Perşembe, Haziran 11
Allah Belanı Versin Çekim Yasası!
Çekim yasası gereği, Ankara'da bana akıllarınca kumpas kuran insan müsveddelerinin kafalarına sıktırmadım.
Kötü hiçbir şey düşünmemem gerekiyordu, ne ekersem onu biçerdim, benim de mutlaka suçum olmalıydı, bana "Sana bunu yapanlar için bişey diyo musun?" diyen üst düzey yöneticime "Analarını belleyin müdürüm!" yerine, "Herkesin günahı kendine yeter," diyecek kadar İsa idim.
İftira / ihanet / entrika pisliğinin içinde haklı ve mağdur olarak bile durmayacak kadar temiz; kendi suçluluk payımı düşünerek, arkama bakmadan çekip gidebilecek kadar asildim. (Tabi işverenlere bunları değil, Perakendeci'nin bana sunduğu mağaza müdürlüğü geleceğinin beni açmadığını söyleyecektim uygun dille, ki bu da doğruydu.)
Bu perakende deviyse, ben, ne de olsa, bir ay içinde, Ankara'da, FMCG'de, daha iyi bir işi, bulabilirdim.
Bişey & Bişey adıyla maruf ünlü Amerikan FMCG deviylen uzun soluklu bir sevişmemiz oldu. (Kaç posta sayamadım.) Sanırım okuduğum üniversite "marka" olmadığı, yada ben yeterince "concon" olmadığım için elendim. (Geçen sene de Toyota Motor Europe'tan elenmiştim, alışkındım.)
Düşünüyordum, istiyordum, inanıyordum ama bir türlü "al" aşamasına geçmek nasip olmuyordu. (Lanet para umrumda değildi, bir vesileyle parlak bir kariyer tüneline girip, çılgınca ilerleyip, mesleğinde uluslararası bi adam olup, çocukluğumla şimdiki zaman arasındaki düşüşü fazlasıyla telafi edip, şu dayanılmaz başarı açlığımı telafi etmek, eski günlere dönmek için!)
Her ay, bu ay iş buluyorum diye düşündüm.
Ankara'da fazla tutunamadım, kısmen yenilgiyi kabul edip, Düzce'ye döndüm.
Yine de, birşeylerin peşini bırakmadım, hep bir hedefin, bir şirket ve pozisyon adında ifadesini bulan umudu var oldu.
Ne de olsa "bu ay şu işe gireceğimden", ne işsizlik parası almayı aklıma getirdim aylardır, ne de girmemeye yeminli olduğum KPSS'ye başvurmaya niyet ettim.
İşsizliği kabul etmedim, ben işsizim demedim hiç.
Ve işte son posta, İstanbul'da bir sigaracının MT sınavı, bir FMCG devinin (ilk baştakinin en büyük rakibi) iş mülakatı.
Sigaracıyı çok ciddiye almıyordum zaten, MT sınavını geçersiniz, birkaç aşama daha geçersiniz, sonra sizi okulunuz Boğaziçi olmadığından elerler, geçtik bu yollardan koçum.
Lakin o kariyer mottosu "Could it be U" olan güzide firmaya nasıl umutsuzca umut bağlamış olduğumu gizleyemiyordum kendimden.
Perakendeci'deki işimden ilk çıktığımda, bu güzide firmanın Mağazalar Koordinatörü Antalya pozisyonuna başvurup başvurmamakta tereddüt ederken (sağolsun her durumda akıllı "bir bilen" dostum Mehmet "Çaycı da olacak olsan gir lan!" diye özetlenebilecek bir bakış açısıyla beni ikna etmişti), şimdi -4 ay sonra- Mağazalar Koordinatörü Bursa pozisyonu için yalvaracak düzeydeydim (Antalya pozisyonunu içerden bir adayla doldurmuşlar, ama beni de özellikle not almışlardı yeni pozisyonlar için).
Önce çantada keklik gözüyle baktım, ben ne mülakatlar geçmiştim, o Perakendeci'ye torpilsiz / dışardan girişim zaten bir efsane değil miydi, lakin mülakat yaklaştıkça "nervous" olmaya başladım.
Yine de "olumlu düşünüyordum." (bkz. olumlu düşünmenin gücü, peh!) Zaten geçenlerde bir Bursa gezisi şansının ortaya çıkmış olması, daha önce de gezdiğim bu şehrin yaşanabilecek şehirler listemde ilk sıralarda yer alması da bir işaret değil miydi?
Mülakat 1 saat sürdü, iki profesyonel yönetici canıma okudu. Onlarla resmen cebelleştim.
Sonuçta ortaya -toparlamaya çok uğraşsam da- bu pozisyona kerhen yardırdığım, aslında çok da istemediğim çıkmış gibi oldu. Kendimi yalnızca satış yöneticisi olarak yeterli bulmuyor, stratejik pazarlama ve ürün/marka yöneticiliği de istiyormuşum gibi (ben de neysem!)...
Yine de "olacağına" inanıyordum. O işin kralını yapardım. Her türlü. Hem de yetti ulan bu işsizlikti. Firma da çalışılacak en baba firma zaten, Türkiye'nin çalışan memnuniyeti en tavan firması. Artı Perakendeci'dekinden daha fazla maaş ve de Focus, cabası.
Bugün beni aradıkları zaman umut ve sevincim tavan yaptı, eh olumsuz olsa mail atarlar!
- U'den arıyorum İnsan Kaynakları X ben, Serkan bey nasılsınız?
- Tşk. ederim X bey siz nasılsınız?
- Mülakat sonucu ile ilgili olarak aradım.
- Buyrun.
- Mülakatınız sonuçlandı.
- Buyrun?
- Ali bey başka bir adayla devam etmeyi tercih etti.
- ...
- Sormak istediğiniz birşey var mı?
- Hoşçakalın.
- (Taşşak geçer gibi) İyi çalışmalar.
- ??? Çat!
Karardı herşey.
Olumsuz düşünmeyi yasaklamıştım kendimce.
Bitti ulan işte, bitti!
Ulan çekim yasası, Allah'ın belası!
O kadar da "hayırlısıyla inşallah" demiştik.
Kaldın mı ulan sap gibi!
Olmayacağını hiç düşünmemiştim. Yine bir B planım yoktu.
Şimdi rahatlıkla haykırabilir miyim izin verirsen çekim yasası, bi çekil git, bi siktir git çay koy da!
BEN BİTTİM. BENDEN Bİ BOK OLMAZ. GİDECEK YERİM, YAPACAK İŞİM YOK. KAÇAK İŞÇİ YAZILACAĞIM BİR ALMANYA'M YOK.
Oh be!
...
Bonus Okuma: http://www.economist.com/sciencetechnology/displayStory.cfm?story_id=13815141
Çarşamba, Haziran 10
Gürol...
İstanbul'dan, iş görüşmesinden geldim.
Kardeşimin, yanında Abdülhey Çoban gibi (gran tuvalet mi derler) dolaşmamı istemediğini "casual gel lan!" şeklinde bildirmesinden mütevellit, takım elbisemi valize tıkıştırmış, bir adet 44 numara adidas gudyiğır sitirit 2 ayakkabı edinmiş, kanvası tişörtü çekip -her zamanki gibi- güle oynaya gitmiştim Beşiktaş'a.
Taksim'de, Üsküdar'da falan (ne alakaysa?!) gezerken ayakkabı vurdu, "phenomenal" taraklı ayağımı mahvetti, Göztepe'ye arkadaşların yanına acılar içinde geçtim.
Bir sigara firmasının MT sınavına girdim Hilton'da, bir başka FMCG devinin mülakatına girdim Ümraniye'de (görüşmelerde ayağımda "orcinal deri bu abi" iskarpin, üzerimde törkiş menifakçır takım elbise vardı).
Düzce'ye dört yerinden yaralı bir ayakla döndüm.
Hemen adidas mağazasının yolunu tuttum.
(Bu markaya garip bir düşkünlüğüm vardır.)
Yoğundu.
Çalışkan ve özverili tezgahtar koştururken bir saniyelik göz temasına bir "Hoşgeldiniz beyefendi" sığdırdı.
Gülümseyerek bekledim.
İki tezgahtar resmen işle boğuşuyordu, eski bir mağaza yöneticisi olarak, çalışmalarını sıkılarak yada acımayla değil, keyif ve takdirle izledim.
Birkaç dakika sonra tekrar yanımdan geçerken, kasada birşeylerle uğraşarak, "İsminiz nedir" diye sordu.
Söyledim.
Birden sizden sene geçmesiyle şaşırttı beni, bir yandan da çalışmaya devam ediyordu.
"Tanıdın mı Serkan?"
Birkaç saniye baktım, anımsadım,
"Mahalleden mi?" dedim.
Gülümsedi, "... mahalleden..." dedi.
"Yoksun abi görünmüyosun hiç" dedi, müşterinin işiyle uğraşırken.
Ona 99 depreminden sonra liseyi Konya'da bitirdiğimi, İzmir'de üniversite okuduğumu, yine İzmir'de askerlik yaptığımı, Samsun'da bir yıl, Ankara'da iki yıl çalıştıktan sonra istifa edip Düzce'ye döndüğümü, tekrar iş aradığımı, İstanbul'da görüşmeden geldiğimi, bu arada babamın emekli olduğunu, 24 yıldan sonra ailemin de bu bir iki hafta içinde Düzce'yi terk edip "memleket"e yerleşmek üzere olduğunu şöyle özetledim : "Ankara'daydım..."
"Ankara'da mı okudun?" dedi.
"Yok abi, İzmir'de okudum, Ankara'da çalışıyordum. Senin bura epey yoğun?" dedim.
O müşteriyle cebelleşirken en iyi ihtimal onu 10-12 yıldır hiç görmediğimi düşündüm. 25 yıllık bir hayat için uzun süre!
Gürol yan mahallenin çocuğuydu. Ağır Van Damme hayranıydı. Mahallenin iki efendisi ben ve Büyük Emrah'tan Emrah'a her seferinde meydan okur, dayak yer, yine -gözlerinde yaşlar- Van Damme gardı alır, hadi! hadi! diye bağırırdı. Delikanlı çocuktu.
Yüzü hiç değişmemişti, ismini hatırlamaya çalıştım.
Yakın arkadaşlarımın çoğu benim gibi Düzce'den ayrılmıştı, okul, iş vs. "Askerlik dışında Düzce'den ayrılmamış herhalde" diye düşündüm. Yakın bir arkadaşım değildi, aynı mahallenin (o zamanlar Düzce 16 mahalleden oluşuyordu ve "mahalle", "mahalle maçı", "mahalle kavgası", "komşu", "komşunun oğlu" vs. kavramlar vardı) çocuklarıydık sadece.
45 tam 1/3 numara ayakkabıyı buldu, normalde giyilmiş ayakkabı iade almazlardı, benim ayakkabıyı temizleyeceğini, bunu evde denememi, bu da büyük falan gelirse bi ayar çekeceğini söyledi. Ben de ona izin günü (Cuma) dışında bir kez daha geleceğimi, kızkardeşime ayakkabı alacağımı söyledim. Sabah 9 akşam 9 (oha! diyeceksiniz ama mağazacılar bilir, maalesef böyledir) çalışıyordu, ne zaman gelsem onu bulabilirdim.
Mağazadan kocaman bir gülümsemeyle ayrıldım ve evimin yolunu tuttum. "Sosyal" takılan insanlar gibi ilkokul - ortaokul - lise - üniversite - mahalle - asker - iş vs. hayatından geçen tüm insanların çetelesini tutup çevresinin genişliğiyle övünmeyen, ama pek çok insanın hayatından bir şekilde geçmiş bir insan olarak...
"Kendine iyi bak Gürol, kolay gelsin sana..."
...
Salı, Haziran 9
Çelişkiler Yumağı... Yada "İnsan"...
Dolmuş Fenerbahçe'den geçerken "lüksün beni boğduğunu" düşündüm, lüks semtlerden iğreniyorum.
Kalite düşkünlüğüm vardır hayatın her alanında, ve İstanbul Avrupa şehri olmalı.
Liberal düşünceye yakın bilirim kendimi.
Çocukken "işçiyi anlamak" için yazın ayakkabı atölyesinde çalıştım, "köylüyü anlamak" için yazları köyde kaldım.
Sermaye düşmanlığını kıskançlıktan, lümpenlikten, yağmacılıktan ayırmam, hazzetmem, ama, esnaf / tüccar tipi mal yığmaya yada köyden gelme şehirli hesabı maaştan gıdım gıdım biriktirme düşüncesine de ifrit olurum.
Paradan nefret ediyorum.
Para için çalışıyoruz.
Kariyer hedeflerim var, hırslı derler, aslında "karşı konulmaz bir başarı duygusu"ndan ibaret.
Kariyerin, title'ın canı cehenneme, her zaman ulvi / manevi şeylerin peşinde oldum, en azından hayal ettim.
Büyük şirketlere kızdım hep.
Hep büyük şirketlerde çalışmak istedim (çalıştım da).
Otomobil tutkum var, hayatımda hiç arabam olmadı.
Otomobil alacak parayı kitaplara yatırdım, ev eşyam bile yok.
Ailemsiz yapamam.
16 yaşımdan beri ailemden bağımsız, ayrı şehirlerde yaşadım.
Hep fakir oldum.
Hiç fakirlik çekmedim (çok şükür).
Burjuva öküzlüklerinden, sonradan görmelikten, conconluktan tiksinirim.
Köy kökenli küçük burjuvayım.
Halkı aşağılayan anlayışlara, söylemlere savaş açarım.
Halka çok kızarım bazen.
Çalışmayan adam, adam değildir, derim.
Tembel, ehlikeyif bir adamım.
Zehir gibi zeki, derlerdi.
Salağın tekiyim.
Hafızamı överler.
Dün akşam ne yedim, hatırlamıyorum.
İradem kuvvetlidir.
Hedonistim.
En asi bendim askerde, en anti-militarist bendim.
Taburun en iyi askeriydim, doğuştan asker gibi.
Bireyciyim.
Halkçıyım.
Hürriyet Gazetesi'nden tiksiniyorum.
10 yıldır her Pazar Hürriyet alırım.
"Devlet"ten hazzetmem.
Yine de, kafamıza kazınmış o "işgal senaryosu"nda, kafadan terörist / mücahit / vatan kurtaran aslan yazılacağımı da, adım gibi biliyorum.
Savaş karşıtıyım.
Şiddetin en küçüğüne, kabalığa bile tahammülüm olmuyor bazen.
Amator boks, kung-fu yaptım.
En nefret ettiğim şey, ikiyüzlülük.
Bazen inançsız buluyorum kendimi, bazen müslümanı geç, islamcı, nizam-ı alem ayaklarında.
Tipime baksanız Kurtlar Vadisi'nde oynatırsınız.
Ağlarım bazen, gözümden yaş gelir.
Vücut ve yapı, heavy weight.
Her kış hasta olurum, kolumdan kan alsalar, fenalaşırım.
Mitralyözle ateş edesim geliyor bazen zalimlere.
Silahlardan nefret ediyorum, yaşamdan yanayım, hümanistim.
Bir Osmanlı / İslam eseri gördüm mü ağlayasım geliyor (ne var ki İstanbul'da en sevdiğim yer, kozmopolit / Frenk Galata), lakin üçüncü çağ, küreselleşme, iletişim, bilgisayar vs. hep geleceği düşünürüm.
Kilise atmosferine hayranım (/ tarihi camilere bayılıyorum).
Siyasetten tiksiniyorum, siyasetin içinde bulurken hep kendimi.
Fevkalade politizeyim.
Hiçbir seçimde oy kullanmadım.
İnsanları seviyorum.
İnsanlardan nefret ediyorum.
Gururla tevazu arasında gidip gelirim.
En küçük terslikte kudurabilirim.
Camide ayakkabımı çaldılar, çorapla eve dönerken gülüyordum.
Sevdiğim kızlardan hep nefret ettim (öyle davrandım), hep çok sevdim onları (öyle söyledim).
En sert müziği severim.
En hafif müziği severim.
Fedakar ve dost canlısıyım.
Çok dost bıraktım arkamda.
Kaçıp gitmeli insanlardan deyip dururum.
İki dakika yalnız kalsam, biriyle konuşma ihtiyacı hissederim.
Utangacım.
Arsız denecek kadar girişkenim.
Kadınlara uyuz oluyorum.
Hayatımda en vazgeçilmez üç insan, annem, kızkardeşim, sevdiğim kadın.
Kıroluktan zerre hazzetmem.
Kıronun tekiyim.
Fena halde dünya vatandaşıyım (mantalite itibarı ile).
Muhafazakarın önde gideniyim, Türkiye'den başka yerde yaşayamam.
Devletinin de, vatanının da ...
Vatanperverim.
Gülmekten kopuyoruz hep, severler beni, üç büyük şehirde yatacak yerim var (sağolsunlar).
Asosyalim.
Telefonum çalsa, kim bu yaaa diye açarım, oflaya puflaya.
Üst üste beş kişiyi aradığım olur bazen.
Bazen kendimi ifade etmekte zorlanırım.
Bazen susturamazlar.
Şehir dokusunu, bir yerde doğup büyümüş olma, memleket, aidiyet hissini severim.
Takriben 3 yılda bir şehir değiştiriyorum, bir vesileyle. Skorum 8.
Hayat ne güzel.
Dünya ne fena.
Eskiden daha boktandı (tarihin muhteşem güzelliklerine bayılırım).
Küfürbazın, terbiyesizin, ahlaksızın tekiyim.
Hep efendiydim.
Korkarlar yürüyüşümden, bakışlarımdan.
Çocukluğum kavga, dövüş, erkeklik muhabbetiyle geçti.
Hayatımda bir kere ciddi kavga ettim, çok ağır dayak yedim.
Çok mutlu bir çocukluğum oldu.
Çok mutsuz bir çocuktum.
...
Kendimi anlamaya çalışmayı bırakalı, 25 yıl olmalı.
25 yaşındayım.
Shere Khan diye blog'um var.
...
Bu Devlet, Bu Toplumun Çok Gerisinde...
E yazmış adam.
Okumuşsunuzdur da, yine de tarihe not düşmüş, "notumuzu almış" olalım.
Buyrun,
http://www.taraf.com.tr/makale/5958.htm
Altına da imzamı atıyorum hacı.
...
20. yy Askeriyenin ve Bürokrasinin Yüzyılıydı, 21. yy Halkların ve Bireyin Yüzyılı Olacak. Ve Yıl 2009'dayız.
Daha da tek kelime etmem başkan.
(bkz. kanka bi cümleler kuruyorum görcen var ya)
...
Sigara Muhabbeti :)
Keyifli bir muhabbet için buyrun burdan yakın :)
http://nehirida.blogspot.com/2009/06/sigara-brakma-guncesi.html
Ebru hanım'ın içten, sıcak üslubuyla...
Sevgi ve sağlıcakla kalınız (hayat ne güzel dimi, yine yaz geldi lan.) ...
...
Pazartesi, Haziran 8
Ne Totaliterizmi Ulan!
Buyrun, Mustafa Akyol'dan okuyun;
(mustafaakyol.org)
...
Kuzey Kore'yi Tanıyalım
Yeryüzünün en tuhaf rejimlerinden birine sahip olan Kuzey Kore, şu aralar yeniden gündemde. Ülkeyi yöneten komünist dikta, geçenlerde “Hiroşima kadar büyük bir nükleer deneme” gerçekleştirdi. Nüfusun büyük bölümü açlık sınırında yaşam mücadelesi vermesine rağmen…
Peki nasıl bir rejim bu Kuzey Kore? Nasıl işliyor? Halkının nezdinde nasıl meşruiyet buluyor?
Bu soruların cevabını merak ettiğimden geçenlerde biri Koreli bir diğeri Amerikalı iki uzmanın (Kongdan Oh ve Ralph C. Hassig) yazdığı “North Korea Through the Looking Glass” (Aynada Kuzey Kore) adlı kitabı okudum. Öğrendiğim enteresan şeyler var, biraz anlatayım.
Putlaştırılmış lider
Yazarların da vurguladığı gibi Kuzey Kore rejiminin temelinde “putlaştırılmış lider” olgusu yatıyor. Bu lider, Japonlarla savaşarak ülkeyi işgalden kurtaran bir asker olan Kim İl Sung. Aslında adamın gerçek ismi Kim Song-Ju, ama diktatör olduktan sonra bu yüceltici ismi kazanıyor. Kendisine ayrıca “ulu ve iyiliksever önder, öğretmen, baba” anlamlarına gelen “Oboi Suryong” da deniyor.
Kim İl Sung’un heykelleri ve tabloları ülkenin dört bir tarafında. Tablolarda çoğunlukla boyu dağları aşan, başı bulutlara varan dev bir figür olarak resmediliyor. Bunlara karşı saygısızlık yapanlar, örneğin tozlanmalarına izin verenler, disiplin cezasına çarptırılıyor. Gazete veya dergilerdeki resimlerinin katlanması veya kıvrılması bile iyi karşılanmıyor.
Kim İl Sung’un sözleri ise, her işin özü, her meselenin başı sayılıyor. Oh ve Hassig’in vurguladığı gibi, “Kuzey Kore basınındaki makalelerin neredeyse hepsi, ‘Kim İl Sung’un dediği gibi’ diye başlıyor. Konu ister dış politika isterse domuz tarımı olsun…” (s. 18) Rejim bazen ihtiyaç duyduğunda Kim İl Sung’un aslında söylemediği sözleri de ona atfedebiliyor; tüm meşruiyetin kaynağı o olduğu için.
Ülkenin resmi ideolojisi, Kim İl Sung’un ana hatlarını oluşturduğu “Kim İl Sungçuluk”. Bunun en önemli ilkesi de “juche.” Juche’nin iki temel sloganı var: “Tam bağımsızlık” ve “kendi kendine yeterlilik.” Anayasa’nin 3. maddesi, “Juche, halkın bağımsızlığını sağlayan devrimsel bir ilkedir” diye yazıyor. Rejim öyle bir propaganda yürütüyor ki, kitleler “juchesiz bir insanın değersiz, juchesiz bir ülkenin sömürge” olduğuna inanıyorlar. Bu sayede toplumun dış dünyadan tümüyle izole edilmesi ve resmi ideolojiye tutunması sağlanıyor.
‘Bilimsel ve Tam Bağımsız’
Resmi metinlerde juche’nin “tümüyle bilimsel bir ilke olduğu” da özellikle vurgulanıyor. Dahası bu ideolojinin “hümanist” bir temeli de var. Kuzey Kore haber ajansı, juche’nin ilkelerini açıklarken “insan her şeyin efendisidir ve her şeye karar verir” diyor. İdeolojinin amacının da “insanların her türlü sömürü ve baskıdan kurtarıldığı, bağımsız ve yaratıcı bir hayat sürdükleri bir toplum yaratmak” olduğu müjdeleniyor.
Ama burada kritik bir detay var: İnsanların kendi kararlarını veren birer “efendi” olabilmeleri için öncelikle juche’yi iyice anlayıp özümsemeleri gerekiyor. Bu da öyle kolay bir şey değil. Çünkü juche, “yongsaeng pulmyol ui chili”, yani anlaşılması epey zor olan bir “ebedi hakikat”!
İşte bu yüzden toplumun ülkeyi yöneten dikta rejiminin “yol göstericiliğine” ihtiyacı var. Bu yol göstericiliğin kesintiye uğramaması için de ülkenin “emperyalistlerden ve onların ajanlarından” korunması gerekiyor. Bu da yine “tam bağımsızlık” ile mümkün!
Oh ve Hassig, püf noktayı şöyle özetliyorlar:
“Kuzey Kore metinlerinde hürriyet kavramı ile kastedilen şey, bireysel özgürlük değil ulusal bağımsızlıktır. Bu da ancak tüm halkın partinin yol göstericiliği altında kenetlenmesi ile sağlanabilir.” (s. 21)
...Devamı da gelecekmiş, sitesinde okursunuz.
Şimdi, yerinizi rütbenizi bilin, aklınıza gelenleri kendinize saklayın.
Mustafa Akyol'un "Nasıl? Tanıdık geliyor mu?" cümlesini de sansürledim zaten, sizin iyiliğiniz için.
Maazallah, çarpılırsınız.
...
Kapatacaklarmış...
http://www.taraf.com.tr/makale/5934.htm
99'dakine yaşım tutmadı, o zamandan bu yana da bir sürü genel/yerel seçim gördüm.
Seçeneklerin hiçbirine içim ısınmadığından, hiçbir seçimde oy kullanmadım. (Partizanlıktan, parti / lider çapında siyasetten de nefret ederim.)
Başsavcı Yalçınkaya, AKP'ye (yeniden) kapatma davası açmaya hazırlanıyormuş, bu sefer ulusalcı bir jargon, gazete küpürleri ve google aramalarıyla bodoslama değil, Venedik Komisyonu Raporu'ndan falan malzeme bularak işe girişecekmiş.
ABD'de de, uzun zamandır askeri vesayetin, şeriat tehlikesinin falan propagandası yapılıyormuş.
He koçlarıma, he aslanlarıma.
Tüm lümpenliklerine, tüm Refahçılıklarına rağmen, ben de ilk seçimde oyumu AKP'ye vermezsem işte.
Keşke bugün seçim olsa da, tüm anarşistliğim, evrenselciliğim, halkçılığım, bireyciliğim, hümanistliğim, demokratlığım, ilericiliğimle gidip -muhafazakar- "AKP"ye oy versem. (bkz. burası Türkiye)
"Bunlar"ın faşizminden iyidir!
...
Bonus Okuma: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11841362.asp?yazarid=22
"O Devir Geçti..."
Agresif adamdan itidal tavsiyeleri...
Türkiye'nin 20. yy tarihinden kalma biri, 20. yy.da kalmış zihniyetiyle size taarruz ederse, o tapındığı (/kullandığı) "çağdaşlık" kavramına gönderme yaparak, 21. yy.da yaşadığımızı, en azından kendinizin bunun farkında olduğunuzu ima ederek, şu üç kelime ile karşılık verin : "O Devir Geçti..."
Diyelim başörtülüsünüz, Doğan medyası etkisindeki bir emekli amca, veya bir "Kemalist" teyze, size üç saniye önce at boku koklamış bir yüz ifadesiyle, böceğe bakar gibi (bkz. Armağan Çağlayan'ın beğenmediği şarkıcı adayına bakışı) (bkz. Ahmet Necdet Sezer'in Recep Tayyip Erdoğan'a bakışı) bakmakta. 21. yy. ın meslekli, kibar, dünyalı insanı (yani gerçek "çağdaş") gibi tepki verin, gülümseyin. Size dışlayıcı, provokatif, hakaretamiz, küçümseyici bir cümle kuracaktır, üç sihirli kelimeyi kullanın, "O Devir Geçti..."
Diyelim bir vatandaş size Kürtleri imha etmekten, Ermenileri doğramak gerektiğinden, Rumları sabun yapmaktan falan bahsediyor, şok geçirmeyin (böyle adamlar gerçekten var), "O Devir Geçti..." deyiverin, üç kuruşluk aklı varsa, şok olan o olacaktır.
Diyelim bir militarist ergen, size ülkenin yanıp yıkılmakta, etrafımızın düşmanlarla çevrili olduğundan falan bahsediyor, "terör örgütü bitene kadar savaş" vs. martavalı okuyor, orduya, ordunun bütçesine, siyasetteki, ekonomideki illegal mevkisine toz kondurmuyor, büyük çıkarlar uğrunda gencecik çocuklarımızı kaybettiğimiz kirli savaştan garip bir "kanperestlik"le söz ediyor, ölüm fetişini, güce taparlığını, şiddet orgazmını açık ediyor, dehşete kapılmayın, ya askerlik yapmamıştır ya bir çıkarı vardır (yada patolojik vakadır), "O Devir Geçti..." deyiverin.
Bir diğeri, "1919 koşulları" hayallerinde, "darbe" bekliyor olsun, 1960 rezilliklerini özlüyor olsun, anti-AKP'cilik uğruna postal yalıyor olsun, Ergenekon kepazeliklerine ısrarla göz yumuyor yada garip bir şekilde sempati duyuyor olsun, ya 12 Eylül'ü yaşamamıştır, ya çıkarı vardır, yada eşektir, "O Devir Geçti..." demenizden başka nefes harcamanızı hak etmemektedir.
Ama siz de, Kürt'seniz, evrenselci, hümanist, sol olmaya çalışın, Kürt milliyetçiliği yaptığınızda, yalnızca sizi ezen Türk milliyetçiliğine öykünmüş oluyorsunuz. Tepki ideolojisini aşın.
Dindarsanız, birinden bahsederken "Yahudi Yazar", "Ermeni Gazeteci" falan gibi ifadeler kullanıp küçük faşistlikler yaparak mütehakkimlerinize özenmeyin. Kendi inancınızı empoze etmeyin.
Korkak olmayın.
Kendine demokrat da olmayın.
Diğer mağdurlara karşı, hepinizi ezenin kucağına oturmayın.
Hakikaten de 21. yy. insanı olun ("gibi" olmayın veya "mış gibi" yapmayın).
Türkiye'de hangi koşullar geçerli olursa olsun, siz 21. yy. "çağdaş" dünyasının evrensel hukuk, insan hakları ve demokrasi atmosferinde yaşıyormuş gibi davranın, hezeyanlarına aldırış etmeyin, hatta "ilk defa duymuş gibi" hayret edin, ciddiye alırsanız da cool bir ses tonuyla, geçmiş kepazelikleri de kabul eden bir vakarla, "O Devir Geçti" deyin.
Çekim yasası gereği belki hakikaten bir demokratik hukuk devletine evriliriz, hem çağın veya "büyük birader"in dayatmasıyla değil, kendi rızamızla.
"Onlar"ın akıllı olanları da, sizin onların kalıplarınıza mecbur olmadığınızı anlayacak, demokrasiyi hazmedecekler, özgürlükçü bir anlayışla beraber yaşamayı öğrenecekler (yani inşallah).
Olmayanları için, tahakküm dönemlerine, hep özlem duydukları o "altın çağ"larına ve psikolojik travma mirasıyla geçen 20. yy.a atfen, shere khan'dan geliyor:
"O Devir Geçti..."
...
Pazar, Haziran 7
Şu Türban Meselesi...
Türban meselesinde bugün gelinen noktanın tarihsel arkaplanında yatan tüm dezenformasyonun, bölücülüğün, siyasetin ve zehirli dışlayıcılığın yarattığı beyin travmasının sosyolojik yansımaları hakkında ...
Bu tür olaylar çok sık duyulmaya başladı, adliyedeki çarşaf olayına sanırım link vermiştim, şimdi tek kelime etmeden, yeni bir olaya link veriyor, ve toz oluyorum. Sağolsun seviyesiz söz bırakmamış. Agresif kafayla da sakin yazamıyorum zaten. Tiksinmekten yoruldum zira.
http://www.seviyesizsiyaset.com/2009/06/beyaz-turksiyah-turk/
Yüzleşme...
Hezeyanlarımı okudum.
Blogdaki yazılarımı şöyle bir gözden geçirdim.
Evet, kendi günlüğümü tutmak, notlar almak, kendim yazıp kendim okumak için açmıştım sayfayı.
Her zaman da bunun salaşlığıyla, rahatlığıyla yazdım.
Ancak, çok değerli bazı insanların blogu takip ettiklerini anlıyorum.
Bunu da çok önemsiyorum ("appreciate"i tam karşılayan kelimemiz nedir?).
Hiçbir zaman bir yazar olduğum iddiasında olmadım, güzel yazı okutmayı, bilgi vermeyi falan taahhüt etmek bir yana, haddime bile görmedim.
Bakın direkt "hezeyan" diyorum yazılarım için.
Hepsi doğaçlamadır, çalakalemdir, karalamadır (kara çalma anlamında almayınız).
Lakin, bazen fevkalade itici olduğumu gördüm ve bu yazıları okuyan insan yerine koydum kendimi bir süre (gözlerimi kapadım).
Bu insan benim sitemi izlediği bloglara ekliyor, arada bakıyor, zaman harcıyor filan.
Bakıyor ki bazı yazılarda, anın heyecanı ile, direkt kişiye hakaret, hatta küfür edilmiş.
Ben "sik kafalı" lafını yazmaktan, söylemekten gocunan, çekinen bir adam değilim, eğer ben "sik kafalılık" ediyorsam da, cesur birinin bunu böyle ifade etmesinde sakınca görmem.
İncilerim dökülmez.
Ama itici buldum, küçük buldum, yakışıksız buldum (ifademi değil yaklaşımımı).
Kişileri yorumlama, çok kızdıysan ironi yap, "kelime"leri kullan, düz hakaret neyine gerek, olaylara, fikirlere yönelik kendi önerilerini sun, adam gibi eleştir, edebinle...
Hem senin "doğru"yu, "yanlış"ı göstermek gibi bir misyonun veya hakkın var mı?
Ki bu "doğru" da, ancak senin doğrundur.
Bundan böyle, kimsenin kişilik haklarını, böyle direkt şahsa küfür, hakaret gibi küçüklüklerle, çiğnemeyeceğim.
Kendime demokrat olmayacağım.
Bir Bekir Coşkun'a, Yılmaz Özdil'e, Mine G. Kırıkkanat'a, Ece Temelkuran'a kızıyorsam, "faşist", "dışlayıcı", "aşağılayıcı", "hakaretamiz" yazılarından dolayı onlara kızma hakkını kendimde görüyorsam, bu hakkımı kimsenin namının mahremine gıyabında tecavüz ederek kullanmayacağım, onların durumuna düşmeyeceğim.
Böyle bir zorunluluğum olduğundan değil, insanlarla uğraşmanın "fikir sancısı"ndaki insanı aşağılara çektiğini ve bu durumdaki "yazar"ın vaziyetinin izzet değil bilakis zillet olduğunu düşündüğümden.
Bloga göz atan insanlara da geçmiş yazılarda verdiğim rahatsızlıktan dolayı apologize falan yani, borç bilirim başkan, o derece.
(bkz. ilkeli hanzo)
....
Bloglar Aleminde The Kurdish Question
Bloglar alemi yazılı matbuatımıza beş basar abicim.
Bakınız Kürt sorunu ile ilgili küçük bir gezinti yapalım sizinle,
http://dusunceler.org/2009/06/06/felatin-hikayesi/
http://www.eminimsi.com/deli-misin-sen/
http://www.eminimsi.com/ulus-devleti-goz-eseli/
http://hasanrua.wordpress.com/2009/01/25/cumhuriyet-gazetesi-kurtleri-nasil-yamyam-ilan-etti/
http://kenardan.wordpress.com/2009/06/06/olmeye-oldurmeye-devam/
Bunlar şu 30 saniyede bulabildiklerim.
Biraz gezinseniz, çok daha fazlasını bulabilirsiniz.
Ben mi?
Benim söyleyecek sözüm yok, eski milliyetçi yoldaşlar bozuluyorlar, beni tanıyamıyorlarmış.
Oysa benim her zaman vicdanım vardı...
...
Konuyla alakasız bonus okuma, Ekşi'nin "zenci"sinden (Reşat Çalışlar) medya değerlendirmesi,
http://www.resatcalislar.org/2009/06/hurriyet-ertugrul-ozkok-ve-liberaller.html
Bokunu Çıkarmak...
Allah'ın eziği. 10'lu yaşlardaki "memleket" geyiklerini aşamamış.
Benim memleket senin memleketi döver.
Ulan ne başımıza kaktınız be!
Ben de İzmir'de okudum, İzmir'de askerlik yaptım, severim, gerçekten farklı bir havası vardır.
İyi de insanları nefret ettirmek niye? Ötekileştirmek niye? Tepeden bakmak niye?
Buyrun:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11812993.asp?yazarid=249
Ankaralılar da yapar bunu, İstanbul için 15 milyonluk fosseptik çukuru falan derler.
Bu, köylülük alametidir.
İstanbul, dünya tarihinin imparatorluklar tarihi müzesi, bizimdir.
Bir başka tarihin beşiği, Smyrna, İzmir, o da bizimdir.
Cumhuriyet'in projesi Ankara da bizimdir.
Şimdi bidon kafanın üstün (!) yazı tekniğine öykünüp 77 ili virgülle aralayarak sıralamayacağım.
Ama hakkaten sıktın be boyozum!
...
Diyeceksiniz ki, beğenmiyorsan okuma kardeşim. Okuyorsan da bu kadar ciddiye alma. İyi de adam 500 bin satan gazetede yazıyor, maruz kalmamak mümkün değil ki, elbette eleştireceğiz. Mevzunun kendi fikrimizi yazanı övmek, karşıt fikri yazanı dövmek olmadığını da, tanıyanlar bilirler. Kesin doğru, yoktur. Olsaydı, karşıtları yaşamazdı. Herşey koşullanmalara tabi. Farkındayız. Kutuplaşmış falan da değiliz. Lakin, vicdanlarıyla yazsınlar, canımızı yesinler. Tek beklentimiz budur.
Orada yazmaya değecek düzeyde yazsınlar, orada yazmaya değecek düzeyde olsunlar...
Hoşgeldin Portakal...
Senden bahsetmeye gerek yok. Bu blog'u okuyan birkaç saygın kişi, zaten seni benden iyi tanıyordur. Milan'dan, Ajax'tan, Hollanda'dan, sonra Barcelona'dan.
Yıllardır sürünüyoruz biliyor musun? Kimse itiraf edemiyor ama, Premier League'i, La Liga'yı falan izledikçe Barça'lı, ManU'lu, Liverpool'lu vs. oluyoruz içten içten, bizim üç büyükler (!) e çokça ihanet ediyoruz ki, beter olsunlar.
Bize futbol diye, saçmalık izletiyorlar.
Avrupa'ya imreniyoruz. Yutkunuyoruz.
90'ların sonlarını özlüyoruz.
Dereyi görmeden paçaları sıvamamalı, ama bu transfer, büyük bir vizyonun da işareti olmalı.
Şimdi sana sadece HOŞGELDİN diyorum.
...
Cuma, Haziran 5
No Comment...
Aslında Abdurrahman Yalçınkaya denilen şahsın (hangi sıfatla ve hakla?) yaptığı konuşmaya link verip güzelce bir girişmeyi düşünüyordum.
İlker Başbuğ'un konuşmasında bile yapmamışım, bunu mu ciddiye alayım?
Lakin memlekette Yalçınkaya'lar varsa, Sarıkaya'lar, Öz'ler, Kılıç'lar da var. (Önceki dönem için de bu cümleyi Kanadoğlu'lar varsa, Selçuk'lar da var diye kuruyor olabilirdik.)
Eruygur gibilerine bedel, Özkök'ler de var memlekette.
Küfretmeye, sinirlenmeye gerek yok.
Sen kimsin lan boyundan büyük yorum yapıyorsun, ne demek muhafazakar partiler ekonomiye ağırlık veriyor, laiklik gündemden düşüyor zart zurt...
Demeye de gerek yok.
Yalnızca o talihsiz adamın (ki kapatma davasının mimarıdır) konuşmasına bir bakın, bir de Obama'nın konuşmasına.
Gerisine de siz karar verin.
...
Kambur Kelime...
Merak etmeyiniz, "mısralarımda ısrar hakim..." diyerekten mevzuya girip, "melankolik rap" falan yapacak değilim (onu benli sakallı sürmeli çocuk yapıyor zaten).
Mevzu, başka.
Kelimeler, zihnimizde, bazen gönlümüze kadar sızmasına izin verdiğimiz, anlamlar yaratan, yada kendi yarattığımız anlamlara tercüman olan (...iki kere ikinin dört etmediği, ne ederse dördün o olduğu sezişiyle... diye başlayan bir cümlesi vardır Necip Fazıl'ın) sihirli araçlar.
Dün Kurtlar Vadisi'nde (evet izliyorum, lümpenim, boşum, işsizim, akşam arayan eski iş arkadaşıma dediğim gibi, "dizi izlemek dizi izleyememekten acı" olsa da...) Mehmet Fikret'in partneriyle olan geyik muhabbetinde ettiği alakasız üç-beş kelimenin kafama dank edişi...
"Üşüdüm üstümü örtsene anne..."
Bu kelimeler topluluğu hep aklıma gelir, onu düşünmeye çoğunlukla vaktim olmazdı (yıllardır), aşağıya ite ite, erteleye erteleye bir duygu çağrışımına, başlıbaşına bir duyguya dönüşmüştür, bana ait olmuştur... Dün bir dizi karakterinden bu sözleri duyunca küçük bir şok yaşadım.
Meğer bir Zeki Müren parçası sözleriymiş. Çocukluğumdan bilinçaltıma miras kalmış olmalı.
Bir diğeri de, "Ağlama demenin ne faydası var."
Nedensiz aklıma gelip dururdu. Ne güzel ifadeydi... Ne güzel özetliyordu, kördüğüm olmuş, ucu acıya çıkmış, boğazda düğümlenmiş bir sürecin finalini. Bir İbrahim Tatlıses (ki kendisinden nefret ederim) albümünde bu kelimeleri yanyana gördüğümde hemen delilleri yok etmeye çalışmış, olayı yok saymıştım, bu ifadeler benimdi.
Anlamlara sızan kelimeler kendinizden başka herkese saçmasapan gelebilir.
O halde daha "mantıklı" olanlarından bahsedeyim biraz.
Zihinde kalanlardan.
Kelimelerin ifade gücüne iki örnek vereceğim. Çok basit birkaç kelimenin bir insanı övmek ve itin götüne sokmak konusunda ne kadar etkili olabileceğinin örnekleri bunlar, bana göre.
Biri, Enis Batur'un, kendisinin dostu olmakla övünen Ertuğrul Özkök hakkında kurduğu bir cümle, ki hiçbir yazı, hiçbir kitap, bu kadar güzel anlatamaz, benim değerler sistemimde, intihar etmesi gerekir bu sözlerin muhatabının:
"Bende kirlilik duygusu yaratıyor..."
Diğeri, Orhan Pamuk'un, Gündüz Vassaf'la ilgili düşüncesini anlatan bir cümle, ki Vassaf her kitabının kapağında bunu kullanır, bir yazarı övmek için zannımca bu kadar etkili daha önce bir çift söz edilmemiştir (etkili olmasının nedeni %100 doğru olmasıdır):
"Gündüz Vassaf düşgücünün avukatı, düzyazımızın en özgür ruhlu kalemi..."
Cemil Meriç de, "kelime" üzerine muhteşem yazılar döktürenlerden. Okuyunuz, onun "kelime"yi anlatan kelimeleri yanında, benim kekelemelerim "kambur kelime" kalır.
Bir de hikayesi vardır, anlatır, soluksuzca okursunuz, sonunda "ve ... kelime oldu." diye bitirir, mal gibi kalırsınız. Kelimenin hikayesidir. (İşte bakınız, üstadın "kelime"yi anlatan kelimeleri vazifesini yapmıştır, bana o anlamı yaşatmış, o vurucu sonu bir tat, bir olay olarak beynime kazımış, sonra kendileri çekip gitmişlerdir, geriye anlam baki kalmıştır.)
Attila İlhan'ın "Aysel git başımdan seni seviyorum" finali kadar çarpıcı bir finaldir o vurucu son.
Son sözü de tonton şair Cevat Çapan'a ayıralım (güzel ve asil bir televizyonkişisi, anahaberinsanına - o kendini bilir - atfen),
"Deniz ürperiyor uzakta..."
...
Perşembe, Haziran 4
Ahmed Arif'ten...
Otuzüç Kurşun
1.
Bu dağ Mengene dağıdır
Tanyeri atanda Van'da
Bu dağ Nemrut yavrusudur
Tanyeri atanda Nemruda karşı
Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur
Bir yanın seccade Acem mülküdür
Doruklarda buzulların salkımı
Firari güvercinler su başlarında
Ve karaca sürüsü,
Keklik takımı...
Yiğitlik inkar gelinmez
Tek'e - tek doğüşte yenilmediler
Bin yıllardan bu yana, bura uşağı
Gel haberi nerden verek
Turna sürüsü değil bu
Gökte yıldız burcu değil
Otuzüç kurşunlu yürek
Otuzüç kan pınarı
Akmaz,
Göl olmuş bu dağda...
2.
Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı
Sırtı alacakır
Karnı sütbeyaz
Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı
Yüreği ağzında öyle zavallı
Tövbeye getirir insanı
Tenhaydı, tenhaydı vakitler
Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı
Baktı otuzüçten biri
Karnında açlığın ağır boşluğu
Saç, sakal bir karış
Yakasında bit,Baktı kolları vurulu,
Cehennem yürekli bir yiğit,
Bir garip tavşana,
Bir gerilere.
Düştü nazlı filintası aklına,
Yastığı altında küsmüş,
Düştü, Harran ovasından getirdiği tay
Perçemi mavi boncuklu,
Alnında akıtma
Üç topuğu ak,
Eşkini hovarda, kıvrak,
Doru, seglavi kısrağı.
Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!
Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı,
Böyle arkasında bir soğuk namlu
Bulunmayaydı,
Sığınabilirdi yüceltilere...
Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,
Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı,
Yanan cıgaranın külünü,
Güneşlerde çatal kıvılcımlanan
Engereğin dilini,
İlk atımda uçuran
Usta elleri...
Bu gözler, bir kere bile faka basmadı
Çığ bekleyen boğazların kıyametini
Karlı, yumuşacık hıyanetini
Uçurumların,
Önceden bilen gözleri...
Çaresiz
Vurulacaktı,
Buyruk kesindi,
Gayrı gözlerini kör sürüngenler
Yüreğini leş kuşları yesindi...
3.
Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun...
Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız
Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...
4.
Ölüm buyruğunu uyguladılar,
Mavi dağ dumanını
ve uyur-uyanık seher yelini
Kanlara buladılar.
Sonra oracıkta tüfek çattılar
Koynumuzu usul-usul yoklayıp
Aradılar.
Didik-didik ettiler
Kirmanşah dokuması al kuşağımı
Tespihimi, tabakamı alıp gittiler
Hepsi de armağandı Acemelinden...
Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına...
Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...
5.
Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Haldan bilene.
Babam gözlerini verdi
Urfa önünde
Üç de kardaşını
Üç nazlı selvi,
Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
Burçlardan, tepelerden, minarelerden
Kirve, hısım, dağların çocukları
Fransız Kuşatmasına karşı koyanda
Bıyıkları yeni terlemiş daha
Benim küçük dayım Nazif
Yakışıklı,
Hafif,
İyi süvari
Vurun kardaş demiş
Namus günüdür
Ve şaha kaldırmış atını.
Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...
Ahmed Arif
Mihriban (Unutursun)...
Mihriban (Unutursun)
“Unutmak kolay mı? ” deme,
Unutursun Mihriban’ım.
Oğlun, kızın olsun hele
Unutursun Mihriban’ım.
Zaman erir kelep kelep..
Meyve dalında kalmaz hep.
Unutturur birçok sebep,
Unutursun Mihriban’ım.
Yıllar sinene yaslanır;
Hâtıraların paslanır.
Bu deli gönlün uslanır...
Unutursun Mihriban’ım.
Süt emerdin gündüz-gece
Unuttun ya, büyüyünce...
Ha işte tıpkı öylece
Unutursun Mihriban’ım.
Gün geçer, azalır sevgi;
Değişir herşeyin rengi
Bugün değil, yarın belki
Unutursun Mihriban’ım.
Düzen böyle bu gemide;
Eskiler yiter yenide.
Beni değil, sen seni de
Unutursun Mihriban’ım.
Abdürrahim Karakoç
Mihriban...
Mihriban
Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamıştın,çözülmüyor mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor mihriban
Yar,deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor mihriban
Önce naz sonra söz ve sonra hile
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor mihriban
Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk değince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut cizilmiyor mihriban
Boşa bağlanmış bülbül gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne
Şaştım karabahtım tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor mihriban
Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı
Çözemedim çözülmüyor mihriban
Abdürrahim Karakoç
Cevat Çapan'dan...
Sıradan Bir Gün
Buraya, denizi gören bu dağın eteğine
dilimde yarı unutulmuş şarkı sözleri,
kulağımda su sesi, suların sesi,
rüzgâra sarınıp geldim.
Ağaran gün, kararan geceyle,
kirazın kızarma hızıyla geldim,
bir uzun havayla çok uzaklardan
can havliyle
bu tutuk dil çözülsün diye
bekledim.
Şimdi
tek ses, zeytin ağaçlarından gelen
ağustosböcekleri,
tek ateş, kızgın kayalardan yansıyan
ağustos güneşi,
tek umut, yıllarca dolaştığım imgelemin
koyaklarında
bize sevgiyi sezdiren bütün o yitirdiklerimizle
birlikte soluduğumu sandığım
o derin sessizlik,
o akşam serinliği.
Cevat Çapan
Necip Fazıl'dan...
Serseri
Yeryüzünde yalnız benim serseri,
Yeryüzünde yalnız ben derbederim.
Herkesin dünyada varsa bir yeri,
Ben de bütün dünya benimdir derim.
Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,
Aradım bir ömür, arkadaşımı.
Ölsem dikecek yok mezar taşımı;
Halime ben bile hayret ederim.
Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar;
Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr,
Bir rüya uğrunda ben diyâr diyâr,
Gölgemin peşinden yürür giderim...
Necip Fazıl Kısakürek
Attila İlhan'dan...
Aysel Git Başımdan
Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum.
Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Benim için kirletme aydınlığını,
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Islığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
Ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
Acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Aysel git başımdan seni seviyorum...
Attila İlhan
Necip Fazıl'dan...
Kaldırımlar
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!
Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.
Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir kuyuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..
Necip Fazıl Kısakürek
Nazım Hikmet'ten
Vatan Haini
"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse,
vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Nazım Hikmet
Attila İlhan'dan...
Jilet Yiyen Kız
o kızı nerede nasıl görsem
aklımı başımdan alır ağzı
saçları şıra köpüğü desem
kaşları bıçak izi kırmızı
yakut pulları mı? bu ne görkem
kanlı gözbebeklerindeki yazı
beni nasıl büyüledi bilmem
kirpikleri örümcek kırmızı
kızıl demirden bir ünlem
salınması yangın yalnızı
korkmasam öpmeye eğilsem
dişleri elektrik kırmızı
çarpılmışım başım sersem
sevdim jilet yiyen kızı
göğsündeki kumrulara değsem
gagaları zehirli kırmızı
gece gündüz tek düşüncem
kasıklarımdaki ince sızı
artık kimseyle sevişemem
anladım sevişmek kırmızı
jilet yiyen kız merih'li gecem
birlikte bulacağız belâmızı
sonumuz kuşkusuz cehennem
kırmızı kırmızı kırmızı
Attila İlhan
Salı, Haziran 2
"90'lı Bebeler"
İnsan daha üniversitedeyken, her yeni gelen grubun sürekli gençleşen yüzlerinden mütevellit, bir garip duyguya kapılmaya başlıyor. Yok canım, daha 20'lere yeni girmişsiniz, ne yaşlanması! Bu bambaşka birşey.
Size ait olan bir yerde bir başkasını görmek korkusu.
Yukarıya (aslında geriye) itilmek.
Bir vesileyle uzun zamandır uğramamış olduğunuz "Disco"ya gittiğinizde, sivilceli veletlerin doluşmuş olduğunu görmek.
Güya "sizden geçmiş" olması pek çok şeyin.
(Askere kısa dönem giderseniz "ağabey", astek giderseniz "baba" olmak, aslında birkaç yaş büyük olduğunuz o 20 yaşındaki adamların, ne kadar çocuk, ne kadar "ana-baba kuzusu" olduklarını görmek... Konuyla alakasız, ama yakın bir başka psikoloji.)
***
Commodore 64'ü, teyp kasetlerini, Atari'yi, Nintendo'yu, Tetris'i, Mario'yu, Ms-DOS işletim sistemini, beş çeyreklik diskleri, 1 MB RAM'leri, siyah beyaz ekranları, GW-Basic'i, Word'un atası PW'yi, Excel'in atası, Lotus'u, DBase'yi, Norton Commander'i, Intel 286'yı, sonra Windows 3.1'i, Windows 95 devrimini, Plus!'ı, Plug n Play'ı, ISA'yı, VESA'yı, PCI'yı, internet'in atası PBS'i, hard disk seviştirmeyi, master'ı, slave'i, cebinde US Robotics modem ve HDD taşımayı, Rockwell chipseti, Quicklink terminalini, floppy sürücüsünü, disket okurken çıkan sesleri, DD'yi, HD'yi, Maxell'i, shoot 'em up'ın atası Wolfeinstein'i, 7 disketlik dev oyun Fifa 95'i, Street Fighter'i, Ankara lastiği gibi topu sürdüğünüz Euro 92'yi, Lotus'u, Need for Speed devrimini, Pentium devrimini, Cyrix 586 ve ardından 686'yı, AMD rekabetini, Windows'un OS 2 Warp'ı yenmesini, pengueni, Mac'i, çevirmeli ağı, ilk siteleri, Duke Nukem'i, Doom'u, Quake'i, Starcraft'ı, Warcraft'ı, Settlers'i, Commandos'u, Time Commando'yu, Tekken'i, Mortal Kombat'ı, Süper Baba'yı, kemer saklamacayı, toplu saklambacı, kestane çizmeyi, sobayla ısınmayı, pazar günleri leğende güğümle yada banyoda kazan kaynatıp yıkanmayı, TRT'de Pazar 9x serisini, Half Life devrimini, Playstation devrimini, amblemi dolmakalem olan Word 6'yı, son dostumuz DOS 6.22'yi, autoexec.bat'ı editlemeyi, config.sys'yi, registry'yi, Windows'u yeniden kurmayı, 40 diskette yüklü Windows 95'i, "bad command or file name"yi, "program too big to fit in memory"yi, Pascal'ı, C'yi, "Syntax Error"u, Fortran'ı, AutoCAD'ın ilk sürümlerini, Windows temalarını, dişi aslanı, Kaçak'ı, Kung-fu'yu, Dallas'ı, GS : 3 - ManU : 3 maçını, Prekazi'yi, Fener'le 3-0'dan 4-3 faciamızı, herkesin herkesten gizli Metin-Ali-Feyyaz hayranlığını, takoz Recep'i, Hami'nin roketlerini, Hayrettin'i, penaltılara kalan ve 18-17 kaybettiğimiz Gençlerbirliği maçını, yenilmez armada Milan'ı, efsanevi üçlüyü, Cruyff'u, Mekanik Portakalları, Diego Maradona'yı, Bebeto'yu, Sokrates'i, Del Piero'yu, Ronaldo'yu, Cafu'yu, Petit'yi, Zidane'ı, Chota'yı, Tolunay'ı, Jordan'ı, Magic'i, Kareem'i, Carl Malone'u, Shac'ı, Tyson'ı, Lewis'i, Karl Lewis'i, genç Schumacher'i, Toni Schumacher'i, Schmeichel'ı ("bu topu bütün maykıllar gelse çıkaramaz"- İlker Yasin), Ercan Taner'i, Ali Esin'i, Tong Po'yu döverken içimizin yağlarını eriten Van Damme'ı, göğüs hoplatan Bolo Yeung'u, karate filmlerini, erotik sahneli tarih filmlerini, Tarkan'ı, Kara Murat'ı, Komser Cemil'i, Kemal Sunal filmlerini, İlyas Salman filmlerini, Sener Şen'i, Adile Naşit'i, Münir Özkul'u, Oya & Bora'yı, orijinal burnuyla Tarkan'ı (Kıl Oldum Abi, Kimdi, Şımarık...), Bu Kız Beni Görmeli'yi, Cartel'i, mahalleye gelen Alamancı arkadaşları, dokuz aylığı, tek kale maçı, mahalle maçında dayak atmayı/yemeyi, Asar Suyu'nda ceset bulmayı (bkz. 90'lı yıllarda Düzce), Melen'de balık tutmayı, yükselen mafyayı, Kürt İdris'i, Susurluk'u, Ağca'nın nursuz suratını, Gazi olaylarını, provokasyonları, Kartal Demirağ'ı, kütüklerde saklambacı, ormanda kaybolmayı, bataklıkları, 94 krizini, 97 darbesini, sınıfta zikir çekmeyi, medyadaki darbe atmosferi provokasyonlarını, çevik bir'i, "alçakları tanıyalım" yazılarını, andıçları, kirli ilişkileri, bakanla ana avrat konuşabilen genel yayın yönetmenlerini, pijamayla başbakan karşılayan medya baronlarını, Körfez Savaşı'nı, savaşmayıp istifa eden paşaları, şortla kıt'a teftişini, "alışamadım"ları, "alışırsınız"ları, "semra koy bi kaset de neşemizi bulalım"ları, cabbar'ı, "küçük turgut"ları, "turgut nereye koşuyor"ları, aptal %60ları, el yazısıyla deftere "Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, Valimiz Yener Rakıcıoğlu" yazmayı, Özal'ın ölümünü, Madımakları, işkenceyi, öğrenci dayaklarını, Türk polisi'ni, "nokta"yı, "tempo"yu, "aktüel"i, siyasi ve ideolojik dergileri, "turnuva" düzenleyip mahallenin çocuklarını dövmeyi, zillere basıp kaçmayı, inşaatlarda saklanmayı, inşaat kumunda oynarken ele geliveren kedi bokunu, at boku kokusunu, çingeneleri, Rus pazarını, lunaparkı, atlıkarıncayı, Bolu panayırını, gizli gizli sokak köpeği beslemeyi, DYP-ANAP-RP-GK dörtlüsü dünyanın altın onyılını bizden çalarken haberimiz olmadan 90'ların efsanesi Bugs Bunny'yi seyretmeyi, 500 günleri, paketleri, kalkınma planlarını, Demirel'leri, Ecevit'leri, Eminem patlamadan önce onu biliyor olmayı, Barcelona'lı Hagi'nin takıma geldiğini TV'de görür görmez yaygarayı koparıp mahalledeki arkadaşları inandıramamayı, Hırvatistan'dan yediğimiz golü, Kardak krizini, Atkinson'u, Rıdvan'ı, Hasan'ı, Müjdat'ı, Oğuz'u, Aykut'u, Tugay'ı, Saffet'i, Büyük Hakan'ı, Suat'ı, Ergün'ü, Tanju'yu, Mehmet'i, Rahim'i, Ertuğrul'u, Samsunspor'lu Serkan'ı, Trabzonspor'lu Orhan'ı, Ogün'ün 35 metreden Beşiktaş'a attığı golü (3-3), Tempra SXAK ve Doğan SLX reklamlarını, Hakan'lı Diadora reklamını, 302 otobüsleri, leş gibi sigara kokan otobüslerde şehirlerarası yolculukları, boktan terminalleri, kıçıma çatı pencere çizsen daha güzel şehirleri, taa Bornova'dan başlayan bok kokusunu ve Haliç bataklığını, çöp dağlarını, Ankara'nın kirli havasını, İstanbul'un Mad Max'leşmesini, talanı, orman katliamını, kirliliği, Çağrı'yı, Rocky'yi, Rambo'yu, Crocodile Dundee'yi, Thriller'ı, La isla Bonita'yı, Big In Japan'ı, Tolga Savacı'yı, Yaşar Alptekin'i, Burak Kut'un yıldız olduğu zamanları, Kaygısızlar'ı, Bizimkiler'i, Kaynanalar'ı, Parliament Sinema Kulübü'nü, Yonca Evcimik'i, taso fenomenini, UHU koklamayı, UGH, DYNA, Prince of Persia, Duke3D, Volfied ve Supaplex oynamayı, SVGA ekran kartlarının çıkışını, 0.39 yerine 0.28 dot pitch monitörler sayesinde artık gözümüzün bozulmayacak olmasını ,Olacak O Kadar'ı, Barış Manço'yu, İnce İnce Yasemince'yi, Capri Sun modasını, istop çarçop'u, lambada'yı macarena'yı, jetonlu telefonları, Ateşini Yolla Bana tezahüratını, Şeker Kız Candy'i, Captain Tsubasa'yı, emayarsi'yi (MIRC), "çet" programlarını, "nük" atmayı, "fayrvol"ları, "Bu Gece... Bu Gece... Biiiir Baaaşka Gece"yi, aslında pizza satışlarını etkilemek için icat edilmiş olan "tiineyç miyütınt ninca töürtıls"ı mal gibi izlemeyi, simiiiiiiiiit oynarken nefesi kesilmeyi, tekme yemeyi, yeni çıkan ülker probis'i, çitos'u, piringıls'ı ilk yiyen olmayı, salatadaki domates için kavga etmeyi, pastadaki muz dilimini sona bırakmayı, patates kızartmasına bayılmayı, Tutti Frutti'yi, Grup Vitamin'i, Komedi Dans Üçlüsünü, İzel-Çelik-Ercan'ı, Ufuk-Ercan'ı, Mazhar-Fuat-Özkan'ı, Üç Hürel'i, Moğollar'ı, Babazula'yı, Metallica - çakma Michael Jackson konserlerini, Cem Karaca'yı, meçli saçları, kızların ceket giymesini, "batılı olmak" geyiklerini, Hülya Koçyiğit'in kadın temalı filmlerini, Duygu Asena'yı, henüz patlamamış Orhan Pamuk'u, Yaşar Kemal'i, trafikteki arabaların %90'ının tofaş - reno olmasını, karlı 89 kışını, Dinar depremini, Polis Akademisi'nin ilk yayınlanışını, Star 1 / Inter Star'ı, Teleon'u, eyç bi bi iyi tivi iyi tivi eyç bi biyi, şov tiviyi, tek kanalları, yayçep'i (yaygın çiftçi eğitim programı), Olips Motor Sport'u, Best FM dinlemeyi, Sermiyan Midyat'ın efsanevi radyo programı Manik Depresif'i, radyo dinlemeyi, TRT "acans"ını, İngiltere süt kupasını, George Best'i, Bob Ross'u, Mac Gyver'ı, A Takımı'nı, Horoz Ali'yi, Deve Ömer'i, Piç Rıza'yı, Turist Ömer'i, Kaptan Spark'ı, Darth Wader'ı, Knight Rider'ı, İyi Kötü Çirkin'i, olimpiyatlarda hep kaybeden Really Rottens'i, sevimli ve mütevazı Yogi takımını, burjuva ve itici Scooby Doo takımını, Se7en'ı, Joe Black'i, Top Gun'ı, Payback'i, Lethal Weapon'u, Hercules'ü, Xena'yı, Hababam Sınıfı'nı, bonibonu, Elvan gazozunu, yeni çıkan takoz Ericsson'u, cep telefonsuz zamanları, ev numaralarını,"merhaba gül teyze nasılsın musa'yla görüşebilirmiyim"i, çaktın mı köfteyi'yi, herıld yaniyi, zıtt erenköyü ... bilmezler yada hayal meyal bilirler.
***
Şimdiyse biz onlar yüzünden, Sagopa Kajmer dinlemeye, Linkin Park'a gitmeye utanır olduk.
Yapmacık, yavan, kof görünseler de, internet bebesi olsalar da, "çocuk" olsalar da, her nesil gibi onların da çoğunluğu "boş beleş" olsa da...
Bir kesim var ki...
...
Evet, "90'lı bir bebe"ye on beş dakikamı ayırmam.
Hiçbir 77-83 nesli (veya Fight Club / Matrix / Pink Floyd-Metallica nesli) mensubu bunu yapmaz.
En son 86'lıları adamdan sayarız (aralarındaki parlak "genç"lerin, ve yukarıdaki kallavi -ama yarım kalmış- paragrafın büyük kısmına "hayal meyal" şahit olmaları hatırına).
Kızını, kızkardeşimi bırak, kızım gibi görürüm (lise sona gidiyor lan!). Onunla yapılabilecek herhangi bir şeyi (ister genç işi takılmak, ister yemek yemek, ister direk sevişmek deyiniz), 75 doğumlu bir "kadın"la yapmayı tercih ederim.
Yo, yo, bunun tecrübeyle, oturmuşlukla, görmüş geçirmişlikle, seksteki şiddet farkındalığıyla falan alakası yok. Paylaşacak, konuşacak, anlaşacak birşey olmadığını düşünürüm. Çocuğun kendisiyle çocukça sorunlarından konuşmaktansa, çocuğu olan bir kadınla hayatı konuşmayı tercih ederim.
Oğlanını, kafadan sivilceli otuzbircidir der, geçerim.
Hiçbir "80'li", kendinin o çağlardaki benzer halini, o haline rağmen kafasındakileri ve bakışını hatırlamaz, kestirip atar. Muhatap olsa, en azından "ağabey" moduyla ele alır "90'lı bebe"yi.
...
Lakin işte, öyle bir kesim var ki, bu "çayda dem askerde kıdem" kokan yazıyı, bu cümlelere sinmiş aşağılamayı, adam saymamayı yüzümüze çarpıyor ve bize yutturuyor!
Evet, duygusuz, kof ve yavan; kırılgan ve toy, gürültücü ve boş, ama tipik bir Ayn Rand karakteri kadar idealist, ciddi, sivri, realist ve alaycı olanları var, ve zehir gibiler!
İşte uğrunda yazı karalamışlığım olan gözlere sahip Hazal Kaya'nın 90'lı bir bebe olması bir yana (kendisi boş bir insan mıdır, iki kelam felsefe yapılabilecek biri midir, bilemem), babacan bir örnek blog aleminde, gazetelerde, sitelerde cirit atıyor!
Yakın tarih olsun, siyaset olsun, araştırıyor, öğreniyor, öğretiyor, fikir üretiyor; felsefe ve inanç alanındaki arayışlarıyla da, her türlü tartışmaya giriveriyor!
Bu yazıyı da, ondan bahsetmek, onu değerlendirmek (ki ne haddime) için falan yazmadım, çünkü kendisi, benim için, okunulası, takip edilesi, fikir alınıp verilesi bir düşünür, bir yazar, bir fikir arkadaşıdır (kendisini tanımışlığım yok).
İşte sitesine giren biri, hayranlığını gizleyememiş, ama "Hakkında"da 90'lı olduğunu görünce, doğal bir şok yaşamış, yorumu döşeniyor, "yaşına rağmen..."ler, "aferin"ler filan, ağabeylik taslamayla şokunu gizleyecek!
Benzer bir durumu (ilginçtir, aynı yaşlarda, 7-8 sene önce, ve rahatlıkla söyleyebilirim onun yanından dahi geçemeyecek kadar birikimsizken) ben de yaşamıştım.
Küçük bir partinin sitesinde, hararetli tartışmalar, lakin, alıştığımız üzre, belli kalıplar, aynı şeyler, düzeysizlik, gırla. Bir tek adam var, bu işlere sardırdığı belli, birikimli, entelektüel açıdan saldırıyor, partiyi de benimsemiş. Bir iki yorum yapayım dedim ve fakat o da ne, siyasetin "şeyh uçmaz mürit uçurur" yapısı itibarı ile, amcam bana bir övgüler, bir iltifatlar, inanamazsınız. Bir yazıma "çerçeveletip duvara asmalı"lar, "20 kere okudum"lar, "ağladım"lar, "ellerinizden öpüyorum"lar, bir diğerine "büyüksünüz"ler, "teşekkür"ler, salya sümük gözyaşları... Birçok kelli felli adamdan benzer tepkiler. Başkası adına siteye girip, kendi yazıma saldırmaya kalkınca, beni savunmalar "derhal shere khan beyefendiden özür dileyin!"ler... Adama mail atmak zorunda kaldım, "Abi ben İzmir'de 1. sınıf İşletme öğrencisiyim"... Akademisyen falan sanmışlar. Biraz hayalkırıklığı, ve sonra aynı hava, "sen mutlaka politikaya atıl", "bu ülkenin senin gibi gençlere ihtiyacı var", "genç kardeşim" vs. hemen "siz"den, "efendim"den, "sen"e geçiş ve de ağabey havaları...
Realist olalım deyip duruyoruz, işte realist olalım, bu "bebeler" internetle doğdu, kimse onların "google'dan bi bak"malarını engelleyemedi. Okulda söylenen yalanı, meraklı velet, açtı, İngilizce'den, Fransızca'dan çevirdi, Wiki'den buldu, Ekşi'ye yazdı, blog'da tartıştı, sonuca vardı, yarım yamalak da olsa, sloganik de olsa, konuştu.
Bizim yasak kitaplardan, yasak şarkılardan gizli kapaklı, bilmeden yaptıklarımıza, yediğimiz zılgıtlara, tehditlere nispet, yarım yamalak bildiklerimiz, öğrendiklerimiz, ezberlediklerimizi eşelemek bu bebelerin beş dakikasını aldı.
Bu bebeler, AutoCAD bilmeden CATIA kullanacaklar, Paintbrush'ta ağaç çizmeden Photoshop'la, Corel Draw'la iş yapacaklar, siteler kurup para kazanacaklar, program, sistem yazacaklar, sloganları bırakıp, küresel şirketlerin yöneticiliklerine tırmanıp, Orta Doğu, Afrika operasyonlarını yönetecekler, marka olacaklar, Türkiye'yi Avrupa'ya kanırta kanırta sokacaklar, Avrupa'yı yalvartarak.
Öyle birşeyler bulacaklar, öyle birşeyler yapacaklar ki, bizim uğrunda asfaltlara, arabalara, direklere kan bulaştırdığımız, aslında sırf haytalık olsun diye "uğrunda" itlik yaptığımız şeylerden azade, meslekleriyle, yaratıcılıklarıyla dünyada söz sahibi olup, "Türklüğü" 20. yüzyılın saçmalıklarıyla değil, dünyaya imrendirerek, insanlara faydalı olarak yükseltecekler.
Bireylikleriyle, özgüvenleriyle, yapan-edenlikleriyle, çağı çağ yapanlardan olacaklar onlar. Çinli, Tayvanlı, Cezayirli, Hintli, Mısırlı dostları ile. Dev programların, projelerin, eserlerin, çağ atlatan gerçek devrimlerin mimarları, 21. yüzyıl dünyasının devrimcileri arasından bize el sallayacaklar.
20. yy. ve onun kalıntıları onları durduramayacak.
Bizi özgürleştirecek olanlar da, zenginleştirecek olanlar da onlar.
90'lı bebeler.
***
İğrenç Adamlar
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2009/06/02/bu_bildiriye_imza_atanlari_ne_yapmali
Kendi rektörümü hatırladım, Emin Alıcı'yı. Araştırınız, bir dönemin "Kubilay oluruz..." geyiklerinin elebaşısı.
Dokuz Eylül boktan bir yüksek lise'ydi, vatandaş cumhuriyeti kurtarıyordu.
Dünya'nın ilk 500'ünde üniversitemiz yok (utanın be utanın!), bu sik kafalılar boğazlarına kadar siyasete batmış durumda.
Kendi gömdükleri mayınları çıkaramayacaklarını "disiplin ve kararlılıkla" söylerken -bütçenin yarısını iç ederek, her konuda yüksek (!) fikirlerini tekrar tekrar emir buyurmalarındaki disiplin ve kararlılıkla- yüzü kızarmayanların, hala efelenebilenlerin, millete hala aynı "vatanseverlikleri" satabilenlerin ve onların tüm yalakalarının batmış oldukları gibi.
Birbirlerinin ayağını kaydırmalar, resmi ideoloji hezeyanları, baskı atmosferi yaratmalar, etkilemeler, ezmeler, itaat kültüründen faydalanmalar, devletten nemalanmalar, zümre hakkı olarak görmeler, "vatan"ı sahiplenmeler, toplum mühendislikleri, fişlemeler, siyasetler ... kendi işleri dışında herşey.
Paslı çiviler sizi. Çıkarlarınızı, ayrıcalıklarınızı kolluyorsunuz.
Tarihsel yalanlarınızla beyin yıkıyorsunuz. Medyayla, sizden beslenmeli "kıçımın burjuvası"yla aynı yataktasınız.
Hepinizden nefret ediyorum.
Tüm halkçılığımla, bireyciliğimle, insan sevgimle, sizden nefret ediyorum.
Gönüllü yalakalarınızdan da tiksiniyorum.
...
Çetin Altan'ın deyişiyle "20-25 yıl süreceğe benzer" bir dalgalanma süreci.
Ama sikeee sikeee tasfiye olacaksınız.
Birinci Cumhurbaşkanı'nın adını da daha fazla kullanamayacaksınız. O da yaşasaydı, eminim sizlerden utanırdı.
...
Sonradan Gelen Edit: Evet fazla "Agrasifiiiiim! Gompleksliyiiiiiim!" bi yazı olmuş. Fark ettim. Gençliğime veriniz. Heyecanlı velet işte.
(bkz. memen goluma değdi panik oldum)
Budur!
Sabahtan uğradım bir figana
DÜN sabah kahveden dönüyordum ki, göz aşinalığım olan bir semt esnafına rastladım.
Çocukcağız, çocukcağız diyorum ama aslında kazık kadar adam, beni fark edince haniyse hazırola geçti. Ceket düğmelerini ilikledi ve elindeki cigarayı avucunun içine sakladı.
Eh, gazetede ve ekranda suratımı görmüşlüğü var ya, "şöhret"e (!) saygı ifade ediyor.
Hay senin "şöhret"ine de, "saygı"na da!
Hem yerin dibine geçtim, hem de ateş püskürdüm dersem, az söylemiş olurum.
Ve, bir, üç, beş, ha bire tekrarlanan bu vukuatlar artık yetti! Bardak tam taştı.
Dolayısıyla da, zaten pazartesileri sol tarafımdan kalkarım, bütün günüm piç oldu.
Artı, konu değiştirmek ve okuduğunuz satırları kaleme almak ihtiyacını hissettim.
***
YAHU ben kimim? Af buyurun, işte altı üstü kıçı boklu bir gazeteciyim!
O kadar! Ne azı, ne fazlası var ve de nokta!
Yani, fikirlerimin kamusal alana yansıması ve kellemin gazete sayfasına sırıtması, beni diğer insanlardan daha fazla "saygıdeğer" (!) kılmaz! Asla ve asla ayrıcalıkla donatmaz.
Ve biline ki, riyayla ilgim yoktur, bunu söylerken de sahte tevazuu gösteriyor değilim.
Zaten böylesine "hürmetkár davranışları" (...) ancak, mevkii hazımsızlığından kabız olup da ikide bir, "sen benim kim olduğumu biliyor musun" diye tafra atan oturaksızlar, yeni zenginler, yarı münevverler ve "boz Türkler" bekler ki, Allah hepsini bana uzak kılsın!
***
ÜSTELİK, gerçekten de meşhur, zengin veya ricál olsaydım, ne değişirdi ki?
Çünkü, belki belirli belirsiz, o da çok mesafeli ve çok vakur olmak kaydıyla, kısmi bir hürmet ifadesi dışında, hiç kimse hiç kimsenin önünde eğilmez! Eğilemez ve eğilmemelidir!
Ama yoook eğer eğiliniyorsa, bu takdirde o toplumun bireylerinde; daha doğrusu tebasında "itaat dürtüsü" hüküm sürüyor demektir ki, yandım gülüm keten helva!
Ve, sakın bana burada "ne iyi ya, adába ve hürmete önem veriyoruz" demeyin, zira o adábın da, o hürmetin de otoritarizmle bütünleştiğini görmemek için kör olmak gerekir.
***
ÖYLE ve nitekim, Yorgo Kırbaki’nin her pazar "Hürriyet" ilávesine aktardığı o güzelim "komşu dedikoduları"nda, bu hafta harikuláde bir haber yer alıyordu.
"Katimerini" gazetesi İstanbul’da yaşamayı seçen Yunanlı gençlerle konuşmuş.
Bunlardan Yorgos Marinakis de Türklerle Yunanlıları aşağıdaki şekilde kıyaslamış:
"Biz onlardan çalışkanlığı ve yanıbaşımızdaki insana ilgiyi, onlar da bizden daha rahat olmayı, hiyerarşiye daha az uymayı öğrenebiliriz".
İşte belirleyici iki saptama: "rahat olmak" ve "hiyerarşiye daha az uymak"!
***
ÖYLE, zira biz hiyerarşiye tapınan, hatta onu bizzat üreten bir "itaat toplumu"yuz.
Biz, memurun amir, amirin de müdür önünde ceket iliklediği; erkánın rical tarafından uğurlandığı ve karşılandığı; emir-komuta, alt-üst, kıdemli- kıdemsiz skalasının sivilde de uygulandığı; yani hala "kapıkulu ideoloji"nin benliklere dayatıldığı ve şırıngalandığı bir "insan cemaati"yiz ki, bu hep "hazırol"da kalmak durumu bizi daima r-a-h-a-t-s-ı-z kılıyor.
Kabuğumuzda barışık değiliz. Yeni moda tabirlerle, "cool" ve "chill" olamıyoruz.
Dolayısıyla da, kellesi gazetede sırıtıyor diye, işte sıradan bir gazeteciyi dahi "otorite"den, "üst"ten, "rical"den addediyoruz ve karşılaştığımızda cigarayı avucumuza gizliyoruz.
Oysa, rahat iç be adam! Dumanı suratıma savur! Bağrını aç! Temennah da çakma!
Çünkü, sen bana "saygı" (!) göstermediğin ölçüde, kendin için s-a-y-g-ı-n olacaksın.
Ey "itaat toplumu" hiyerarşi prangalarını artık kır ve parçala; zira o riyakar "saygı"yı senden bekleyenlere ve bilhassa sana dayatanlara karşı, ancak böyle öz-gür-le-şe-cek-sin!
Hadi Uluengin
...
Alakalı bir başka güzel okuma için bkz. http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/talu/2009/06/04/haddini_bil_otur_oturdugun_yerde

