlü Türkiye'nin dinamik ve etkin ordusu hayali için pek çok dürüst vatandaşın dillendiremediği düşüncelerdir.

Vatan hainliği değil vatanseverliktir.

Ermeni, Kürt, Alevi, ateist, dinci, misyoner, siyonist, mason, devlet düşmanı, fethullahçı, gay, vicdani retçi, solcu, liboş, Amerikancı vs. olmadığımı saygılarımla belirtir, fişleneceksem de "shere khan, rudyard kipling'in ormanın kitabı romanındaki sevimli kaplan karakteri; düşünceler - tehlikesiz, ayakçı, boş laf üreticisi" olarak fişlenmek istediğimi arz ederim. Ciddiye almayınız. Blogumu kimse okumamaktadır.

Bu makalede belirtilen kişi, kurum ve görüşlerin herbiri hayali olup tamamen gerçek dışıdır.


(HAMİŞ : 27 Mayıs'ta albaylara selam duran, teğmenlerce tekmelenen generalleri, alaşağı edilen GK Başkanlarını, hiyerarşisi ve disiplini bozulmuş silahlı bir yığın, milletin parasıyla alınmış silahları millete çevirebilen bir zihniyet, en büyük tehlikeleri kendi vatandaşları olarak gören bir toplum mühendisliği, ülkenin seçilmiş başbakanını "ben sizin iplerinizi tutanı biliyorum" diye bir mektup bıraktırarak ipe gönderen, boğazına kadar siyasete batmış, çift başlı ve oldukça kötü yönetilen bir ülkenin her koşulda haklı ordusu ve onun "dış" ağabeyleri, "our boys"ların ebeveynleri; içerideki kapıkulları, yalakaları, ortaklarıyla oluşturduğu 3. dünya fotoğrafı ile 21. yüzyılın bölgesinde söz sahibi, vatandaşına barış, refah ve yüksek yaşam standardı vaat eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin savunma organı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (olması gereken) fotoğrafını hiç mi hiç bağdaştıramadığımızdan, bu konulara girmediğimizi de saygılarımızla arz edelim.)

Pazartesi, Mayıs 11

Ülkücülüğümden Bana Ne Kaldı?

Mürekkep yalamış arkadaşlarımdan bazı yazılarımı eleştirmelerini isterim. Kısa ve devrik cümlelerle dinamikleştirilmiş, akıcı, vurucu bir üslubu benimsediğim bir yazıda "biraz Nietzche, biraz Cemil Meriç" demelerini beklerim mesela. Onlar "Bıçak sırtı bir yazı, fazla solcu, tepki çeker" derler. Ben -varsa- üslubumu merak ederim, onlar içeriğe bakarlar. Kategorizasyon da buna göre olur, hangi konuda yazarsan yaz; solun sağın, faşistin komünistin, ülkücünün dincinin, ne kadar yafta varsa konjonktüre göre, lidere göre değiştiğini, bu sınıflandırmaların düşünen adam için muteber olmadığını anlatamazsınız.

Size göre Ayn Rand da okunmalıdır, Marx da. Ama bu yönde gayreti olmayan insan için bu arayış rasyonel değildir. Bir safın/sıfatın güvenli çerçevesine sığınmak çok daha kolaydır.

Lakin siz de, çerçeveleri, "başkalarının ideolojileri"ni (fikre giydirilmiş deli gömlekleri, hepsi de Avrupalı), 'geçen yüzyılın ölüm ve katliam bahaneleri'ni aşmadan önce, tarihi ve insanı anlayarak okumadan önce, bu yollardan geçmişsinizdir. Akıldan çok gönül ve heyecanla bir akıma (fikre) /gruba (aksiyona) bağlanmış, kendinizi bir ideolojiyle ifade etmişsinizdir.

Evet, ben ülkücü idim. Tam da yeni çağın gerektirdiği "bilgisayar çocuğu" iken, Türkiye'de bilgisayarın doğuşuna öncülükle şahitlik etmenin keyfini yaşarken, bir büyük deprem beni başarılı ve mutlu çocukluğumdan, asi ve huzursuz gençliğime taşıdı. Siyaset ve kavga, tam yerine düşmüşüm! Zaten bayılırdım Ömer Seyfettin hikayelerine, Türk'tüm de. Konya'da başka ne olacaktım, nurcular mıy mıy, solcular dinsiz (ve çok okuyorlar), arkadaşlar ülkücü, ailede 80 öncesi ülkücüler var, 99 seçimlerinde halk MHP'yi deneyecek gibi görünüyor... Bizim basitliklerimiz, yeldeğirmenleriyle dövüşümüz tüm grupların basitliğiydi aslında. Lafta Amerikan sigarası içmeyip, Samsun taşıyıp yoldaşlardan Marlboro otlanan solcudan farkımız yoktu. Herşeyimiz aynıydı, ancak biz cumaya giderdik. Ozan Arif'le başlayan rakılı akşamlarda, alkol seviyesi yükseldikçe "hain"leşir (aslında doğru yolu bulur:) Zülfü Livaneli, Ahmet Kaya kasetleri takardık. Lakin bu vatanın evladı bölücü Ahmet Kaya'yı dinlememeliydi bize göre. Niye dövüştüğümüzü bilmezdik. Ocakta reis saçmasapanlığını benim bile anlayabildiğim tezler anlatırdı. Ve onlar hep olay yerine iş işten geçtikten sonra gelirdi. Ama biz kahramandık, arkadaştık.

Dayım Şırnak'ta ve Kuzey Irak'ta savaşmıştı 96'da. Benim için büyük kahramanlık! Ve 2000'ler, ismimin de aslında Kürtçe olduğunu öğrenip aklımın başıma geldiği yıllarda, bir lise sınıfındaki 10-15 öğrencinin parmaklarından kan akıtıp kağıda bayrak çizmeleri, GKB Büyükanıt'ın da bunu ciddiye alıp çocukları GK'da ağırlaması haberine bakarken, aynı haltı kendim ettiğim yıllar gelecekti aklıma. Engin Ardıç'ın meseleyi muhteşem özetleyen "isteyen parmağını keser isteyen pipisini, bize ne!" yazısı da mahçubiyetime tuz biber ekecekti.

Nefret değil cahillik ve gurur kökenli bir ırkçılığım, saf köylü aşkıyla toprak sevmekten ibaret bir vatan aşkım, fedakarlık erdeminden gelen milliyetçiliğim ve yiğitlik gösterisi asıllı bir militarizmim vardı. Aklen değil, kalbendi. Bir kütüphanede Atsız kitabından rastgele açtığım bir bölümde gördüğüm "milliyetçilik ve savaş istiyoruz! kan istiyoruz!" hezeyanlarına kadar.

Zaten benim kıt düşünce ve bilgimden gelen ifadelerimden, jargon farkını kazısanız, rahatlıkla bir solcuya, bir dinciye vs. söyletebilirdiniz. O zaman bile anlamı yoktu bu kalıpların. Sonuçta ezilmiştik, birşeylere isyan ediyorduk, ama aslen hiçbir şeye değil!

Kafamda da hep o işgal senaryosu, bir gün memleketi işgale geldiklerinde, o çok konuşan egemen zevat gene işgalcilere balo verecek, memleketi kurtarmak biz vatan evlatlarına düşecek, biz de intihar komandosu terörist olacağız! Zaten işgal altındaki memlekette yaşayacağıma ölürüm daha iyi!

Yani o 89'ların darbe mazlumu, İslam'ı kullanmayan ama %100 uygulamasa da kalben Anadoluca benimseyen, memleketi -esasında milletini- gönülden seven, halkçı Bizim Ocak yazılarındaki hava gibi ülkücüydüm ben. Anti-komünist ABD fonlamalarıyla, faşizan devletle yatağa girip, müesses nizam koruyuculuğu adına, kimi akçeli profesyonel, kimi kandırılmış tetikçi-soğuk yapıyla alakam yoktu.

Bu duygusal tortunun şimdiki anti-militarist, liberal, sol vs. düşünce ve ifadelerimle, aklımla çelişmeden hep içimde bir yerlerde saklı olduğunu, hiç değişmediğini düşünürüm. Korkularımızın arkasındaki egemen çıkarları görmüş olmanın, bilinçlenmenin o duygu tortusunu -esasında vatanseverlik- değiştirmediğini bir yerlerde hissederim. Belki de Bursalı olmadığım halde Ulucami'ye atılması muhtemel bir işgal füzesini görmemek için ölebilme mantalitesidir, saflığıdır saklı olan. Ona buna, kemalizme, (militarist) cumhuriyete, hiçliğin rejimine, resmi propagandaya, oligarşiye ve çıkar odaklarına alet olmaktan uzakta, Osmanlı hatırası (sağcı aydına "bekçi köpeği!" diyen Cemil Meriç'in tüm fikirsel aşamalarından sonra "sadece Osmanlıyım" demesi ve aslında fikirsel ve duygusal olarak değişim geçiren gerçek aydınların temel çıkarımlarda hep tutarlı kalması gibi), aile ırzı, köyün şerefi, ailenin, akrabanın, komşunun ve tüm küresel dünyalılık ve üçüncü dalga mülahazalarının ötesinde "memleketin" namusu için ölebilme duygusudur, 20. yy.da kalsa da, saklı kalan. Abdülhamid'e ulu hakan demek, İttihatçılıktan nefret etmek, yine de Karabekir'e hayran olmaktır bana benim ülkücülüğümden baki kalan.

Allah ülkücülüğün bedelini yıllarca hücrede ödeyen ve liberal/solcu aydınlarla barış toplantısı yapamadan ölen Muhsin Yazıcıoğlu'na rahmet eylesin.

Şimdi bu cümleyi yazdım diye bir kalıba girmiş olacağım ve solcu arkadaşlarım kızacak. Ama bir dakika beyler, ben Demirel değilim ki, bizden 3 onlardan 3 budalalığıyla Denizlerin ölümüne parmak kaldırayım. Hepsini kılıçtan ve işkencehaneden geçiren aynı güçtü, farkındayım. Ve bu gücün karşısında, hiçbir kalıba girmeden, kendim için, halkım için, insan için düşünüyorum.

Ülkücü zamanların çakma hümanist kaleminden mutedil bir yazıyı da virgülüne dokunmadan bonus olarak koyalım:
(2005)

***

Kalıplardan Kurtulmak

Cocukken en saf ve masum duygularimla babamla tartisirdim : "Isciler sabahtan aksama kadar calisiyor,butun isleri onlar yapiyor,siz onlardan daha fazla kazaniyorsunuz" Babam her seferinde gayet aciklayici cevaplar verirdi : "Benim orda bulunmam yeter,onlari yoneten ve organize eden benim,hem ben ne zorluklar icinde kendi cabamla okudum..." Evet babam hakliydi,esasinda o isveren de degildi,mak. muh. ambalajli,isveren vekili lakapli,"evet efendimci"olmadigi icin mudur yapilmamis, yillarca emegi ve teknik konulardaki ustunlugu somurulmus bir "isci"ydi aslinda (malum,is kanununa gore ezici cogunlugumuz -ne kadar kalifiye olsak da- boyle "isci" olmak icin okuyoruz!) ... Bense babamin beni ciddiye alip sistemin gerceklerini acik acik anlatmasina ragmen her seferinde yine ayni saflik ve masumlukla ayni seyleri dusunurdum... "Bir insan o asgari ucretle ailesini nasil gecindirir?" Cocuklugumun en guzel hayalleri olan Mustang ve Ferrari'yi o harikalari hak etmeyen ici bos mirasyedi zibidilerde gordukce "mulkiyet" kavramina ve "neden ayni anda dogan iki bebegin kaderi arasinda bu kadar fark olabiliyor" sorularina, sosyal problemlere, savaslara, ezilenlere, insanligin %90'ının batıya calismasina, bazi "buyuk" devletlerin kendisi nukleerin,haksizligin en alasini yapip bizim gibi ulkelere "silahsizlanin, medeni olun, insan haklari..." ayaklari yapmasina takiyordum... PEKI SIMDI BEN SOLCU MUYUM?
Heyecanli ve atilgan bir delikanliyken,"ben TÜRKÜM" der gogsumu kabartirdim, anne ve baba tarafimin da milliyeti gectim, irk ve soy acisindan da tamamen "Turk" olmasi benim icin bir "asalet" gostergesiydi. Neredeyse, cekik gozlerimle,kemerli burnumla,"Türk tipi" kafa yapimla ve "Turk gibi kuvvetli" bunyemle gurur duyuyordum.(Bir de ela gozlu olsaymisim tam Turk musum be :) Malum kitaplari,tarihi,siirleri okuyor ve duygulaniyordum... PEKI SIMDI BEN MILLIYETCI MIYIM? Bazen de "ulan biz insaniz, ne irki ne kani, suurdur onemli olan, insanliktir,hepimiz kardesiz" filan derdim "Elimde guc olsa tum Kurd irkini yok ederdim" diyen irkci-fasist arakadaslarima... Bazen de HUMANIST oluverirmisim demek ki...
Almanya,Guney Kore,ABD,Malezya,AB ulkeleri,kapitalizm,muhafazakarlik, milliyetperverlik,maneviyat,Turk-Islam,millet icin devlet gerceklerini kabul ederdim. PEKI SIMDI BEN SAGCI MIYIM?
Heyecanli delikanlilik donemimde "devlet gorevi" yada "kutsal devlet" icin olmek de benim icin onurdu. Yoksa DEVLETCI MIYIM? Adams'in fikirlerini seviyor, gelismis ulkelerle Rusya,Cin,Kuba ve Kuzey Kore'yi karsilastirdikca hakli buluyor, hosgoruyu ve birey kavramini onemsiyordum. LIBERAL MI OLDUM SIMDI?
Vatanseverligimi bos laflardan degil,"Sizinle savasanlarla Allah yolunda siz de savasin ama asla asiriliga kacmayin" ve "Yurtlariniza sizi cikarmak icin geldiklerinde onlara karsi kendinizi savunun"dan aliyordum. Allah, Peygamber kavramlari benim icin birseyler ifade ediyordu.. Ateizmi ozgurluk olarak goren arkadaslarim vardi, bense big bang'le yaratilis gercegini ortustururdum.. SIMDI BEN DINCI MIYIM? O nasi laf oyle, kul ile Yaratici arasinda olan din pazarlanip satilir mi?
En buyuk geri zekalilik, bu kaliplardan herhangi birine koru korune baglanmak, ezberlediklerinden baska seylere bastan hayir demek, baska insan ve dusuncelere saygi gostermemek, bagirarak yada demagoji yaparak hakli cikmaya calismak, okumayarak,ogrenmeyerek "kucuk" kalmak ve kendini gelistirmemektir.
2. en buyuk gerizekalilik ise bazi "atesi elleriyle tutmayacak kadar akilli" olan insanlara "masa" olmaktir...
Kahrolasi kaliplar, kohne ve bitmis ideolojiler, herkesin bildigi seyler benim zekami, yaraticiligimi,bilgimi hapsedemez ; hicbir sifat beni ifade etmeye yetmez...
Birtakım sozcuklere "-ci,cu" (yada "-ist") eklenerek olusturulmus sifatlarla "oz" anlatilamaz... Mesela "mumcu" mum demek degildir...
Esas olan,sevgi,saygi,hosgoru,baris,umut,mutluluk,erdem,durustluk,ahlak,insanlik....

İhtiyar Dedem Rahatsız

1938 doğumlu. T.C. vatandaşı; Türk, müslüman, sünni. İlkokul mezunu, çiftçi, ehil bahçıvan. Köylü. Askerliğe elverişli. Yapıyor da, 2 yıl. Karısının dedesi "4'ü İngiliz elinde esir 10 yıl" yaptığından, 2 yıl ona lütuf gibi gelmiş olsa gerek. Hayatın sunduğu tüm teklifleri reddetmiş, ne askerdeki komutanı yedek subayın "Ramazan ben senin kadar dürüst adam görmedim. Ben Adana'da Tekel Müdürü'yüm. Askerden sonra gel, beni gör." ricasını, ne de 1956'da baraj inşaatına gittiği Aydın'a yerleşme fikrini benimseyecek cesareti olmuş. Garibandır ama cevvaldir. Kızkardeşinin kayınbabasının bir kavgada kafasını tandıra soktuğunu duyar duymaz av tüfeğini kaptığı gibi kapısına gidip, adam pencereye çıkar çıkmaz tetiğe asılacak kadar cesurdur, Tatar Ramazan'dır. Devlet görevlileriyle (altı üstü jandarma çavuşu o da) "mıç mıç" olup, onu bunu ezerek hakimiyet kuran, su kavgalarında hep haklı çıkan ağalara karşı diktir, ama köyde sözü hiç geçmez. Fakirdir. Garibandır. Sırtından da jandarma dipçiği eksik olmamıştır.

Devletten zerre hayır görmemiştir. Dişiyle tırnağıyla, inşaat ameleliğiyle bir mühendis, bir astsubay, bir teknisyen, bir de lise mezunu yetiştirmiştir. 71 yıllık ömründe bir deste parayı birarada görmüşlüğü bulunmaz.


27 Mayıs'ı "Menderes'i, Polatkan'ı, Zorlu'yu astılar" diye, 12 Mart'ı "Bir binbaşının kızını mı ne kaçırdılardı, askere dönüverince, bir gecede hepsini astılar, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan" diye isim sıralayarak ; İkinci Savaş / Tek Parti / Milli Şef / İhtiyat Askerliği döneminin kıtlığını, açlığı, aç insanın nasıl vahşi olduğunu, sonra Menderes'i, traktör furyasını köylü saflığı ve pragmatizmi ile siyasete mesafeli, Marx'a göz kırparcasına ekonomik tabanlı ve realist bakışla anlatır, hep aynı birkaç cümleyi tekrarlayarak.

Sizi onunla, bu klasik millet efendiliği kisvesi altında ezilmenin sözlük tanımı bir hayat sürmüş "Cumhuriyet kuşağı Türk köylüsü" portresi ile tanıştırmamdan maksat, geçenlerde yaşadığımız dehşetengiz, ama yine köylü saflık, basitlik ve pragmatizmi ile muhteşem diyalogun arkaplanındaki psikolojiyi, oradan da sosyolojiyi yakalamak. Otoriter, totaliter veya faşizan, militarist vesayetin izlerinin kalıcılığı ve okumuşuyla cahiliyle, burjuvasıyla köylüsüyle, kapıkuluyla bilinçsiz/geleneksiz genciyle toplum üzerindeki ölü toprağının kalınlığını gözlemlemek.

Kutunun içinde birkaç Gündüz Vassaf, Vedat Türkali, Hikmet Kıvılcımlı vs. vardı, yeni siparişlerim. Karıştırmış birgün, bu çocuk ne okuyor diye. Fevkalade üzgün, kahırlı bir suratla gelir;

- Oğlum, sen ne okun? Etme oğlum. Ocağını söndürüler. Gaptırma paçanı.
- Birşey okumuyorum.
- Bir kitap gördüm. Nişanyan mı ne? Ermeni yazarı!
(Sevan Nişanyan'ın Yanlış Cumhuriyet'i)
- Dede ırkçı mısın ne alaka?
- Biraz baktım adam resmen Atatürk'e küfürediyor?!
- ?
- Oğlum, adam bizi gurtarmış. Sen ne okuyorun. Vallahi ocağını söndürüler. Yasak. Okuma. Etme. Gaç para verdin buna?
- Para mara vermedim.
- Bilirin oğlum, bilirin, bedava dağıdırlar. Gahırolasılar. Doğru durmazlar.
- Yasak masak yok dede. Eskiden daha mı iyiydi?
- İyiydi ya, disiplin varıdı. Etme oğlum, bizim gonşunun oğlu bilmemkimin bak ocağını söndürdüler, berduş oldu çocuk. (kimbilir hangi darbe kuşağından bahsediyor...)
...

Yüzündeki ciddi ciddi yazıklanma, kahırlanma ve korkuya tahammül edilecek gibi değildi. Stockholm sendromunun zirvesi bu olsa gerek! Atatürk'le ilgili tek anektodu bizim köyden Atatürk'ü görmüş birinin bir sohbette nasıldı diye soranlara "Donuz gibiydi" demesi ve köylünün adamı ipten kazıktan almak için "Bizim buralarda sağlıklı guvvetli adama donuz gibi denir" ağız birliği ile adamı kurtarmalarıdır. Milli mücadeleyle ilgili bildiği de "Top sesleri bizim köyden duyulurumuş" tan ibaret olmalı. Ve sanırım Avrupa'da 20lerde, 40larda kalmış olan totaliterliğin, en geç 70lerde bırakılan militarist vesayetin bizde hala yaşamasının, GKB'nın siyaset şovuna medya kalantorlarının sevine sevine koşturmasının altında, tarihimizdeki tüm felaketlerde askerin siyasete batmasının sebep olması biline biline, bizdeki muhtelif elit (!) kesimlere yayılmış çıkar, rant payı ve avantanın aranması gereğinin yanında; geri kalan ve geri (bırakılmış) olan ezilmiş yığınların bilgisizliği ve yukarıdaki diyalogda görülen korkunun izlerini aramak gereği. Şimdi, yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan?


P.S. "Benim gibi düşünmeyen herkes vatan haini"cilerin cumhuriyetle yaşıt korkuları (bkz. bölücülük) (bkz. irtica) (bkz. halk) (bkz. vakayi hayriye) (bkz. devr-i sabık) ile halkın ta kendisi dedemin korkuları arasında bir paralellik vardır belki de, kimbilir... :)

Eski Sivri Üsluptan İzler...


Eski yazılarıma bakıyorum, bilgisizliği ortada ama üç paralık bilgiyi sivri bir üslupla dillendirmesi bakımından çoğunluğu zaten cahil cühela olan genç kesimde destek bulan üniversite yazıları, nasyonalist bir hava, biraz da güya hümanizm ayakları. Esasen lisede öğrendiğin neyse o, birkaç (esasında müesses yanlısı) aykırı kitabın sloganik düşünce biçimi desteği, biraz da medya klişesi. Bolca laf. Bilgisiz fikir. Fikirlerin ortak özelliği, sorgulama içermemesi. Devletin istediği vatandaş olunması.

Lakin askerlikle birlikte, bilgisizlikten dillendirilemeyen pek çok gerçek su yüzüne çıkıyor. Sloganlar yok oluyor. Akıl başa geliyor, başa akıl geliyor. Ezberlerin arkasındaki çıkarlar, egemenler su yüzüne çıkıyor. Olayların, fikirlerin, insanların arkasındaki olaylar, fikirler, insanlar meydana çıkıyor. Tarihe, tarihlere, dünyaya ve insanlara bakılıyor, gerçek, takke altındaki kel görülüyor. Size söylenenler yalanmış! Kemalist, milliyetçi, islamcı, solcu vs. hangi kategorizasyonun altında olursanız olun, boşmuşsunuz. Militarist vesayete delikanlı gibi karşı çıkmadıkça boşmuşsunuz. Ve çokça kızgın, genç değişiyor okudukça. Lakin o sivri dil kalıyor baki.


2006'dan

***

"tc devleti laik demokratik sosyal bir hukuk devletidir. tsk'nin gorevi onun bolunmez butunlugunu hain ic ve dis guclere karsi korumaktir. bugun en buyuk tehlike irtica ve boluculuktur.tsk dunyanin en guclu ordularindan biridir."
ve kimse sormaz bu devletin neresi laik (bkz.inanc somurusu) (bkz.din ticareti) (bkz.cehalet) (bkz.yasaklar) (bkz.kamusal alan) ; neresi demokratik (bkz.secim yasasi) (bkz.burokrasi) (bkz.milli siyaset belgesi) (bkz.askerin siyasete karismasi) (bkz.gucler ayriligi) (bkz.m.g.k) (bkz.y.o.k) ; neresi sosyal (bkz.gelir dagilimindaki ucurum) (bkz.sosyal patlama) (bkz.(bkz.egitim rezaleti) (bkz.saglik rezaleti) (bkz.firsat esitsizligi) ; neresi hukuk devleti (bkz.yargi bagimsizligi) (bkz.yarginin sorunlari) (bkz.adaletsizlik) (bkz.carpik iliskiler) (bkz.yolsuzluk) (bkz.derin devlet) (bkz.susurluk) (bkz.turkiye darbe tarihi). kimse sormaz tsk'nin gorev tanimi nedir, kimse sormaz irtica nedir, hain ic ve dis gucler kimlerdir, murteci kimdir, bolucu kimdir. kimse sormaz korgeneral neden dogudaki savcilarin evinin onunu bombalatmistir, bunu aciklarken de ovunur bi havasi vardir. kimse sormaz kundakci pasanin sonradan "saka yaptik" dedigi bok yedirme olayini.kimse sormaz konya akkisede psikolojisi bozuk subayin kahvedeki insanlara ates emri vermesi ve iki olunun hesabının neden sorulmadigini.kimse sormaz ordudaki suclarin yolsuzluklarin neden ustunun ortuldugunu, kimse adini sormaz seffafligin.kimse sormaz tsk'nin gercek yeteneklerini, gercek gucunu, kimse sormaz kendi ugras alaninda ne yol almistir, dunyada ne durumdadir sorgulamaz. kimse sorgulamaz tsk'nin cihaz ve teskilatinin kokenini, kimse sormaz harcadigi milyar dolarlari. carpik sistemini kimse sormaz, egitim zaiyatlarini,psikolojik iskenceyi terore kurban verilen garibanlarin hesabini, yetisen subaylarin kalitesini kimse sorgulamaz. kimse olenlerin ne icin oldugunu sormaz. kimse tsk'nin sirketlerini ve ekonomideki payini sormaz. kimse ordunun neden bankacilik yaptigini, neden domates konservesi urettigini sormaz, kimse ordunun hantalligini sorgulamaz, sorgulamaz izole sehirlerdeki yasantiyi, kristal kadehleri, saten masa ortulerini sormaz, neden makam aracina selam duruldugunu "basla takip" yapilip adeta tapinildigini merak etmez.

"tc devleti laik demokratik sosyal bir hukuk devletidir. tsk'nin gorevi onun bolunmez butunlugunu hain ic ve dis guclere karsi korumaktir. bugun en buyuk tehlike irtica ve boluculuktur.tsk dunyanin en guclu ordularindan biridir."
budur...
bu kadardir...

tabi arada "1. dunya savasinda almanya yenilince biz de yenik sayildik" gibi teknik detaylar da ogretilir...
teraneyi tarih diye ezberler millet, niye arastirayim ki, buyuklerim dusunuyor beni, ben niye dusuneyim, ben yasam derdindeyim, bir de maazallah dusunmenin sonu pek hayirli olmuyor bu ulkede, nerde bot sesi duysam, mazaallah...

bu millet askerde dayak yer, yedigi dayaklari "askerlik anisi" diye anlatir sonra da oglunu davulla zurnayla gonderir.

biz de zipciktilik etmeyelim ve susalim burada, koroya katilalim:

her turk asker dogar!
vatan seref vazife durustluk!
her sey vatan icin!
sehitler olmez vatan bolunmez!
turk ogun calis guven!
ne mutlu turkum diyene!

komando...
yuruyus karari sayilacak, say!
sesiniz cikmazsa skerim!
say lan!
ha bugun kadir gecesi, bin aydan hayirlidir, dua ve rahmet kapilari ardina kadar aciktir, dua edelim ezilenler,sahipsizler,savas cocuklari,usuyenler,fakirler,sokak cocuklari,evsizler,oksuzler,yetimler, garibanlar ve biz emekciler icin...
turkiyenin yasam kalitesi acisindan yerini, fakirligini, sahipsizligini falan soylemiyorum yani bunla yukarda yazanlarin ne alakasi var dimi (!)
duamizdan yuce devletlu zevati da eksik etmeyelim,
zira once vatan ve allah onlardan razi olsun, sayelerinde bir kutsal gece daha gorduk!
kim sallar kopru altindaki ciplak ayaklilari, allah devletimize zeval vermeye!

Ayşe Hür'den Kitap Listesi İstemek...


Ayşe Hanım,

Ne kadar büyük bir hizmet yaptığınızın farkındasınızdır, ahkam kesemem; artı, tereciye tere satmak olur ki, ne size sizin cesaretinizden, öncülüğünüzden vs. vs. bahsetmek bana düşer, ne de ben övgüyü becerebilirim. Bu beceriksiz mahçup girizgah sadece hakkı teslim etmek ve safımı belli etmek babında ki, Taraf'ı ilk günden, temsil ettiği değerleri de düşünmeye başladığımdan beri seviyorum; bilgiye ulaşmanın kolaylaşması ile, halkın çok, çok daha "ileriye giderek", imparatorluktan kötü bir faşizm (ve sonradan otoriter vesayet) altındaki iddiasız bir ortadoğu ülkesine "inkılap eden" bir devlete her geçen gün biraz daha fazla gelerek, onu en nihayetinde kendine layık bir seviyeye çekmesi ve herşeyiyle kendi devleti (demokratik hukuk devleti) haline getirmesi devriminde/dönüşümünde bir öncü (bu kelimeyi iki kere mi kullandım?:) olarak görüyorum. Artık eskisi gibi her görüşten müesses nizam muhalifinin hapislerde çürütülmesi mevzubahis ol(a)madığından, tüm ezberlerin üzerine gidilmesi, her konunun daha açık gözler önüne serilmesi ve insanların bilinçlenmesinin, düşünmesinin zamanıdır (oehhh). Kapalı kalan herşeyin aydınlatılması ve özellikle tabu kavramlardan başlanarak sorgulamanın, tartışmanın, gerçekleri anlatmanın zamanıdır (ahkam mı demiştim?:) Elitist-militarist dezenformasyon ve esasında mevcut düzenden çıkarı olan zümrelerin direnişine sloganla hizmet eden resmi propoganda mağduru "okumuş genç"lerin ilkokul ezberlerini -bazen malesef faşizme vardırarak- dramatik ve üzücü bir şekilde tekrar tekrar ... (fren efekti) bir dakika yaa benim gene çenem düşmüş ne yapıyorum ben? 'Vaktinizi almayacağımı da baştan belirteyim' tarzı bir giriş cümlesi düşünürken...

Neyse Ayşe Hanım, benim küçük ricam, -belirttiğim (belirtmez olaydın!) sorgulamanın öncelikle resmi tarih eleştirisi üzerine olması gerektiği düşüncesiyle- 1908-1923, 1923-1938 özellikle de 1938-1950 dönemlerine ışık tutan, resmi idelolojiden bağımsız, önerebileceğiniz kaynakları istiyorum. D&R, Dost vs. kapılarından "O kitabın baskısı kalmadı", "Yeni baskısı yok, en son 71'de basılmış" cevaplarıyla çokça dönmüşlüğü olan biri olarak, şöyle Dersim İsyanı, Mustafa Muğlalı olayı, Nevzat Tandoğan'ın efsanevi liriği ("Ulan öküz Anadolulu.." diye başlayan), Hikmet Kıvılcımlı neden hapis yattı, Simavi'nin Hitler'in doğum günü partisinde ne işi vardı, Cumhuriyet'in o yıllardaki yayın politikası (özellikle "amele hakları", Nazım, Kürtler vs. konularında) Atatürk'e yazılan mevlid ve ezan tasarıları, Lausanne ... Recep Peker'i tanımak istiyorum mesela. Resmi ideolojinin bize öğretmediği herşeyi bilmek istiyorum. Siz 1960'ı, 1971'i, 1980'i de dahil edin listeye. 1997 ve 2007'yi, Şemdinli'yi falan etmeyin, gözümüzün önünde yaşandı, onları zaten biliyoruz. Çok şey mi istiyorum? Bana kitap listesi yapacak zamanınız yoksa isim veremez misiniz? Sevan beye mi sorayım? ... (ulan rezil olduk koskoca Ayşe Hür'e)

Üç satırlık bir mail düşünüyordum Ayşe Hanım.

Cevabınızı saygıyla bekliyorum. (Cevap vermezseniz valla aynalara bakamam)

İyi çalışmalar,

serkanok1983.blogspot.com
P.S. Perihan Mağden'i de Taraf'ta görmek istiyoruz diyo arkadaşlar:)

RSVP

Ahmet Altan'a Mektup


Ahmet Altan Taraf'taki köşesi Kum Saati'nde 6 Mayıs'ta "Katliam ve Barış", 8 Mayıs'ta "Karayılan'ın Açmazı" nihayet 9 Mayıs'ta da "Ruh Hali" başlıklı makaleleriyle malum Kürt Sorunumuza değindi. Çok da iyi yaptı. Vurucu ifadelerle barış istedi.

Tahmin edilebileceği gibi, mevcut durumun devamına taraftar Türk ve Kürt milliyetçilerinden küfür mailleri aldı, tabir-i caizse "kimseye yaranamadı", öyle bir niyeti varsa tabi.

10 Mayıs'ta da "ne haliniz varsa görün" diye özetlenebilecek "Soranın da Anasını" başlıklı baştan sona sitem ve hayal kırıklığı örülü yazısını okuduk. "Batmayan gazetenin de anasını..." gibi okurlarını üzen kelimeler kullanacak kadar bunalmış anlaşılan.

Bu kadar sıkıldığını görünce dayanamadım, ben de birkaç cümle yazayım dedim, umarım okumadan silmez.

***
10.05.2009

(Bugünkü "Soranın da Anasını" yazınız üzerine)

Sorular, Sorular...

Neden bu kadar önemsiyorsunuz kuzum? "Mail yazmak" dünyanın en kolay işi, küfretmeyip de ne yapacaklar?

Öteleri kovalamalarını mı bekliyorsunuz? Hayal etmelerini, düşünmelerini; cam tavan sendromunu, Stockholm sendromunu aşmalarını mı bekliyorsunuz? 100 yıldır dayak yemekten iflahı kesilmiş "mecburen güce-tapar" bir toplumdan, onun "ezberlerden öte değil bildikleri, sloganlardan öte değil inandıkları" evlatlarından ne bekliyorsunuz?

Lise müfredatı tarih kitabından öğrenilen basit dogmalardan beslenmek, medya klişeleriyle kendini ifade etmek mi daha kolaydır, karanlıkta bırakılmış dönemlerin izini anı kitaplarında bölük-pörçük sürmeye çalışmak mı? Diyarbakırlı bir Kürt olan Ziya Gökalp ile, Çorumlu bir Türk olan İsmail Beşikçi'yi karşılaştırmalı analiz etmek mi daha kolaydır, ezbere farklı olan herşeye "hain" demek mi?

Her okunulan kitapla bin kitaba yol açılması, kitabın susamış insana deniz suyu etkisi yapması mı işine gelir bu atmosferde yetişen "birey(!)"in, halihazırda asker doğan her Türk'te (Kürtler de dahil!) default olan 'padişahım çok yaşa', 'gelene ağam gidene paşam' zihniyeti mi?

Hadi temelde askeri-sivil bürokrat kesimin, sonra rant ortağı medyanın, işadamının, siyasinin çıkarı var. Bir kısım propaganda mağduru zavallının da işine gelen kısmı, "olduğu gibi kabul etmek"tir. Size küfür yazanlar da maalesef bu kesim.

Şemdinli olduğunda askerdeydim. Ferhat Sarıkaya görevden alındığında yaşadığım hayal kırıklığını kelimelerle anlatamam. Koğuşta da yasaklı "Ve Kırar Göğsüne Bastırırken"i okuyordum. O günlerde Taraf'ın var olmasını çok isterdim. O günlerde ve babanızın deyişiyle önümüzdeki "20-25 yıl süreceğe benzer" itiş-kakışlı dönemde.

Sevgi ve saygılarımla,

Serkan OK

Cumartesi, Şubat 14

Sapılmayacak Standartlar

· Standart olanı, resmi olanı değil; alternatif olanı, gayrı resmi olanı araştır. Resmi olan zaten bilinçaltında.
· Eyyamcı olma. Uymaman gerekiyorsa, uyma.
· Kendin ol.
· Köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme. Ayıya ayı de, dayıya ihtiyaç duyma. Duyarsan da, boş ver canı cehenneme.
· Yalakalık yapmadığın, aykırı olduğun, itaat etmediğin, farklı olduğun / düşündüğün, susmadığın veya cesur olduğun için zarar görmen gerekiyorsa, zarar gör.
· Karanlıkların aydınlığa çıkması için yanman gerekiyorsa, yan.
· Yalnızlıktan korkma.
· İçinden geleni yaşa.
· Yapmacık olma. Şekilciliği bırak.
· İnsanları yargılamadan önce iki kere düşün.
· Haklıysan susma. Haksızsan kes sesini.
· Yeni bir şey söylüyorsan insanlığı kendinden mahrum etme. Gürültüden ibaretsen kendine kalsın.
· Farklılıklara saygı duy.
· Başka insanların özgürlüklerini tanı.
· Kendine güven.
· Kendini tanı.
· Mutlu kelebekler gibi yaşamak zorunda değilsin. Kasma.
· Bir gün öleceğini bil.
· Ne yaptığını biliyorsan insanların ne söylediği önemli değil. Kararlarını kendin ver ve sonuçlarına katlan. İnsanlar her zaman bir şeyler söyler.
· Yeni şeyler öğren.
· Sana verilenle yetinme.
· Büyük ve ani yükselişlere hazırlıklı ol.
· Büyük ve ani düşüşlere hazırlıklı ol.
· Kibirli yada ezik olma. Panikleme.
· Gerçekten sevdiğin insanları kırmamaya çalış.
· Akıllı ol. Duygularına göre hareket et.
· İnsanlara bedel ödetmen gerektiğinde, ödet. Sabırlı ol. Bırak ilk hamleyi onlar yapsın.
· Her koşulda adaletli ol.
· İyiliği emret, kötülükten uzaklaştır.
· Otoriteyle problemin varsa, otorite düşünsün.
· Hayat yalnızca birkaç kez fırsat tanır. Ne istediğini bil.
· Fiziksel olarak iyi ol. Sağlığından ödün verme.
· Nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak. Tuvaleti de, kızları da.
· Ölümden korkma, ölümü ara.
· Her zaman haklı değilsin.
· Gerçekçi ol, imkânsızı iste.
· Borcuna sadık ol, alacağını unut. Aptal hissedeceksen, verme.
· Aldığından fazlasını ver.
· Rol yapma. Salağa yatma.
· Çerçevelerden, şablonlardan, yasaklardan hazzetme.
· Bulanık olanı bırak, duru olanı al.
· Gerçeklerden kaçma. Hayal kurmaktan çekinme.
· Birinin rütbe, statü veya yetkisinden korkuyorsan onu tuvalette hayal et. Hepimiz insanız.
· Gerçekten istiyorsan, yaparsın. Yapamazsan, istediğin şeyin yolunda öl. 100 yılda bir çiçeklenen ağacın çiçeklenmesini izlemek uğruna harcanan bir ömür, boşa geçmiş sayılmaz.
· Doğu ve uzak doğu kültürlerinden bir şeyler öğren.
· Batı? Aynaya bak. Unut gitsin…
· Beyninin ve kalbinin derinliklerindeki kimlikle gurur duy.
· Dünya kendi evinmiş gibi yürü.
· Kalbinle düşün, beyninle hisset.
· Bir yudum su ve bir lokma ekmeğin insanı mutlu edebileceği düşüncesini aklından çıkarma.
· Temiz ol.
· Selam ver ve her girdiğin ortamın güzellik ortalamasına yükselt.
· Güzel bak.
· Savaşa karşı çık.
· Haksızlığa tahammül etme.
· Sana dokunmayan yılan bin yıl yaşamasın. Yılanın başını ez. Ezemezsen protesto et.
· Safını belli et. Gürültücü olma ama karda yürüdüğünde öyle iz bırak ki insanlar takip etsin.
· Birleştirici ol.
· Kötüleme, müjdele. Sevdir, nefret ettirme.
· Örnek ol. Saygı uyandır.
· Beddua etme. İsyan opsiyonel.
· Akışına bırak. Dünyaya hükmetsen, en fazla ölüme kadar kontrol edersin.
· Zulmetme, zulme uğrarsan mücadele et ve onurunla öl. Sakın kabullenme.
· Dünya boks şampiyonu da olsan, her zaman bir yerlerde senden daha iyisi vardır.
· Onurunla yaşa. Kendine saygını kaybedecek kadar düşme.
· Menfaat için eğilme.
· İyi bir dinleyici ol.
· Öldürme. Yaşat.
· Ne istersen onu ol. Birey ol.
· Kendi toplumunu, kültürünü tanı.
· Seni sen yapan şeylerden utanma.
· Kendi değer yargıların olsun.
· İnsan kendini yalnızca insanda tanır. İnsanı tanı. (Bu bir hayat sürebilir.)
· Yumuşak da olma, çok sert de. Bükülme, kırılma.
· Ailene değer ver.
· Karını okşamazsan, başkası okşar.
· Dünyada yeterince asık surat var.
· En büyük güç, düşmanı için iyilik dilemektir.
· Bir gün özgürlüğün, sevdiklerin bile elinden gitse hayattan umudunu yitirme.
· Her şeye rağmen hayat. Buna değer.
· Yardım et. Cömertlik şeref artırır.
· Sağ elin verirken sol elin görmesin.
· Dedikodu yapma.
· Başarıyı kutla.
· İhtişama önem verme. İhtişamın ulaştığı son nokta sadeliktir.
· Seni özel yapacak bir iş, yetenek, bilgi, nitelik vs. edin.
· En az bir sanat, bir bilim, bir sporla uğraş.
· Gözünün gördüğü hiçbir şeyden korkma.
· Rüşvete, yolsuzluğa, ayrımcılığa, iktidara, yalana alışma.
· Ezme.
· Toprağa çıplak döneceğini unutma.
· Bu hayatta yaptıkların, sonsuzlukta yankılanır.
· Yalan söylediğinde, aşağılık sistemde benliğini kaybedip üstlerine yalakalık yaptığında, astlarını ezdiğinde, bir hiyerarşi ve çerçeve içinde yozlaştığında, düzene uyduğunda, menfaatini gözetip benliğinden ödün verdiğinde… dur, düşün ve kendine dışarıdan bak.
· Kendine tutamayacağın sözler verme.
· İçindeki hayvanı salmak da terbiye etmek de senin elinde olsun.
· İradeni zayıflatma.
· Bin kere tövbe edip bozsan da doğana uygun olandan vazgeçme.
· Planlama, şimdi yap.
· Değmeyeceğini bildiğin insanlara yaranmaya uğraşma.
· Kibir şeytanın en sevdiği günahtır.
· -cı, -cu, -ist… hiçbir kalıba sığma.
· Kendini başkalarının fikirleri, sloganları, ideolojileri vs. üzerinden ifade etme.
· Kimsenin maşası olma.
· Emir alma.
· Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.
· Evli kadınlarla işin olmasın.
· İnsanlara güven. Ama içlerindeki şeytana güvenme.
· İnan, bil, sev, katıl, paylaş vs. ama her zaman aklının bir köşesinde seni uyanık tutan şüphe olsun.
· İçten pazarlıklı bir adamsan intihar et, yeterince var.
· Kimseyi arkadan vurma.
· Arabozucu olma.
· Gereksiz çıkıntılık yapma. Efendi ol.
· Küçük insanlar kişileri, normal insanlar olayları, büyük insanlar fikirleri… küçük insan olma.
· Başkalarıyla hesaplaştığın kadar kendinle de hesaplaş.
...

Gençliğe Hitabe

Sizler kendi yediği dayakları yıllarca anlatıp sizi dayak yemeye davulla zurnayla uğurlayan babaların çocukları olduğunuzdan, size yedireceğim ve hazmede(meye?)ceğiniz tüm eleştirilerde biraz mazursunuz, geleneğin kurucusu değil de uyum sağlayarak devam ettiricisi olduğunuzdan. Kendi orospuluğuyla övünüp müstakbel karısında bekâret arayan Türk erkeğinin diğer bir ikiyüzlülüğü de bu gelenekte: cesur geçinip güce tapınma korkaklığı. Hepiniz DNA’larınıza işlemiş militarist kokulu iç sömürgenin kölelerisiniz. Emir-komuta üzere yaşayıp, emir-komuta üzere ölürsünüz. Yeter ki vatan kışla paşalar ilah olsun -belki size de bir kemik düşer sofradan- . Bu düzen böyle devam etsin.

Eyyamcısınız. Seçtiğiniz adamı astılar seyrettiniz. Yaramaz çocukları astılar seyrettiniz. Aynı adamlar ellerini ovuştururken siz bölünüp “3 bizden 3 onlardan” şarkıları söylediniz. “Onlar ortak biz pazar”dı slogan, seyrettiniz eski vilayetinizin size fark atışını. Sonra aynı kapıda 40 yıl beklediniz. Ağlayıp feryat ettiniz ve hep devletten kemik beklediniz. Düzenden şikâyet ettiniz düzenden nemalanmak için. Üretmediniz ve gelişmediniz.

Alnınızın teriyle, dişinizle tırnağınızla inşa ettiğiniz cılız ekonomiyi sömürüp siyaset oyunları oynadılar yıllarca, Radyoevi basıp hükümet düşürdüler, bazen el koydular zaten kendilerinin olan düzene. Aşık Veysel’i Ankara’ya sokmadılar. Saracoğulları, Pekerler, Tandoğanlar geldi geçti üstünüzden. Siz yaşa var ol dedikçe, padişahınız çok yaşadı. Sırtınızda.

Gelene ağam gidene paşam. Sizin 4 kelimelik hayat dağarcığınız. 100 sene faşizme ses çıkarmadınız. Ezikçe, onursuzca. Çiğnenerek.

Barıştan ve özgürlükten yana, biraz olsun silah – petrol düzeninin, egemenlerin çıkarlarına karşı bir tavırda, savaşa ve haksızlığa karşı bir tavırda birleşmek. Propagandaya kanmamak. Fedakârlık gerektirir, lafta değil, eylemde; sloganlarla değil, fikir ve projelerle yürümek. Düşünmek. Mücadele etmek. Onuruyla ölmek. Onuruyla yaşamak.

Bir kez olsun kabullenmeyin yenilgiyi. Tek söylenecek olan budur.

Aslolan Yalnızlık

“Yalnızlık”; ne çok acı sığıyor bir kelimeye. Bil ki “yalnızlık”, bir gün yenileceksin, bir başka “yalnızlık” çıkacak karşına, birleşecek eller ve büyük bir “yalnızlık” olacaksın sadece...
Ünsal Sicilli, Tiyatrocu (askerlik ajandamdan)

“Yalnızlık” gidenlerin ardından boynu bükük bir annenin resmedilmesidir yazıyla... Yalnızlık mekansızlıktır ve yitirmesidir mekanın anlamını gidenin ardından; yalnızlık içinde bulunduğum haldir, giderken arkanızdan, bakan bir anne gibidir! Yalnızlık zamanın hüzünde durmasıdır.
Deniz Sulan, Yönetmen (askerlik ajandamdan)

Yalnız değilim, tek başımayım.
R. de Niro, Heat

Yıllar önce, “çağımızın felaketi” diye tanımlamışım yalnızlığı. Ne çocukluk! Şimdiyse, ne onu yüceltecek kadar ‘aşmış’ ne de lanetleyecek kadar ‘yüzeysel’ biri olarak, onu tanımlamaya ve onun hayatta ve insanda aslolan olduğunu anlatmaya çalışırken, esasında insanı ve hayatı, dolayısıyla yalnızlığı biraz daha tanıdığımı anlatacağım.

Önceleri; kendini sosyal, çevresindeki çok sayıda ilgili insandan bıkmış göstermeye çalışan bir yeniyetmenin acizlik isyanında bulur ifadesini yalnızlık : “Beni yalnız bırakın!” Oysa yalnızlıkla ilgisi olmayan bir yalnızlık isteğidir bu, ilkgençlik zamanlarının tantanası kadar da bilgelikten uzaktır. Yalnızlık da bir form olarak, bir olgu ve anlayış olarak, zamanla olgunlaşır, manada kesiştiği, hatta ta kendisi olduğu insan ve hayat kavramları gibi. Yalnızlığı bu şekilde haykıran bir ergen değil, “Yalnızım!” diye fısıldayan bir ihtiyarın sesi tam anlamıyla anlatır. Çünkü genç insan yalnız kalmayı istemese ve yalnız olduğu için dertlense bile bu “kimse onu anlamadığındandır”, oysa ihtiyarı hayatından gelip geçen binlerce farklı insan anlamış ve anlamamıştır, yalnızlığı dopdolu yaşadığı hayatının sonucu olduğu kadar, kendisinin sebebidir de.

Yirmilerin ikinci yarısıyla olgunlaşmaya başlayan her erkek, “arkadaşlık”, “çıkar” ve “vefa” kavramlarının tecrübeler yaşanarak yerli yerine oturmasıyla bahsettiğim ilkgençlik yanılsamalarından yalnızlık bilgeliğine ve barışıklığına doğru yelken açmış sayılır. Artık özel bir anlam, ortaklık veya menfaat ifade etmedikçe “okul”, “askerlik”, “iş” gibi arkadaşlık ilişkilerinin yüksek duygusallık ve içtenlik içerseler de temelde mecburi paylaşım ve uyuma dayanan ‘ortam arkadaşlıkları’ olduğu anlaşılmaya başlanır. Evliliğe değin, asi ve kırıcı bir ilkgençlik yaşamışsa gencimiz, ailesinin kıymetini anlamış biri olarak onların yerini ayırır. Birlikte büyük sözler verilen, hayaller kurulan “dostlar”, “kardeşler”, “kankardeşler”, “en iyi arkadaşlar” anılara saygıyla birlikte duygu opsiyonu gelişmiş bir “hey gidi günler” hafızasına, fotoğraf albümlerine, telefon rehberlerine hepsi ayrı ayrı özel olmakla birlikte aynı sınıflandırmayla kayıt edilir: geçmiş. Şimdi aslolan, şu anki ortam paydaşlarıdır. İşyerindekiler, beraber takılınan ve bu “geçmiş”ten kalmış kafadar bir “kanka”, ayrılana ve yenisini bulana kadar eldeki sevgili gibi. Hiç olmazsa, zamana ve anılara saygı duyarak, “geçmiş”ten mesela özel birini hafıza ve kalbinizde tutmak suretiyle, yıllar sonra bir ortaklığa (aynı şehirde yeniden buluşmak gibi) ulaşma şansı bulunduğunda, geçici bir süre de olsa aynı frekansların yeniden paylaşılabilmesi; herkesin kendi hayatı olduğunun bilincinde olarak, yine aynı anıların karşılıklı muhafaza edilmesiyle gerçek bir dostluğun bitmek yada geçmişte kalmak bir yana, esasında devam ettiği, hatta çıkarlar ve ortak ortamın getirdiği insan ilişkileri olmadığı için bozulmadan kalarak aslında geliştiğinin, ilkgençlik sonralarındaki yerli yersiz “vefasız!” suçlamalarının ne kadar anlamsız olduğunun bilincine varılır.

Bilincine varılan bir başka şey de, “iyi insanlar ve kötü insanlar” diye yapılan ayrımın yerini, “her insanın içinde yer alan iyilik ve kötülük” ayrımının almasıdır; insanın “insan”ı daha yakından tanıma tecrübeleriyle; insanların nasıl çıkar, duygu, mantık, kültür, yapı ve karakterlerine göre hareket ettikleri, kendilerini nasıl gözettikleri ve kendi değerlerine göre hiçbir doğal (ahlaki, insani, etik vs.) sınır tanımadan davranabildikleri gözlemlendikçe, “herkes kötü, ben iyiyim, ben farklıyım” aşamasından, “insan” ortak paydasının belirlenerek, insanın başkalarıyla birlikte kendini de yargılaması ve benzer sonuçları kendisi için de çıkarması aşamasına geçilir. –Yüzeysel kibir budalaları müstesna, bir nebze olsun bilgeliği olmayan insan bizim mevzubahisimiz değil. – Ve insan, sığlıkları, aptallıkları, hainlikleri, küçüklükleri, karaktersizlikleri, şerefsizlikleri, acımasızlıkları vs. ile diğer insanları yargılarken, kendinin de -ne kadar aykırı ve farklı, bir anlamda ‘yalnız’ olursa olsun- savunma mekanizması ile bu iğrenç ortam ve sisteme ayak uydurarak varolma savaşı içinde, belirttiğim küçültücü durumlara düştüğünü algılar ve kendini de “insan” sorgulamasının içine alır. Bununla birlikte tüm insanların, onların davranışlarının, fedakarlıklarının, yakınlıklarının, yapmacıklıklarının, yalanlarının, dürüstlük ve sahtekarlıklarının, zamana göre değişen dostların ve düşmanların, sürekli kazanılan ve kaybedilen arkadaşların, insanın yüzüne ve arkasından söylenenlerin, çevirilen dolapların ve insanın kendisinin çevirdiği dolapların ortasında, aslolanın yalnızlık yani insanın kendisi ve yaşadığı hayat olduğu bilincine bir adım daha yaklaşılır.

Genç erkeğimizin ayrı bir yer verdiği aile kavramında da, evlilik ile birlikte yaşanan yer değiştirmelerin ve insan ilişkilerinin doğal bir sonucu olarak yaşanan iyi ve kötü olayların insanı ittiği nokta, kanbağının da bahsettiğimiz tüm ilişki ve bağlardan yapaylık bağlamında çok da farklı olmadığının anlaşılmaya başlamasıdır. En yakınlar bile çıkarına göre hareket ettiğinde, ihanet ettiğinde veya beklenmedik bir davranış gösterdiğinde şaşırılmayacaktır, “insan” tanınmaya başlandıkça ilişki derecesi ne olursa olsun muhatabın ‘insan’ ve davranışlarının da nedenli insan davranışları olduğu bilindiğinden, iletişim ve yönetim tecrübeleriyle; bilinçli insan ilkgençlikteki duygu dolu tepkiler yerine, o an için girmesi çıkarına uygun olan rolün gerektirdiği söz ve davranış kalıplarına giriverecektir. Hayatın (ve “insan”ın) tüm yorgunluğu omuzlarında bile olsa, insanların ve hayatın onu yönlendirdiği bu “oyun” kabiliyetine neredeyse içgüdü ve alışkanlıkla sahip olacak, buna şaşırmayacak, ve artık ne kalabalıklara, ne kendine, ne hayata, ne de yalnızlığa lanet edecektir insan. Lakin bu noktadan sonra yalnızlıktır aslolan.

Salı, Aralık 9

Bir Kasım Sabahı Ankara’sında Soba Cafe

Bir Kasım Sabahı Ankara’sında Soba Cafe
.: Hayal mi, Proje mi? :.

Var mısınız Paylaşmaya? Yoksa Siz de mi Onlardansınız…

Bir Kasım sabahı Ankara’sı… Kapalı bir hava, inceden yağan bir yağmur, insana saatlerce altında yürüse bile ıslanmayacağını düşündürten cinsten. İçinize işleyen ama ıslatmayan, inandığımızı belli etmemek için çırpındığımız, sıkışınca tevazuuyla sığındığımız kaçınılmaz inançlarımız gibi. Yollarda gölcükler oluşmuş, herkeste bir telaş, asık suratların her zamanki koşuşturması; sizse kapüşonunuzu açmış, yürüyorsunuz, güneşte yürür gibi. Ama ne kış var ne yaz, havanın müjdesi ise bunların yokluğu değil, güzün varlığı. Dedem bir Kızılderili veya şair olsaydı, “düşen yapraklar ayı” der miydi Kasım’a?

Hayat olanca acımasızlığıyla sarmalamış bu ayı da… Yaz gecelerinde banka ATM’lerinde yuvalanan evsizler, kışın çıplak ayaklı sokak çocukları, güzün köprü altı bally’cileri olur bu ay. Kül rengi paltoları olmayanları üşüten rüzgâr, ayakkabı deliklerinden içeri sızan yağmur suları. Otobüs duraklarında titreyenler, baş döndüren açlıklarını belli etmeden. Öyle sahneler ki, ne kendi telaşında koşuşturan eli poşetli asık suratların umurunda, ne de üç beş satır yazıp, üzülüp, rahatlayıp işine bakan okur-yazar takımının. İnsanlar bu bencilliklerine “hayat” deyip geçiyorlar, ben yaşayabiliyorum ya, ne devlet! Yaşamaksa hayat yalnızca, buyurun yaşayın o zaman. Yaşayın bir Kasım sabahı Ankara’sını… Sizin olsun.

Bana mektup yazın, Marx’la, Smith’le, İsa’yla, Keynes’le, Mill’le, İbn Haldun’la, More’la, Shopenhauer’la, Meriç’le, Bakunin’le, Atay’la (ve tabi Işık’la), Tolstoy’la, Dosto’yla, Gorki’yle bekliyoruz mektuplarınızı. Ütopya mahallesindeyim ben, -hayat eğer buysa- ölüler âleminde, barış, kardeşlik, özgürlük, adalet düşlerinde… Kendinizi rahatlatmak için bir mektup yazın bize, sonra dönersiniz yine koşuşturmanıza… Burada aç değil kimse, çocuklar üşümüyor, kurşun yemiyor gençler. Slogan arıyorsanız bir Kasım sabahı Ankara’sında kalın lütfen. Bakın Soba Cafe’mizin kapısında yazıyor: “Sloganlar Giremez”. Sadece özgür düşünceye açığız. Soba’mız yanıyor, kimse üşümüyor, çayımız da var, bahar kokuları geliyor burnumuza, dost sohbetlerinde ortak hayaller kurarken. Bırakın bir Kasım sabahı Ankara’sında koşuşturmayı, ve koşmaya başlayın böyle bir yağmur varken. Ölümün farkına varın, hiçbir şeyinizden utanmayın, haykırın inançlarınızı, ve daha yaşanabilir bir dünyanın hayalini kurun. Yazın bize, ya da aramıza katılın.

Serkanok1983@yahoo.com

İnsanoğlu var oldukça var olacak savaşlar, açlık, adaletsizlik hep var olacak, sömürü sadece şekil değiştirecek. Hayat sevginin, kardeşliğin, ama aynı zamanda tüm bu kanın, gözyaşının, acının da toplamı olacak hep. Çıkar sahipleri ve bu “koşuşturanlar” değişmedikçe, hayat, dünya böyle kalacak, batana kadar. Bat dünya bat, ben sende yaşamıyorum zaten; bizimse aramızda hep sıcacık bir hayal ortaklığı olacak, “tertemiz bir dünya”, ütopya tek, fikir binlerce, sizlerce… Kurtulun bir kasım sabahı Ankara’sından! Kaçmayın yağmurdan… Belki yağmur açtırır güneşi, Güneş Ülkesi’ni…

Kaç kişi var aranızda Soba Cafe müdavimi olacak? Yoksa bir Kasım sabahı Ankara’sı insanlarının jargonuyla “batacak bir iş” midir bu Soba Cafe, evsizlerin, işsizlerin, hayalperestlerin, ezilenlerin, muhaliflerin okuduğu, yazdığı, konuştuğu, çay içtiği, birbirine yardım ettiği, paranın geçmediği, paylaşımın geçtiği Soba Cafe? Hayal midir?... Yoksa bir Kasım sabahı Ankara’sı kadar gerçek mi…

Soba Cafe Manifestosu


“Bir Kasım Sabahı Ankara’sı ve Soba Cafe”de anlatıldığı gibi, hür insanların bir soba etrafında ısınarak oluşturdukları bir kültür inşa edilecektir. Buna göre, İstanbul (Beyoğlu), Ankara (Bahçelievler) ve İzmir (Karşıyaka) ‘de üç mekân kiralanacaktır. Mekânlarda soba, çay ocağı, tost makinesi, masa-tabure, kilim-minder, ibadethane, boks salonu, kitaplık ve sahne standart olacaktır.




Soba Cafe’lerin girişlerinde “Sloganlar Giremez” yazacaktır. Bununla birlikte ezberler, tabular, tahakküm, hiyerarşi, otorite, militarizm, zorbalık, adaletsizlik, riyakârlık, gösteriş, yalan, kibir, çıkarlar, yalakalık, ayrımcılık, hor görme, kıskançlık, düşmanlık, savaş, açlık, soykırım, şiddet, stres ve her türlü kapitalizm koşuşturmasından doğan rahatsızlık, yorgunluk, nefret, ırkçılık, sömürü, sosyal statü ve sınıflar da dışarıda kalacaktır.




Soba Cafe’lerde para geçmeyecektir.




İlkin Soba Cafe Topluluğu kurulacaktır. Topluluk üyelerinden kurucu gönüllüler seçilecektir. Soba Cafe organizasyonunda hiyerarşi, otorite ve bu manifesto dışında kural geçerli olmayacaktır. Genel kural her katılımcının ortak insanlık ahlakı ve vicdanı olacaktır. Katılımda ayrımcılık yoktur, katkıda bulunmak isteyen ve belirtilen değerleri (özgürlük, barış, adalet) benimseyen herkes katılabilir.




Soba Cafe’ye ait giderler Topluluk üyelerinin gönüllü ödenekleri ve diğer yardımlarla karşılanacaktır. Şeffaflık esasına göre hiçbir gizli saklı olmayacaktır.




Her şey tam demokrasi, katılım, dayanışma ve eşitlik ilkesine göre belirlenecektir. Soba Cafe’de her ses, diğer ses kadar değerli ve saygıya layıktır.




Soba Cafe’de kalmak, mekân bakımı ve diğer işler için sokak çocuğu ve evsizlere yüksek ücretler ödenecek ve bu kişiler Soba Cafe çalışanı olarak görülmeyeceklerdir. Sorumlulukları sadece mekânın güvenliği ve selameti olacaktır. Soba Cafe’lerdeki fırınlı kuzine sobalarda bakır tencerede güveç, tepside balık, patates, ızgarada kestane, mantar vs. akşam yemeklerinin hazırlanması, çay servisi, bulaşık, temizlik vs. her hizmet gönüllü dayanışmayla yürütülecektir.




Soba Cafe’lerin sahibi Soba Cafe Topluluğu üyeleri olacaktır. Ancak mekânlardan işsiz, öğrenci, yoksul ve evsizlerin faydalanmasına öncelik verilerek Cafe’ler 2. maddede yer alan olguları içeri taşımayacak herkese açık olacaktır. Gazete yazarları, entelektüeller, kültürlü ve eğitimli insanlar, her kesimden gençler getirdikleri çeşitlilik ve fikirlerle sosyokültürel bir canlılık oluşturacaklardır.




Soba Cafe’lerde kar etme gibi bir durum olduğunda, elde edilen gelir bulunulan çevreye faydalı işlerde kullanılacak, eğitim, sokak çocukları, aşırı yoksulluk gibi konularda hayır kurumları ile birlikte çalışılacaktır. Soba Cafe’ler üye olmayanların da katkı ve desteklerini kabul eder.




Soba Cafe’ler tek bir ütopyayı (“tertemiz bir dünya”) paylaşan insanların güzel vakit geçirmek, nefes almak, hayal kurmak, kitap okumak, kendilerini ve birbirlerini geliştirmek, bu ütopya doğrultusunda değişime kendileri ve çevrelerinden başlamak, her türlü fikri, hayat ve dünya üzerine her şeyi paylaşmak, yazmak, yardımlaşmak, sosyalleşmek gibi amaçlarla hiçbir çıkar söz konusu olmadan bir araya gelmeleri esasına dayanır. Soba Cafe’de tiyatro, gösteri, müzik, film gösterimi gibi etkinlikler düzenlenebilir. Pop müzik, basit Hollywood filmleri, propaganda ve resmiyet içeren yapımlar, alternatif olmayan ve çıkar amaçlı genel/resmi ideolojik yapımlar olmamak ve Soba Cafe mantalitesine (özgürlük, barış, adalet) uymak kaydıyla.




Dekorasyon, Soba Dergisi, Soba Cafe web sitesi Soba Cafe Topluluğu’nun kurulabilmesi için ilk seferinde Serkan OK, Yeşim AKAR, İbrahim YAŞAR, Yalçın GÜMÜŞAY, Deniz SULAN ve Ünsal SİCİLLİ tarafından tasarlanacaktır. Sonra her türlü karar ve yetkiler topluluğun tümüne devredilecektir.




Soba Cafe’ler resmen restoran-cafe olarak geçecektir. Topluluk dernek statüsünde olacaktır.




Soba Cafe’lerde devamlı kültür/sanat faaliyetleri organize edilecektir. Belirli bir yönlendirme amacı güdülmeden, çeşitlilik esasına dayalı, propagandasız, serbest fikir paylaşımı ile gelişim ve eğitim sağlanacaktır. Hiç kimse hiçbir şekilde oluşan sosyal güçten çıkar beklemeyecektir. Statü, iktidar, otorite kavramları Soba Cafe’lerde zaten hiç yer almayacaktır (bkz. Madde 2) Her şey kardeşliğe dayanacaktır. Soba Cafe’ler üyelerin ve tüm insanların yaşam tarzında bir sadelik halkası olarak yer alacaktır.




Soba Cafe restoran-bar değildir. Distile içki bulunmaz. Sadece fermente içkiler (yerli yapım bira ve şarap) ve alkolsüz içkiler ikram edilir. Marijuana dışında uyuşturucu kullanımına izin verilmez. Sigara bağımlılarının diğer insanların sağlıklarına kast etmesine müsaade edilmez.




Soba Cafe kurallarına uymayan üyeler bir daha Soba Cafe’lere alınmaz.




Soba Cafe’lerde doğal olmayan ve çevreye zararlı hiçbir şeye izin verilmez.




Bu kuralların dışında, her şey tam bir özgürlüğü ve dayanışmayı temel alır.


Bir Eylül Gecesi Doğaçlaması

Odamı hayal edin. Yalnızım. “Boşluk”ta.

Ve orada öylece duran donuk, bön bir yığın; Türk gençliği. Yüzüne tükürsem, tükürüğüm aynada kalır. Süzülür aşağı doğru, seninle aynı yöne. Bir aldatmacadır dönüp giderken, ben aynada zavallı kendimi görürüm. Kendi toplumumu.

İki insan bir araya geldiğinde, atmosfere yayılan atbaşı bir dedikodu. Boş sözler, acınası muhabbetler. Kendi dramlarına attıkları kahkahalar. Trajedi hayatlar, dramatik bir boş vermişlik. Ölüm diye bir şey yoktur, yaşamanın tek amacı da başkalarının boş muhabbetlerine konu olmaktır. Sadeliğin değil sıradanlığın, tevazunun değil riyakârlığın, dürüstlüğün değil ikiyüzlülüğün, derinliğin değil gevezeliğin, kendini kaplayan bir sığlık içinde yüzeyselliğin hüküm sürdüğü bir budalalıktır hayat. Hayatları.

Bir hayat boyu sahip olunan üç beş mal ve evladın etrafında dönmek ve bundan ötesini akıldan bile geçirmemek kolaycılığı. Bu anlayıştan üreyen söz ve davranışlar, tutumlar. Taş taşıyan kölelerdir onlar, sahip oldukları şeylerin kendilerine sahip olmaya başladığı zavallı insanlar.

Kıskançlık, ahlaksızlık, yalan ve kibir… Dört elementi bu köksüz habitatın.

Dünyada iyiler ve kötüler vardır diye öğretilirler çocukken. Kendileri de iyilerden tabi, izledikleri çizgi filmin yapımcıları gibi. Sonra öğretmenleri olur, Atatürk biz Türkleri, hatta insanlığı (zaten insanlık da Türk’tür) kurtarmıştır. Ve onlar ömürleri boyunca her insanın içinde hem iyilik hem kötülüğün olduğu, tarihin ezberlere hapsolamayacak kadar geniş olduğu bir ihtimale, bir aşamaya ulaşamayacaklardır, çünkü zahmet etmelerine gerek yoktur.

Suç belki de yakın tarihimizde. Sürekli dövülerek, aşağılanarak yetiştirilen duygusal bir erkek çocuğudur Türk toplumu. “Kaybeden” olmayı içselleştiren, kendisine verilenin dışında bir hayatı sorgula(ya?)mayan, hiçbir manada öteleri kovala(ya?)mayan biri. Dayatmalar ve sınırlar içinde, yapabileceği, övünebileceği tek şey kalmıştır; dünyayı merak etmeden, ona layık görülen çerçeve içinde, daha çok para kazanmak, daha çok anlatabileceği/anlatılabileceği malzeme bulmak. Yozlaşmış, yozlaşan, yozlaşmakta olan, daha da yozlaşacak olan bir toplum. Yüz yıl içindeki tüm darbelerin başarılmış sonucu.

Çok yaşa Kenan Evren! Ve bak bir eylül gecesi doğaçlamasında, vara vara lanet bir eylül gecesine vardık. Senin doğduğun, bizim öldüğümüz eylül gecesine. Gri düşlerdeki Türk gençliğinin cenazesine.

12 Eylül 2008

Doktor

Doktor, doktor. Problemim insanla ilgili, sakın ukalalık yapıyorum zannetme, kendimi mükemmel bulsaydım, sana gelmezdim.

Sarılıyorum insanlara her yalnız insanın arzuyla yapacağı gibi, ancak ardından gelen kronik bir hayalkırıklığı ile küçümsüyorum da. Kaba insanın kabalığı devleşiyor gözlerimde, basit insanın basitliği, yüzeysel insanın yüzeyselliği... Batıyor kısık, küçük, çukur gözlerime. Bakışlarım ve hayallerim, gözlerim gibi derinleşiyor. Ziyadeleşiyor ziyadesiyle.

Doktor, doktor. Çok fazla hayal kuruyorum, çok. Bir dakika durmuyor. Hiç yorulmuyor beynim. Ruhum yoruluyor, kalbim yoruluyor sevmekten, sevmeye çalışmaktan; anlayamıyor hiçkimse.

Bazen korkuyorum kendimden ben bile, yapabileceklerimden. Oynatabilirim her birini, bir kukla kadar basitler; duygu, düşünce, davranışlarıyla sığlar, iguana populasyonuna benziyorlar alt-alta üst-üste yaşayışlarıyla. "Hayat" diye bahane ettikleri kendi çıkmazlarına gömülmüşler, debelenmiyorlar bile. Kabullenerek basitleşmişler, basitleşerek kabullenmişler.

"1"leri ve "0"ları, imajları, görüntüleri, gölgeleri aşamamışlar. İnsan yapımını aşamamışlar. Varamamışlar varlığa, gerçeğe, manaya varamamışlar. Ne düşünmüşler, ne de inanmışlar.

Ezberlerden öte değil bildikleri, sloganlardan öte değil inandıkları.

Doktor, doktor. Kendimi birşey zannetmiyorum, ve biliyorum bir nokta olduğumu. Onlara farkında olmadıkları için kızıyorum. İçlerinden geleni yaşama cesaretleri olmadıkları için.

Nasıl bağlayayım bilmiyorum. Simgelere, şekillere, kalıplara takıldıkları için kızıyorum. Öze değil görüntüye takıldıkları için. Göremedikleri, sezemedikleri, anlayamadıkları için kızıyorum. Derini. Beni.

Ve korkuyorum doktor. Yalnızlıktan da.

Ama korkarak yaşanmıyor. "Onlar" gibi mi olmalı? Zihnimi özgür bıraktım, doktor. Bırakmaz olsaydım!

Bana kendimi kandırmanın bir yolunu bul doktor, yada uyuştur beynimi...

Bana bir hayat bul doktor, onlarınki gibi...