Salı, Haziran 30

Medeniyet...



...

"Medeniyet!", Tayyip amcalardansanız, "medeniyyet," okuyacaksınız.

Derdimiz düşümüz bu (yüzelli yıldır).

"Çağdaş uygarlık düzeyi".

"Batılılaşma".

Yapılmamış tanımların bol vurgulu, kullanışlı sembolleri.

Bulanık suların oltaları, sisli kavgaların yumrukları, gürültülü atışmaların küfürleri.

Dokunulmazlar.

Halbuki medeniyet, Arapça'dır.

Belirttiği oluşun manası, "Medineli", yani şehirli, Frenkçesi, burjuva*.

Bir dönemin psikolojisi ile, "tek dişi kalmış canavar"dır medeniyet, "nasıl böyle bir imanı boğar?"

O iman sayesinde tepelenmiştir gavur, memleket kurtulmuştur, anti-emperyalist kurtuluşun öncüsü olmuştur bu ülke. Aferin lan Süloyla Memo, görevinizi yaptınız, hadi tarlaya!

(Yerseniz.)

Çanakkale geçilmez!

Düşman İstanbul'dadır.

Yedi düvel!

İngiliz oyuncağı Yunan'dır.

Halk savaşı!

İdam edilen kaçakların sayılarına bakınız. Toplam şehit sayısı ile karşılaştırınız.

Saltanat kaldırılmış, halife kovulmuştur.

"Medeni" Almanya'dan, İtalya'dan rejim ithal edilmiştir.

1946'da da Amerikan mandası.

"Ah be Celal'im, aldılar da girmedik mi NATO'ya..." der Milli Şef, Bayar'a. (Tam Bağımsız Türkiye!)

Otarşi, İT ruhu, kan, sefalet, açlık, totaliterizm.

"Tek dişi kalmış canavar"ı yazan vatan şairi, vatan dışındadır.

"Türk ırkı, en yüce bir ırktır. Türkçe, en büyük dildir. Tüm ırklar Türklerden, tüm diller Türkçe'den..."

"Bonjour Bayan Melahat!"

Türkçe tangolar. Yürovizyonlar. Alamancılar.

"Ah şekerim Avrupa'da bu yok."

"Avrupa'dan damızlık getirmeli, Anadolu'da kamplar kurulmalı."

"Medeni olun biraz be, şarklı ayılar!"

"O göbeğini kaşır..."

"Halk plajlara üşüştü vatandaş denize giremiyor."

"Avrupa bizi bölmeye çalışıyor."

Bir dünyaya bedel Türk, dünyanın gözünde yerlerde sürünmektedir.

Ve şimdi Ankaralılar, iktidarı üçüncü kez ele geçiren Medinelilere bir türlü medeni olmadıkları için kızmaktalar.

...

* Burjuva, proletarya, sol, sağ, değişim, statüko, bürokrasi, halk vs. çelişkilerine hiç girmiyorum. Herşeyin tepetaklak olduğu bir çoraklık...

PS. Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık. Bir Türk dünyaya bedeldir. Yıldırımlar yaratırız. Biz adam olmayız. Biz bize benzeriz. Tüm dünya bizi bölmeye uğraşıyor. Dış güçler. Birlik ve beraberliğe her zamankinden fazla ihtiyacımız olan bugünlerde... yine de şahlanıyor aman.

(Resim: 1940'lar Türkiyesinde bir köy enstitüsünde keman konseri verdirilen bir öğrenci)

Perşembe, Haziran 25

Fazla Düşünmeyin Albayım...


...

(E.) P. Alb. Uygar Tekdüze'nin canı fena halde sıkılmaktadır. Özellikle emekli olduktan sonra yaşadığı bir hadise onu derin derin düşünmeye itmiştir. Kaçırdığı bir belediye otobüsü -Uygar Albay otomobil kullanmayı bilmemektedir, hep servisi ve şoförü olmuştur- arkasından "Dur!" diye bağırmasına rağmen durmamıştır.

Albayın aklına mükemmel bir fikir gelir.

Hemen oturduğu ve yöneticiliğini yaptığı apartmanın karşısındaki bakkaliyenin yolunu tutar.

Bakkalcıya, günlük 10 lira ödeme yapmayı ancak karşılığında dükkanını denetlemeyi teklif eder.

Birkaç saniye düşünen bakkalcı, ayda 300 lira ile dükkan kirasınının bir kısmını karşılayabileceğini düşünerek, teklifi hemen kabul eder.

İlk gün, Albayın "Bunlar niye burda!", "Bu ne dağınıklık!", "Bu bisküviler niye hiza istikamete bakmıyor!", "Bu ne karışıklık!", "Temizle şurayı!" şeklinde emirleri ve bakkalcı esnafının "Ya sabır, tövbe"leriyle geçer.

Ancak ikinci gün, bakkalcıdan muvazzaf olduğu dönemde sıkça kullandığı kelimelerin benzerlerini işiterek dükkandan kovulması, Albayın çok gücüne gider. Olan bitene anlam veremez, bakkalcıya mukabele ederek onun seviyesine düşmek de istemez, canı sıkkın, dükkanı terk eder.

Ertesi gün, köşedeki tuhafiyeciye günde 20 lira teklif eder.

Aynı şekilde bu sefer üçüncü gün kovulur.

Albay böyle böyle -her seferinde fiyatı üç beş artırarak- bütün mahalle esnafını dolaşır. Her seferinde kovularak bir ayı geçirir.

Neden sonra, günlük 50 liraya anlaştığı bir ekmek fırınında hiçbir problem yaşamaz. Her teftişinde, fırıncı derhal ayağa kalkmakta, elemanları hizaya sokmakta, albayın her dediğine de "Emredersiniz komutanım!" demektedir. Emirler yerine getirilmese bile, herşey yerli yerinde ve "muntazam" görünmektedir.

Üç ay sonra, albay işkillenmeye başlar. Dürüst kişiliğini takdir ettiği fırıncı ile konuşmaya karar verir.

Herşeyi olduğu gibi anlatır, ve neden kendisinin diğer esnaflar gibi davranmadığını sorar.
.
Fırıncı gülümser, "Fazla düşünmeyin komutanım," der, Albay meraklanır, "Mehmet evladım," der, "mesleğin hep fırıncılık mıydı?"
..
"Yok komutanım, ben, Mehmet Ekmek Fırını'nın sahibi, Emekli Astsubay Mehmet Emirer."
...
Bonus Siyaset Okuması: Melek Ordumuz Asla Yapmaz!

Pazartesi, Haziran 22

Ve Şimdi, Kısa Bi Ara...

...

Bugün yarın, 20 küsür yıl boyunca başka şehirlerde takılıp takılıp geri döndüğüm, çocukluğumu geçirdiğim, duygusal bir bağla bağlı olduğum, burada doğmamış olsam da her "nerelisin" sorusuna en doğal bir refleksle adıyla cevap verdiğim, depremde yerle bir olmadan önce cennet gibi bir ilçe (küçük İstanbul, derlerdi) olan, acılarıyla ayakta kalabilen, tekrar dirilmeye çalışan, emekli olunca yerleşilebilecek doğa harikası 300 köy barındıran, psikopat msikopat (sanki ben neyim?) ama candan insanların yaşadığı bu şehirden, taşınıyoruz.

Miyendiz babam emekli oldu efenim.

Belki benim de Ankara'daki "statülü" işi pat diye bırakıp buraya dönmem, son günleri doya doya burada geçirmem içindi.

İşte o anlattığım "Gölyaka Festivali" buranın yerlisi olarak burada geçirdiğim son Pazar olacak.

Şimdi haliyle, birkaç gün out of order olacağım.

Bu vesile ile okuyan, eden herkese selam eder, sizin için radyodan Francois Feldman'dan Les Valses de Vienne'i isterim.

...
Ağlamayın kuzum reca ediciim.

Pazar, Haziran 21

Gölyaka Festivali'nden Sosyolojik Tahliller...

...

Pazarları gittiğimiz çayırlıklardan biri. Girerken beş lira aldılar, festival varmış.

Her zaman sakin olurdu, bugün çok kalabalıktı. Kemençeye laz havasına üşüşmüş yüce milletimiz.

Mine G.Kırıkkanat'la el ele tutuşup piknikçilerin arasında gezmek istedim bi an. O dereceydi memleketin manzarası, pek elimdi.

Ağaç gölgesi komşumuz, ben Etyen'i okuyup şu Beyaz Türkler denen yüzeysel güruha kıl olurken, Yıldıray'ı okuyup sevgili medyamıza kıl olurken, Sevan'ı okuyup "kıl olunması teklif dahi edilemeyenlere" kıl olamayıp yalnızca gülümserken; sorgusuz sualsiz, sevimli küçük kızını yollayıp çay ikram etti.

İnekler dolaşıyordu mangalların arasında. Panayır gibiydi ortalık.

Şarj'a 'şarz' diyen bir milyon insan vardı sanki orada. Bekir Amca'yı getirsem, ilk otobüs Çankaya caddelerine dönmek isterdi, çok kadın vardı, ve çoğu "türbanlı"ydı. (Ayşe Arman yoktu, keşke olsaydı, kendisini severim, tabu kıran herkesi severim.)

Nurcu kolejlerine ait servis minibüsleriyle gelen tamamı örtülü kadın grupları mı istersiniz, geniş aileler mi, safkan köylüler mi, köylülüklerini unutup hadlerini bilmeden çağdaş laik 20. yy. şehirlilerini bile beğenmeyen çekirdek aileler mi...

Bazılarına göre hiç de çağdaş bir manzara değildi.

Devlet balosu ciddiyetinde değildi.

İşçiler, köylüler, halkça dinleniyordu işte. Rahatlardı, ve artık sırtlarında jandarma dipçiği yoktu.

15 yıl önce yollarımıza kuş serisi ve Broadway hakimken, şimdi bu şirin beldenin mesire yerindeki yüzlerce otomobilin büyük çoğunluğu 2000 model ve üstüydü, ABS sistemli, güvenli, konforlu otomobillerdi. Ve çoğu artık -iyi kötü- bu ülkede imal ediliyordu. (Nerede toplu iğne ithal eden "çağdaş" Türkiye?!)

New Holland traktör de vardı, Jeep Cherokee de, Fiat 126 Bis de. Lakin hakimiyet, ticari araçlarda, diesel motorlardaydı.

İşçiler, köylüler dinleniyordu işte.

Seviyelerine, kültürlerine söverseniz sövün. Beğenmediniz mi, göbeklerini kaşıdıklarını haykırın, kendi kendinize.

Lakin ne hezeyanlarınız umurlarındaydı, ne saçmalıklarınız.

...

Cumartesi, Haziran 20

Çocuk...


Özür diliyorum çocuk senden, özür diliyorum. Seni öldüren adına, seni öldürene nefsi müdafaadan beraat veren adına, bu vahşeti olağan kılan atmosferden çıkarı olan, o atmosferin yaratılmasında payı olan ve ona sesini çıkarmayan, savaşı ve şiddeti kanıksayan, ölümleri kutsayan, parlamenter, militer, emniyeter, panzer, işadamı, kaçakçı, mafyöz, medyöz, akademisyen, öğrenci, darbe isteyen ergen; demokrasiyi, bacak aramızın güvenliğini militarist vesayete borçlu olduğumuzu iddia eden iki köşe yazarı ve onlara inanan kitleler adına, senden özür diliyorum.

1

2

3

Tıp...

...
Not: Hrant Dink'in katili velet Adliye'ye sevk edilirken, trafik tıkanmış, "Şu Ermeni'yi geberten çocuk değil mi bu, wuhuuu" falan diyerek korna çalmışlar, sevgi gösterisinde bulunmuşlar, trafikteki beyin ve vicdan yoksunu beyaz (!) vatandaşlar. Hasan Rua anlatmıştı, Kronik Muhalif'ten Emre Dursun bizzat şahit olmuş bu toplumsal cinnet vakasına. Şimdi o gün orada korna çalıp tezahürat yapan vatandaşlar için geliyor, bu çocuk da Kürt, sizi orospu çocukları, ve öldürüldü, 12 yaşındaydı, dört polis tarafından öldürüldü. Polislere beraat verildi, nefsi müdafaadan. Çocuk Kürt ve "potansiyel terörist" olduğu için belki de. Ellerinizdeki kanı görebiliyor musunuz şimdi, ırkçı köpekler, insan kanı o, Kürt yada Ermeni kanı değil, insan kanı önce. Sizin damarlarınızda dolaşan gibi köpek kanı değil, ırkçı kanı değil. Size orospu çocuğu dediğim için, seks işçilerinden de özür diliyorum.

Tüm bu vahşetin esas müsebbibi sizsiniz işte, beyinsiz kitleler, korna ve alkış moronları.

No More Politics...

...

"Politics" kelimesini ne zaman duysam aklıma o sahne gelir.

2006, kıro patronumun eski model S320'sindeyiz. Karadeniz'in İzmir'i denen şehirde. Yanımda, Kops, Afrika kökenli bir arkadaş. İngiltere'de falan okumuş, İstanbul'da yaşıyor, enternasyonel. İngilizcem ilk defa işe yarıyor, "exploitation" üzerine analizlerini eşeliyorum meraklı sorularımla. Afrika'daki "halkın toplamından daha zengin devlet başkanlarını" anlatıyor. Bayaa istifade ediyorum sohbetten. Patron da dikiz aynasından bizi kesiyor, resmen şoför konumuna itildi herif, bi bok anlamıyor, zaten şüpheci bi tip. Kops gülümsedi, "Tell him we talk about politics," dedi, "...world politics". Gülümsedim, "...devam et patron," dedim, "geyik yapıyoruz."

Bugün medyayı tararken şu çift başlı hukuk mevzusu takıldı kafama en çok. Nabi yoldaşın da dediği gibi, kasvet bastı, iliklerime kadar.

Halbuki en az on değişik kuşun sesi geliyordu, arabayı bir ağacın altına çekmiştim. Hafif rüzgarın çamlarla ortaklaşa çıkardığı "huzur armonisi"ne karışıyordu melodi. Annem komşulara veda turundaydı, şoförlüğünü yapıyordum.

Bölük pörçük, sindire sindire, hala Atlas Shrugged'la cebelleşiyordum; sonlardayım şu ara, maalesef bitiyor.

Objektivizmin dibine vurmuşken bile, aklıma şu "belge" olayı geliveriyor, ne zaman kurtulacağız militarist vesayetten?

Siyaset siyaset siyaset.

Hem de fena halde gerici çıkmazlara gömülmüş bir siyaset, geri-ci ve ger-ici çıkmazlar.

Dünya ekolojiyi konuşuyor, bilişimi, genetiği, yaratıcılığı; kapitalizmin geleceği(?)ni ... Biz hala nerelerdeyiz.

1930'ların çığlıkları tepemizde.

Nimet Çubukçu'ya mektup yazasım var! Belki benim çocukluğumdaki "Canlılar ikiye ayrılır, bitkiler ve hayvanlar.", "Canlıların en küçük yapıtaşı hücre, cansızlarınsa atomdur." tarzı saçmalıklar düzeltilmiştir, ama hala aynı resmi ideoloji gırla, bu çağda, hala, eminim. Hazırol! Rahat! Bi dolu yalan. Ezber. Yüzeysellik.

Bunalıyorum böyle bazen.

Lakin ben kimim ve siyasetin bana ne faydası var? Bak hayatına işte.

Kontrolsüz bir kavşakta az daha benim gibi hızlı bir sürücüyle kafa kafaya giriyorduk cepheden, öncelik benimdi, ama kızkardeşim yaralandıktan sonra, zerre önemi yoktu*. ABS ve yeni fren teknolojileri, kurtardı bizi, olası bir felaketten. Ya eski bir araba olsaydı altımdaki! Ya bir saniye geç asılsaydım frene!

Gidilen komşulardan biri ağır hasta çıktı, tevafuk, iyi ki gitmişiz!

Acil'e yetiştirdik.

Hastanelerden nefret ediyorum.

Acil'e tamamen yanmış iki adam getirildi, boyahane yangını, iş kazası. Birinin durumu ağır, diğeri hayati. (İstanbul'a helikopterle yolladılar.)

Adamları önümden geçirdiler. Ayaklardan saçlara kadar kapkara iki adam.

Fena oldum.

Bir süredir görüşemediğim bir arkadaşı aradım.

Direkt "İyi misin?" diye girdim muhabbete.

"Ne alaka?"dan filan, "...kötüye bişey olmaz beni merak etme," noktasına geldi. Asıl beni sorup işsizliği kafaya takmamamı, eninde sonunda iyi bir işe gireceğimi söyledi, ben yapardım.

Uzun süre kendime gelememiştim, aramam da o huzur verici sesini duymak içindi.

Sonra Facebook'ta arkadaşımın o Karadeniz şehrindeki arkadaşlarıyla oluşturdukları yerel tiyatronun "Aman Babam Duymasın" adlı komedisinin TRT2'deki haber VTR'sine rast geldim.

Oyunun çok beğenildiği söyleniyordu.

Mutlu oldum.

Ama hala kaza tehlikesinin ve hastanede gördüklerimin etkisi geçmemişti. Bir de şuna rast geldim, gazetelere tekrar bi göz atarken.

Tam oldu.

Demem o ki, hayat, tüm dağdağasıyla, doluluğuyla, temposuyla, iyi/kötü sürprizleriyle en fazla, az biraz politicse yer bıraksın, siyasete ise aman billah yer kalmasın!

Bu kadar badire ile yaşarken her birimiz, varsın gündem siyasetinin / siyaset gündeminin gudik çözümsüz yapay sorunları ve kısır çekişmeleri bize uzak olsun. Fötürüne smokinine bir, apoletine tören kıyafetine iki!

...
(*) Cümlede ifade etmeyi beceremedim sanırım, cümle (unreal) conditional type 3 cümledir. Yani kimseye bişey olmadı Allah'a şükür, lakin, ucuz yırttık.

Cuma, Haziran 19

Dabanca...



...

Medyadaki faşistlerin hezeyanlarından, Kürt sorunu'ndan, militarizmin tiksinti vericiliğinden, tüm bu saçmalıklara tuz biber elitizmden falan bir an sıyrılıp, "insan"a, oradan "toplum"a, oradan "yaşam"a, oradan da nihayet yine "insan"a bir türlü geçiş yapamıyoruz. Siyaset siyaset siyaset... Başağrısı bol bir ülkenin, bol bağrış çığrışlı kör dövüşü...

Becerebilirsem bir iki kelam etmek isterim, gayri-siyasi.

Lakin, yine sevimsiz bir konuda.

Malum, hayatımızdan def etmeye çalıştığımız pek çok kötü şeyin, yine insan algısına göre, "iyi" bir yönünün de var olmasından kelli, tam silinmesi / yok edilmesi imkansız bir hale gelmesi ikilemi, hayatın temel çelişkilerini doğuran objektif bir gerçeklik halini almakta. (Zaten insan için olan herşey yine insandan -onun sonsuz iç dünyasından- çıkıyor, kesin doğru bir görüş yok, olsa karşıtı mevcut olmaz -kalmaz-, ve algılar da koşullanmalara tabi, filan.)

Misal, siyasetçi meşruiyete dayanır, demokrasi içerisindedir, o halde darbeye karşıdır, ancak bu çağda hala darbe konuşulabiliyorsa, bu bizzat darbecilerin değil; darbede çıkar görebilen, onun pozitif olasılığına göre yatırım yapabilen, pozisyonunu ayarlayabilen, onu normal sayabilecek siyasilerin, meşruiyetçilerin ve kitlelerin suçudur daha çok. (gayri-siyasi yazı mı demiştim:)

Misal, şiddetten sonuna kadar muzdarip olan insandır, şiddeti doğuran, yücelten, maksimize eden de insandır. Toplumsal şiddet, bireyin kişisel dünyasının ve insan doğasının içindeki şiddet, güç, yok etme vs. duygusundan kaynaklanır. Ve şiddet, şiddeti doğurur.

Hakeza, isyan / otorite / bağımsızlık, emir alma / emir verme, hiyerarşi / devrim / anarşi / statüko, risk / güvenlik vs.

Sevdiğiniz kişiyi, sizi satma / aldatma / terk etme ihtimalinin peşin nefretiyle seversiniz. Sevdiğiniz için nefret etmiş, nefret ettiğiniz için sevmiş olursunuz.

Ve işte korkunç çelişki, silah.

Ardında dramlar yatan, ölümler, yok oluşlar, ayrılıklar, acılar, felaketler, katliamlar, savaşlar, yıkımlar yatan, öldürme aracı.

Silah korumaz, kurtarmaz, onurlandırmaz, yüceltmez, kutsamaz, sadece öldürür.

Gelmiş geçmiş tüm savaşlarda anneler hep kaybetmiştir.
Ama savaş hep bir sonrakini doğurmuştur, kaçınılmaz, vazgeçilmez gibi. Türümüz hep birbirinin boynunu vuran, soyunu kıran, ekini ve nesli harap eden tür olagelmiştir.

İşte tarihte, muhteşem eserler, dönemler, refahlarla; yıkımlar, kaoslar, savaşlar birarada. Meleğin üstüyle köpeğin astı birarada, insanda.


Silaha dönelim; kutsiyeti, olağanüstü durumda sizi saldırıdan / saldırgandan korumasında yatar. Onun için kutsarsınız. Kime karşı, saldırgana. Saldırgan nedir, silahın sembolleştiği sistemin ürünü, parçası. Neyinizi korur, can, mal, namus. Kutsadığınız şeyler, siz onların varlığını / hayatı kutsarken, bu yıkımın mimarını, aletini, sembolünü kutsarsınız, silahı, yoketmeyi, ölümü; ve bu düzenin devamını.

Silah sadece ölüm getirir.

İsterseniz bireyden alın topluma getirin. Silah (ordu) sizi saldırgana (işgale) karşı korur. Onun için kutsarsınız. İşgalci kim, militarist dünyanın ürünü. Canınız, malınız, namusunuz özelinde hayatınızı, ülkenizi kutsarken, kutsadığınız savaştır, savaşlar sistemidir.

Siz savaşı kutsadıkça, sistem devam eder.

Cansız, insan yapımı silahlar insan canı almaya devam eder.

Çıkar sağlayan kesimler (silah üreticisinden siyasetçisine, askerinden kamuflaj üreticisine, konserve fabrikası işçisinden resmi ideoloji ideologu sosyoloji profesörüne, medyasından şiddet fetişisti ergenine kadar...) için, felaketi meşrulaştırmak çok zor şey değildir. Çocukluğunuzdan beri beyninize işlenenleri bir düşünün.

Ki öldürme, yok etme, insan doğasında zaten olan şeyler (bkz. şiddet). Kendi varlığını tehditlere karşı devam ettirme içgüdüsünden temellenir, kolayca manipüle edilir, afiyet olsun.

Militarizm'den, despotizm'den nefret eden bir erkek bile, attığını vurduğu zaman kaçınılmaz bir haz alır. Kayaya ateş etse bile. Doğasında vardır.

Çelişkiye başka bir yönden bakalım.

Azerilerin "silah" kelimesi için kullandıkları kelimeyi alalım. (Siz silahı alıp "oranıza" koymuşsanız Azeri napsın)

Fiil olarak da kullanılabilen eş anlamlısını aklınıza getirin. Küfürlerde hep karşımıza çıkar. Kutsal olan "anne" kavramı, -can acıtmak için- nesne olarak bu cümleciklere katılır.

Matuf eylem, erkeğin bir zaferi, yok etmek, mahvetmek vs. civarında bir anlamda kullanılır, şiddet içerir.

Halbuki aynı eylemin anlamıyla, dünyanın en güzel fiili de kast ve ifade edilmektedir (ve o da duygulu bir şiddeti içerir), kadının erkekten daha fazla zevk alması dahi sözkonusudur. Ayrıca, sözkonusu eylem hayatın devamı için elzemdir, yemek içmek kadar doğaldır, ve yaşamın temel bir parçasıdır.

Annelere bu fiille "küfreden" zihniyet, annesinin kendisini doğurmak için bu eylemi babasıyla gerçekleştirmiş olduğunu, hala gerçekleştirdiğini, kendi çocuğunun olması için de -bir başka kutsal olan- karısıyla bu eylemi gerçekleştirmesi gerektiğini bilir.

Askerlik gibi, hem kutsal, hem angarya. (zevk ve işkence aracı olarak okuyunuz, ayrıca bkz. tecavüz kavramı)

Hem şerefli, hem tiksinti verici.

Hem hayat kurtarıcı, hem öldürücü.

Öldürme işini en iyi yaptığı için, türdeşlerini en hızlı ve iyi şekilde öldürdüğü için madalya alan, ödüllendirilen tek tür, insan. Bunu meşrulaştıran sistem, aynı zamanda temel bir "meslek".

Tekrar "bireysel"e dönelim.

"Psikopatlığı" ile övünülen, 14 yaşında 'müsellah' gezilmeye başlanan, delikanlı ve neşeli Karadeniz, her ailede felçli / sakat kalmış / mermi almış / genç ölmüş üye barındıran trajik ve depresif Karadeniz.

Silah korkakların cesareti, iktidarsızların iktidarı.

Başınıza (kutsalınıza, sevdiğinize vs.) kötülüğün geldiği "olağanüstü" bir durumda kutsal koruyucunuz olan silah, felçli / sakat / yaralı ve genç ölülerin baş sorumlusu aynı zamanda.

Çok kısır bir temel çelişkinin öznesi.


İnsanoğlu bu çelişkiyi çözmeli.

Şiddetle kaçınmalı şiddetten vesselam.


...

Bu Adam Kimden Bahsediyor?

...

Adamım yine döktürmüş...

Lütfen okuyun, Allah aşkına okuyun yaw, he he deyip geçmişsinizdir belki. Okumazsanız dokunduruyor zira, "Sen gazete okuma... Kitaba elin değmemiştir, bilirim..." falan diyor, aman ucu dokunmasın.

Sırf bu gentleman'in istemediği partiye oy verdiler diye, bu ülkede yaşayan milyonlarca insanı -kaçıncı kez- ayı yerine koyuyor, cahil diyor, duyarsız diyor, aptal diyor, ayranbudalası diyor, daha fazlasını demeye getiriyor.

Bu vatandaş ve tayfası ilerici, milyonlar gerici.

"Islah edilmesi" gereken hayvanlar topluluğu, bunun bir benzerinin deyişiyle yığışım, kara kalabalık bu memleketin insanları.

Eyvallah, peki. Hadi öyle olsun.

Ben, kendi adıma, bu ülkede yaşayan kendi halinde bir genç birey olarak görüşümü söyleyeyim, naçizane, hakkım varsa.

Senin millete hakaret etme hakkını nerden aldığını da sorgulamayacağım söz.

Tüm bunlar seni ilgilendirmez demişsin, ilgilendiriyor, takip ediyorum, yıllardır. Dizi seyrettiğim, erkenden uyuduğum falan da yok. (Asıl senin çay demleyip erkenden yattığını, gündüzleri de Ankara sokaklarında "Onuncu Yıl Marşı'yla" adi adım yürüdüğünü okumuştum.) Neredeyse tüm gazeteleri ve yazarları okuyorum (maalesef, sen dahil). Benim yerime düşünen falan yok, olmasını da istemiyorum, bunun düşüncesinden bile tiksiniyorum. Benim için canını veren olduysa, bu senin savunduğun oligarşik güruhun kodaman mensupları değil, sisteminizin kurbanı bir garibandır olsa olsa (ve hakaret ettiğin yığışımın mensubudur) ve ben her ölüme üzülüyorum, ölümlerin de benim için falan olmadığını biliyorum. 25 yaşındayım ve senden daha fazla kitap okumuşumdur. Paris'e falan gitmek nasip olmadı ama senden çok daha dünyalıyım mantalite itibarı ile, ikibinotuzları hayal ediyorum (senin gibi bindokuzyüzotuzları değil). Neden zengin ülkenin yoksuluyum, sorguluyorum, ve sana, gazetene, temsil ettiğiniz sisteme acı bir gülümseme ile bakıyorum. Bu arada o dediğin "Unutma ey halkım... Unutma bizi..." diye ricada bulunan adamı kimlerin, hangi kirli düzenin katlettiğini de senden iyi biliyorum, sen bu düzenin parçası olduğun için onların işaret ettiği tarafa bakıyorsun. Nohut, kömür, kanepe falan almadım. Seçeneklerin hiçbirini kendime yakın bulmadığım için oy kullanmadım. Senin insanlara hakaret etme hakkının gerekçesi (?) olan partiye de oy vermedim, senin oy verdiğin devletçi-gerici ama size göre her daim ilerici (!) partiye de. Devlet içindeki soğuk savaş da, senin savunduğun oligarşik düzenin geç kalmış bir tasfiyesi ile -elli (yüz?) yıldır biti iyice kanlanmış- paslı çivilerin buna direnişinin çatışmasıdır. Bu temizlikte kodese tıkılan maşaların "benim akılsızlığımın faturasını ödediklerini" falan düşünmüyorum (hele vatan kurtaran aslan olduklarını hiç düşünmüyorum, aklı olan kimse de düşünmüyor), ki beter olsunlar ve devamı gelecek, gelsin istiyorum, elebaşlarına kadar. Tek bir şeyde aynı düşünüyoruz diyebilirim, evet, "başları dertte", aşağıladığın kalabalığın yıllardır olduğu gibi.

Şimdi, "ilerici" ve "çağdaş" aydın, mental olarak içinde bulunduğum ve fiziksel olarak beraberce yaşadığımız 21. yy.dan senin histerik / acıklı dünyana sesleniyorum: asıl sen at gözlüklerini çıkar.

Şu pasajı da iyi oku,

"Türkiye’de, 1960’da fert başına düşen gelir 194 dolardan bugün 10.000 dolara ve ihracat 200 milyon dolardan 130 milyar dolara yükselmiş, dışa açık bir piyasa ekonomisi modeline geçilmiştir. 1960’da Türkiye nüfusunun yüzde 30’u şehirliyken, bugün yüzde 80’i şehirlidir. 1960’da yüksek öğrenimde okullaşma oranı sadece yüzde 3 iken, bugün yüzde 40 civarındadır. 1960’larda Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu gibi dernekler dışında sivil toplum kuruluşu yokken, bugün binlerce gönüllü kuruluşun milyonlarca üyesi mevcuttur.

Kısaca, 27 Mayıs’tan bu yana geçen yarım asırlık dönemde Türkiye, kapalı, fakir, köylü, eğitimsiz ve örgütsüz bir toplum yapısından dünyaya açık, zenginleşen, eğitimli, şehirli ve örgütlü bir toplum yapısına ulaşarak tam bir ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasî bir dönüşüm gerçekleştirmiştir.

Sizin anlayacağınız, artık karşınızda borazanları öttürerek koyun sürüsü gibi güdeceğiniz bir toplum yoktur..."


Artık ne adına hangi konuma düştüğünü de kendin düşün Bekir Amca.

...
Edit: Bir de Seviyesiz'den okuyun.

Perşembe, Haziran 18

Militaristi Faşisti Eksik Olmayasıca Memleket

...

Bekir Coşkun insanı, sağolsun, tüm entelektüel derinliğini tekrar faş etmiş.

Allah'ım ne kadar ilerici, ne kadar demokrat, ne kadar aydın! (Darbecibaşı Şener Eruygur'un posterini taşıyan ADD'li bağyanın elindeki pankartta yazıyordu bu üç sıfat, herhalde ülkeyi 29 yıl geriye götürmek istediği ölçüde ilerici, darbe istediği ölçüde demokrat, ilkokul seviyesinde analizler yapıp konuşabildiği ölçüde aydın! Allah'ım şaka gibiler!)

Buram buram militarizm, buram buram korporatizm, elitizm, halk düşmanlığı, birey düşmanlığı, devletçilik, bürokratçılık, oligarşi isteği, 1930'lara özlem, iğrenç!

Bir kesimin garip ayrıcalıklı konumunu koruma ve kollama gayretinin ideolojik bahanelerini, reflekslerini, maskelerini, saçma argümanlarını, ideoloji diye, ilericilik diye , çağdaşlık diye benimseyen -her yaştan açık alınlı genç- bön bir güruh var bu ülkede ve bu adam aynen onların psikolojilerini yansıtıyor...

Askerler elbette dincilerin devlete "sız"maları konusunda birşeyler yazarmış, bir de bunu o ucubik, o darbe mahsülü İç Hizmet Yasası'na ("koruma ve kollama görevi") dayandırmıyor mu, utanmadan, sıkılmadan. Darbe sözcüsü müsün be adam?!

Bize demokrasiyi bahşeden de zaten bu askerlermiş. Of! Of!

Ulan askerin yeri neresi?! 150 yıldır neler çektik bu yüzden!

Bu da finali yazının,

Dinci kadrolar, tarikatçılar Türkiye’yi ele geçirirken... Askerlerin seyirci kalacaklarına inanan bir tek kişi var mı?..

...

Lütfen bi çay koyar mısın Bekir Ağbi, gel otur, bi soluklan hele.

Sayın Büyük Yazar,

Beyaz Türkler denilen entelektüel düzey fakiri kesimde, en sevilen yazarmışsın. Çok satan bir yerde yazıyorsun. Saçmalıklarının üzerinde tek tek durmanın gereği yok. Yalnızca bir şey söyleyeceğim.

LÜTFEN ARTIK 21. YY. A GEÇİŞ YAP BE YAW! ŞÖYLE BİR DÜNYAYA BAK! ORTAMEKTEP İNKILAP TARİHİ KİTABINDAN ÇIK!

Yetti ulan saçmalıklarınız. Yetti be!

Çocuklar bile yemiyor artık.

Bu geriliğinizi ilericilik diye yutturmanızı.

Gittikçe marjinalleştiğinizin, komik kaçtığınızın farkında mısınız? Bu kıymetsiz yazıyı da kapladığınız sütunun popülerliği hatırına yazdım ya, zaman kaybı, hem de bu üslup beni itici yapıyor... (Ama herhalde senin kadar değil!)

"Okuma kardeşim" olmuyor işte, bir sürü boş velet, bir sürü boş adam bunlara maruz kalıyor.


Sonra ülkeyi kan götürüyor. İnsan hayatı üç paralık bir kurşuna eşdeğer oluyor. Kitleler bunu normal karşılıyor.

Biz de oturup ağlıyoruz.

Seviyesiz Bey, lütfen, al şunu elimden...

...
Bonus Okuma; bu yazıdan, Bekir Coşkun'dan, Perihan Mağden'in deyişiyle "zeka özürlülerle aynı demokrasi dersinde olmaktan" falan sıkılana Sivilay Abla iyi gelir. Ellerinden öpüyorum abla. İyi ki varsın. Buyrun burdan yakın efenim, Sivilay Genç, bugünkü yazısı.

Çarşamba, Haziran 17

Nurcu Üçüncü Şahıslara Söz Hakkı

...

Sevgili Hasanrua ile "Gülen Hareketi Mensuplarının Demokratlığı" üzerine nurtopu gibi bir fikir teatimiz oldu.

"Kedine Demokratlık" geyiğinde pek bi ilkeli ahkam kestiğimden, -esasen bu blogu izleyen nurcu abla / ağabey var mı yok mu bakmak/ortaya çıkarmak amacıyla- konu hakkında izi sürülebilecek görüşleri bağımsız bir yazı olarak toparlamak suretiyle burada afişe edip, aklımca, bu kesimden mevzuyla alakalı söz söylemek isteyen okuyucu varsa, işlerini kolaylaştırmak istedim.

Efenim önce bu blogda, "Münferit Militarizm" başlıklı yazımı okuyunuz. (Önbilgi olarak "Multiple Orgazm" yazıma da göz atılabilir.)

Sonra Hasanrua'nın "Şark İçin Yeterli" başlıklı yazısını okuyunuz.

Daha sonra Hasan'ın Münferit Militarizm başlıklı yazıma yaptığı yorumu okuyunuz.

Ve nihayet, benim yorumum.

Sözü olan varsa, bu yazıya yorumlasın babalar.

...

Not: Evet sayın dikkatli okuyucu, bağlantı vermeyi keşfettim, bu yazıyı da sırf onun içi yazdım. İğrencim, evet.

Kelime...

...

Öncelikle Bkz. Kambur Kelime, bu blog.

Ayrıca Bkz. Herşey Bu Bir Paragraf İçin, bu blog.

Sözü okumaktan gözlerini kaybeden irfan insanına, mütecessis fikir işçisine bırakıyorum.


Kelime

1

Bir adam Meçhule tırmanıyordu. Sisyphe'e benziyordu uzaktan. Bir adam Meçhule tırmanıyordu topraktan. Arkası uçurum, yanları duvar. Kaç sabah güneşle selamlaştılar, kaç aksam yıldızlar feneri oldu, bilmiyor.

Koro
Olemp'e yalnız gidilmez. Kervanla
çıkılır yola. Bin çıkılır, bir
varılır; bir çıkıp bir varılmaz.
Olemp'e yalnız gidilmez


Ve adam tırmanıyordu. Musa'nın gözünü kamaştıran nur, kavurdu gözbebeklerini.

Koro
Kayaya çaktılar Promete'yi, Homer'i
karanlığa gömdüler, Tanrılara yaklaşan,
Nemesis'in gazabına uğrar.


Adam haykırdı: Nemesis, Nemesis! Yıldırımlar gibi ulu çınarlara musallat Tanrıça... Ben ne Olemp'in sırlarını faşeden bir yari-Tanrıydım, ne erguvanlar içinde doğan bir prens. Ama madem ki, parmakların bana kadar uzandı, madem ki beni de hışmına layık gördün, seni utandırmayacağım. Ya ölüm boğacak şarkılarımı, ya elimden aldığın dünyadan daha muhteşemini yaratacağım.

Ve Meçhule tırmanan adam Kelime oldu.

2

Tanrı, yıldızlarla oynayan bir çocuk.

Senin yıldızların kelimeler, söyle raksetsinler, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin.

Kelime ormanda uyuyan dilber, sair uzaklardan gelen şehzade.

Öyle seveceksin ki kelimeleri sana yetecekler.

Yıldızlar Tanrı’ya yetmiş mi?

Kelimeler benim sudaki gölgem, okşayamam onları, öpemem. Bir davet olarak güzel kelime ve dualarda muhterem. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven.

Kelime, kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem.


3

Kuşlara benzer kelimeler, odana dolarlar bir aksam. Nereden gelirler bilinmez. Kah çığlık çığlığadırlar, kah sesleri işitilmez.

Çiçeğe benzer kelimeler: turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgar sürükler hepsini. Bulutlara güven olmaz...


4

Saçlarından yakalayamıyorsun zamanı, mısraa, şarkıya kalbedemiyorsun. Ve sükut medar ormanlarındaki bitkiler gibi büyüdükçe büyüyor.

Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kağıda geçirmek istiyorsun; kağıda, yani ebediyete. Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki ebediyet sümüklüböceğin izleri kadar aldatıcı.


Kitap


1

Her kitap, tılsımlı bir saray. Kapıları ilk gelene açılmaz. Büyükler de kıskanç, Tanrılar gibi. yalnız Numa'ya görünmüş Egeria. Beatrice, Dante için Beatrice. Kitaplar, kadınlara; kadınlar şehirlere benzer. Paris, Londra veya Madrid... herhangi bir dişi kadar muhteşem, herhangi bir dişi kadar alelade. İnsan şehriyle biner trene; şehri, yani zaafları, alışkanlıkları, zilletleriyle. Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız her kadında. Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün.


2

Ruh yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gülümser, konuşan yalnız kitap.

Logos Spermaticos, diyor bir yazar: gebe bırakan söz. Kimi?


3

Kartacalı Augustinus, buhranlar içinde kıvranıyormuş. Bir yandan bütün sıcaklığı, bütün diriliği, bütün şuhluğu ile hayat: şarap, kadın, tiyatro... Ötede çile.

Kafesteki bir aslan gibi isyanla, öfke ile, endişe ile dolaşırken bir ses gelir kulağına hafiften: Al ve oku. Ve önünde bir kitap açılır: Aziz Petrus'un "Mektuplar"ı. "Ömrünüzü şölenle geçirmeyin. Kaçın tenin hazlarından."

Ve çapkın Augustinus, Aziz Augustinus olur.



4

Şuursuz bir büyücü Gütenberg! Işığı paçavraya hapsetmiş. Yüzyılları kutularla doldurmuş Gütenberg'in çocukları, peygamberleri işportaya dökmüş; tuğla kadar değeri kalmamış dehanın. Eflatun, bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına koşuyor. Don Kişot futbol maçı biletinden ucuz.


5

San Cassino'da çile dolduran Machiavelli, aksamları kütüphanesine girerken kirli libaslarından sıyrılır, bir tacidarın huzuruna çıkar gibi itina ile giyinirmiş. Sonunda kendi de kitap olmuş. Kitap, yani ışık.


6

Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.

...

Tercih Meselesi...

...

Bir elimde güneş, bir elimde ay var.

Bir tarafta şarap, kadın ve tiyatro; hedonist akşamların uyuşuk sabahları. Kütüphanelerde dünyevi külliyat. Dünyevi dünya. "Dünya" Arapça, kökeni "yalan". Yaşamda madde. Batı. Kişisel gelişim saçmalıkları. Amaçsız bir yardırış. Haz maksimizasyonu. Evhamlar. Geyik muhabbeti. En iyi olduğum alanlar. Çokluk tarafından sevilmek.

Bir tarafta şerbet, evlilik ve gerçek; manevi akşamların dinç sabahları. Kütüphanelerde hem dünyevi hem "uhrevi" külliyat. Uhrevi dünya. "Ahiret" Arapça, kökeni "son", kaçınılmaz son. Yaşamda hem madde, hem ruh. Doğu. Kendiliğinden kişisel gelişim. Amaçlı bir bekleyiş. Anlam maksimizasyonu. Huzur. Seviye. En bakir olduğum alanlar. Çokluk tarafından anlaşılmamak.

Bir tarafta çok sayıda insan. "Normal" varsayılan yaşam biçimi. Televizyona bakmak. Hayattan tat almak. Kendini merkez almak. Tarih, dinleri yarattı. İnsan, esastır. Sen de insansın. Yaratırsın. Çocuklarına soylu bir isim bırak. İyi insan ol.

Bir tarafta az sayıda insan. "Anormal" sayılmak. Televizyona bak(a)mamak. Hayattan tat almak, ama çoğunu erteleyerek, soğuk cami halılarında belki elli sene sonra gelecek olan ölümü bekleyerek. O'nu merkez almak (ve önce, bir "O" olduğuna inanmak, kanıtsız). Tarih, Allah'ın takdiri (Aslolan tarih değil, dindir). İnsan, kuldur. Sen de kulsun. Yaratan Allah'tır. Allah'ın yeryüzündeki halifesi sıfatına yaraşacak bir soylulukla yaşa. Melek ol.

Bu iki uç arasında biraz ahlak, biraz zaaf, biraz hedon/egoizm, biraz basitlik, biraz yüzeysellik, biraz yalapşaplık, biraz tutarsızlık, biraz dengesizlik, biraz haddinibilmezlik, biraz kibir, biraz inkar, biraz iman, biraz şüphe ile insan; biraz birey, biraz kul.

Ya o insanı yaratan, var eden bunlar.

Ya da bunlar o insanın inanç sancısının hezeyanları.

Tercihiniz, yada tercihsizliğiniz, işte hayatınız, işte meseleniz.

...
Bonus, İnanç Sancısı, bu blog. İnanç Sancısı 2: İki Rüya, bu blog.

Yorumsuz...



Adı geçen yeni nesil "memleketimden insan manzaraları" ve de insanların self-teşhir platformu, beni mütemadiyen ahlaksızlığa zorluyor efenim, muntazaman ipneliğe zorluyor.
.
Kendimi zor tutuyorum, kırıcı yorumlar yapmamak için.
.
Zira ben de bu aşağılığın üyesiyim, ben de bir bakıma kendimi teşhir ediyorum.
.
Bana tek faydası, yılların, şehirlerin içinden, arayıp soramayacağım, ve beni arayıp sormalarını bekleyemeyeceğim insanların her daim "elimin altında" olması. (Konuyla alakalı olarak bkz. Aslolan Yalnızlık, bu blog)
.
Lakin zararı da, insanlardan tiksinmek olabiliyor.
.
Çoğunluğun seviyesini görüp kendinize / üç-beş dostunuza şükretmek cepte dursun.
.
Mantık evliliği yaptığı kendinden 10 yaş büyük kocasıyla sürdüğü jet-set (!) hayatının yapmacık gülücüklerini "mutluluk tabloları" diye gözünüze sokan "friend"inize ":) cnmmm çok güsell çıkmışsınnn bişi sorcam amca kim?" diye yorum yazmamak için sizi tutan, eski günlerdeki "gülücüklerinin ardında yatan dramı bir tek sizinle paylaştığı" dostluğunuz, tabi bir yanda, kırgın ayrılmanıza sebep, "sınıf farkından" süründürüp ayrıldığı, üç sene hayatını zindan ettiği eski "boy-friend"i var, sizin yakın arkadaşınız.
.
Bir de, arkadaşlarınızın falan yaptığı yorumlardan siz de haberdar oluyorsunuz, el alemin event fotoğraflarını dikizleyebiliyorsunuz.
.
Ve işte son nokta,
.
Çok sevdiğim, harbi mi harbi bir kız arkadaşım, üniversitedeki kankamla tanıştırıp evlendirdiğimiz bir İstanbul kızı canımız ciğerimiz, bir (elbette kız) arkadaşının düğün fotoğrafına yorum yapıyor işte, kutluyor falan.
.
El-cevap,
.
kızım yaaa evlilik çok güzelmiş :) inşallah en az senin kadar mutlu oluruz bebişim
.
Valla ötesi yok babalar der, uzarım arkadaş.
.
Samimiyetle kalınız.
.
...
.
(bkz.oehh)
.
Not. Yazıyı tekrar okuyunca, evet, insanların arkasından konuşmak da bir başka iğrençlik olmalı. Kendimden de tiksindim lan. Gidip köye yerleşecem arınmak için, inek boku iyidir.

Hayırlara Gele...


...

Yüryamda Ronaldo'yu gördüm.


... ki kendisinden zerre hazzetmem, "Messi ve diğerleri"ciyim ölümüne, ayrıca kıskanırım bezevengi, mesai içi - dışı, adam sürekli çakıyor afedersin.

... ki sabaha kadar saçma skim yüryalar gördüm, beynim hoşafa döndü.

... ki biz Ronaldo diyince o çirkin ve şişko Brezilyalı'yı hatırlayan bi nesildik, bu Portekiz kırosu bebe bizde "pabuç dama" ve "90'lı bebeler" sendromu yaratan bir başka "ikon" haline geldi, nerede efenim ronaldo'lar, rivaldo'lar, roberto carlos'lar...

Neyse, ilginç olan, zerre hazzetmediğim bir başka atmosferde geçiyo vaka, Var mısın Yok musun gibi bişi (ki Cem Yılmaz'lı bölüm haricinde seyretmişliğim vaki değildir, seyredenden de hazzetmem), ben de o labunya sunucusuymuşum. Konuk da bu Kıristiyano Ronaldo bebesi.

Bi espri yaptığımı hatırlıyorum, "halkı arkasına almak" falan gibi bi mevzuda, dedim baba, halka arkanı dönmek tehlikelidir, kollamak lazım, malum halk bu, iti var, kopuğu var, ronaldosu var dedim, önce bu dallama koptu, sonra da dallama seyirciler, yani halk.

Korku ve dehşet içinde uyandım.

Sonra evdekilerle kavga ettim, internet kesik mi gene lan diye baktım, değilmiş, alemde dolandım şu yazıya rast geldim okudum, oh be dedim, dünyadayım.

...

Pazartesi, Haziran 15

Cahit Koytak'tan...

...

Taraf yazarı Cahit Koytak'ın YOKSULLAR VE SİVİLLER İÇİN TEZLER adlı köşesinden...

Cansıkıntısından oturup darbe planları yapan, asker, sivil bütün generaller için dostça öneriler *

Gökçe cesaretiyle Türkiye’nin ve Türkiye’deki gazeteciliğin önünde yeni bir dönemi başlattığına inandığım, ALPER GÖRMÜŞ’e ve ‘NOKTA’ dergisinin öteki emekçilerine…

Bakın komutanım, herkes gibi benim de sizin
için ilk aklıma gelen:
her biriniz onar bin ağaç dikin, yüzer bin ağaç
dikin!

yahut kırmayı, kırdırmayı yüreklerinizin
kaldıramayacağı iç ve dış düşman,
bölücü eşkıya yahut ana baba vatan evladı
sayısı kadar ağaç dikin, ağaç dikin ki,
adınızla anılan korular ve ormanlar kaplasın geleceğimizi,
mezarlıklar ve çöller yerine…

Bakın size söz, o zaman o korularda, o ormanlarda,
ölüm nedir, unutmak nedir bilmeyen rüzgârlara
şarkılarımla, sonsuza kadar adınızı anarak uğuldamayı
öğretmek benden!

Her biriniz ayrı bir mevzide, ayrı bir geçitte
cinlere perilere tuzak, meleklere pusu kurmak yerine,
bir bahçe, bir bağ yeşertin ki, cinsi adınızla anılacak
elma ağaçları, kiraz ağaçları, badem ağaçları yükselsin
geleceğimiz için mezarlık servileri ve şehitlik anıtları yerine…

Bakın size söz, o zaman o bahçelerde
ölüm nedir, unutmak nedir bilmeyen dereciklere
şarkılarımla sonsuza kadar adınızı anarak çağıldamayı
öğretmek benden!

Sözgelimi, garnizondaki kışlalar kalsın yerli yerinde,
fakat zihinlerinizdeki kışlaları yatılı mekteplere çevirin bence,
resim atölyelerine, müzik atölyelerine, şiir atölyelerine…
kıt’aları gezici tiyatro truplarına, talimgâhları şenlik alanlarına…
ki, adınızla anılan korku dönemleri, yıkım dönemleri yerine,
coşku çağları gelsin, çiçeklenme çağları insanlık için…
dar baharlar, upuzun kışlar, karanlık ‘zaman tünelleri’ yerine,
ışık yolları, ışık köprüleri en uzak galaksilere…

Askerde çocuklarımıza öldürme sanatından önce
ve ondan daha sıkı, daha ince,
düşmanla konuşmanın, gülüşmenin, barışmanın
ve sevişmenin yollarını öğretin, eğer biliyorsanız;
komşuya güvenmenin ve güven vermenin
‘vatan kurtarmak’tan **daha güvenli, daha erdemli
ve daha kahramanca olduğunu öğretin onlara,
eğer biliyorsanız,
öğretin ki, kucağı gök kadar derin,
tebessümü yeryüzü kadar geniş
ve bir erken bahar sabahı gibi,
ölülere mezardan kalkma hevesi veren altın dönemler gelsin.

Bakın size söz, üç bin, belki belki beş bin yıl sonra,
Merih’te ya da Neptün’de, bir sarı zeybek gösterisi için,
Figaro yahut Kerem’le Aslı operası için turneye çıkan Mehmetçiğe,
Hans’a, Coni’ye ya da Lu Sin’e
adınızı şarkılarımla, sonsuza kadar,
en uzak yıldızlarda en deli rüzgârlara fısıldamasını
öğretmek benden!

Başka neler mi yapılabilir? Mayınları temizleyin, mesela!
Suriye sınırındakileri kastetmiyorum, tamam,
onları siviller yapsın;
ben aklınızın sınırlarına döşenmiş mayınları kastediyorum
kalbinizin sınırlarına döşenmiş olanları
ve kafalarlarınızla kalpleriniz arasına
döşenmiş olanları en çok da…
vehimleri, önyargıları, takıntıları kastediyorum…
kazıyın onları kazıyın onları kazıyın ya da
uzaktan berhava edin şenlik fişekleri gibi;
ve girin korkmadan, heyamolalarla, çığrışmalarla
ikinci gençliğinize,
görevden sağ dönen gençlerle beraber;
sonra ikinci çocukluğunuza, her gün harçlığının yarısını
savunma bütçesi denen kabadayıya vermek zorunda
olmayan çocuklarla beraber...

Ve bütün bu mucizevi şeylerden sonra kafalarınızda
ve ruhlarınızda hâlâ
hâki mıntıkalar gözüküyorsa, gözetleme kuleleri,
dikenli teller, mayınlı hatlar falan,
herkes için bahar göçüp gitmeden sonsuza kadar,
oraları hiç değilse rüzgârlara açın, yağmurlara açın,
kuşlara, arılara, kelebeklere açın,
iyi huylu cinlere, perilere ve meleklere
ve şarkılara ve türkülere ve uzun havalara
ve bir dilden ötekine değişmeyen büyük ülkülere,
büyük düşüncelere…

Ve bakın, görün o zaman, onlara, şarkılarımla,
adınızı anarak çığrışmasını belletmek benden!
Size söz diyorum, söz! Ve bu söz, bir saray şairinin değil,
akredite bir ‘yatılı’ şairin de değil,
ebediyete yol öyküleri yazan, yol şarkıları yakan
yoksul bir şairin sözü.


*Şiirin ismi, yalnızca “CANI SIKILAN GENERALLER İÇİN ÖNERİLER”olabilirdi. Fakat, ara sıra canları sıkılsa da, demokrasiye ve hukuka bağlı kalan saygıdeğer generallerimize yönelmiş, kastedilmeyen anlamlar çıkarılmasına meydan vermemek için, şiire, uzunlukta nerdeyse şiirin kendisiyle yarışan böyle tatsız tuzsuz bir isim verilmek zorunda kalındı.

** Burada tırnak içinde geçen ‘vatan kurtarmak’ sözüyle, kimilerinin mevhum ve muhayyel tehlikeler öngörerek, bir siyasi enstrüman olarak başvurdukları manipülatif‘vatanseverlik’ söylemine işaret edilmektedir. Yoksa, bu dizelerin yazarı için,gerçek tehdit ve tehlikelere karşı vatanı korumaktan ve kollamaktan ve Tanrı korusun,başa geldiğinde, vatanı saldırganların ya da işgalcilerin elinden kurtarmak için ölümü göze almaktan daha erdemli bir tutum olamaz. Bu açıklama bu şiiri peşin yargı ve düz mantıkla değerlendirme hatasına düşebilecek kimseler içindir.

Münferit Militarizm...

...

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=15.06.2009&y=HakanAlbayrak

http://nisanyan1.blogspot.com/2009/06/getir-bir-tarih-milli-olsun.html

http://www.herkul.org/bamteli/index.php?article_id=7174

A be Hoca, hala "gözbebeği" muhabbeti yapıyorsun, kelimelerini özenle seçiyorsun. Bir söylediğinle öteki cümlede çelişiyorsun "mutedil" ayağına. Vaka-yi hayriye'yi falan ağzına bile almıyorsun.

Mağdursun, itaat ediyorsun. Yumuşak geçiş falan güzel de, bu kadar pragmatizm (eyyam mı desem, takiyye mi desem) ...

Benim bu militarist vesayetle ilgili duruşum, "Yetti be!" duruşudur, "Yakışmıyor Paşam," duruşu değil.

Münferit değil mi bu olaylar, kurumsallaşmış falan değil, 50 yıldır, 100 yıldır, 150 yıldır hep münferit...

Benim canlı hatırladıklarım, en "soft"ları, Sincan'ı, Susurluk'u, Şemdinli'si, Dağlıca'sı, Aktütün'ü, Lahika'sı, Ergenekon'u...

"Kurumumuzla ilgisi yok," dediler mi, bitti. Esas duruşu bozmaz, başla takip eder, eleştirir gibi yaparız Amerika'lardan.

"Bazı kesimler tarafından, “bitirme” mülahazasına matuf olarak açık ya da kapalı belki otuz tane plan yapıldı. Aslında, bunların hepsi “yok”u bitirme hareketiydi. Ülkemizin menfaatlerine ve milletimizin istikbaline ters ne vardı ki, ona yönelik bitirme planı yapılsın!.. "

Değil mi? Zaten kabul etmişiz en baştan, hep dedikleri gibi "ülke menfaatleri ve milletin istikbaline ters şeylere" yani pis vatan hainlerine karşı plan yaptıklarını apoletli efendilerimizin. Biz vatan haini değiliz ki, niye alınalım?

Münferit canım, münferit. Hakan Albayrak kadar, Sevan Nişanyan kadar cesarete gerek yok.

Erbakan denen organizma gibi, askeri olanca garipliği ve vesayetiyle camide görmek di mi derdiniz? Bi camiye gelseler yeter ki, itaatin dibine vursanız "cemaat" olarak.

Nizamiyeden içerisi olduğunu askerin yerinin, bi öğrenseniz. Ve İstanbul surlarını, Çanakkale'yi, Kurtuluş Savaşı'nı vs. yazdığınız gibi, Dersim'i, Balkan faciasını, İTC'yi, İstiklal Mahkemeleri'ni, Birinci Savaş hezimetlerini, Rusya yenilgilerini, Sarıkamış'ı falan da görmezden gelmeseniz...

...
Bonus Okuma: http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/generallere_acik_mektup.php

Ahkâm, sıdk-ü selametten münhariftir

...

Türkiye'de yıkılabilecek tabular vardır, asla yıkılamayacak tabular vardır.

Bunlardan yıkılabilecek olanların çoğunu zaten bendeniz yıktım.

Başka arkadaşlar da bir ucundan tutup başka tabuları sarstılar.

Yıkılamayacak olanlara bulaşmıyorum çünkü boşu boşuna ezilmek istemem.

Tıpkı bunun gibi, Türkiye'de değiştirilebilecek şeyler vardır, asla değiştirilemeyecek şeyler vardır.

Değişebilecek olanlar çoktandır başdöndürücü bir değişim içindeler zaten...

Örneğin kapitalistleşme, hız kazanarak gelişecektir. Buna bağlı olarak şehirleşme de sürecektir.

Değişmeyecek olanlara gelince...

İnsanın içini derin bir bezginlik kaplıyor...

Bu ülkede gerçek anlamda bir demokrasi kurulabileceğine asla inanmadım. Türkiye'de hiçkimse demokrat değildir.

"Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" sloganını çok dinledik biz... Boş laftır.

Türkiye, bu çabayla debelene debelene daha yıllarca sürüklenir gider...

Bu ülkede, bürokrasinin toplum üzerindeki "vesayeti" asla ortadan kalkmayacaktır.

Çünkü kökü çok derinlerdedir ve de dönem dönem anayasalar da değişse, rejim de değişse, yapı bunun üzerine kuruludur. Hem Osmanlı sistemi, hem Cumhuriyet sistemi.

Ankara'da oluşmuş "çifte hükümet" düzeni, sürecektir.

Genelkurmay hiçbir zaman ilgili bakanlığa bağlanmayacak, ordu "özerk" kalacaktır.

Kıbrıs'ta da hiçbir çözüme ulaşılamayacaktır, Kürt meselesinde de.

Türkiye, sorun çözen bir ülke değil, sorun üreten ve sorun "çürüten" bir ülkedir.

Türkiye "normal" bir ülke değildir, bir Batı ülkesi hiç değildir.

İstese de olamaz, kaldı ki istemiyor da...

Avrupa Birliği'ne de asla giremeyecektir.

"Avrupalı olmak" gibi bir niyeti de yoktur, yeteneği de.

Taraf gazetesinin ele geçirdiği ve yayın yasağı getirilen "yeni andıç" bunun en son ve en güzel kanıtıdır.

"Sivil toplum" değildir bu... Halkın sivil toplum kurma gücü yoktur.

Halkın, bürokrasiye ara sıra diklenme gücü vardır ama ipleri eline geçirme gücü yoktur.

Sıkıyı görünce pısmak gibi pek de hoş olmayan bir özelliği de vardır üstelik.

Ara sıra "sandık patlamaları", ara sıra buna tepkiler...

Yumuşama dönemleri, zart zurt dönemleri...

Bir sarkacın ucunda bir o yana bir bu yana gider gelir Türkiye.

Şiddet sever, birbirini yemeyi sever, hırçınlık sever.

Bencildir. Kapitalizm geliştikçe daha da bencilleşecektir.

Bunu artık anlayacak kadar gün gördük, yaş yaşadık...

İşte bu nedenle de içimizi derin bir bezginlik kaplıyor. Aldırmamaya çalışıyoruz.

"Küçük şeylerle" mutlu olmaya çalışacak eşiğe geldik.

Ama siz bize uymayınız gençler, önünüzde uzun bir ömür var ve kendinizi kandırmak için bol bol fırsat çıkacak.

Bu fırsatlar bize de sunulmuştu (örneğin sosyalizm), biz de bol bol avunduk onlarla.

Başlık mı? Namık Kemal'in bir lafı... Dinozorlara sorunuz, onlar bilirler.

Ama yatın kalkın dua edin, "Google'a sormak" gibi bir olanak da var elinizde, onu da kapatmazlarsa.

Bizim yoktu.Tek umut da bu fark zaten...

Engin Ardıç

(Bonus Okuma: 90'lı Bebeler, bu blog)
http://ser1983.blogspot.com/2009/06/90l-bebeler.html

Cumartesi, Haziran 13

Hiçbir Şeye Saygın Kalmamış Hacı...

...

Bana böyle hatun gerek başkan.

Bir psikopat arkadaşın şahane özetlediği gibi, "ben ona bi tane kapakladım mı, o da bana bi tane kapatacak!" ...

Ha, sen bundan şiddet çıkarıyosan, hayvan olan ben değilim (bir ipucu: senin zihniyetin).

Bu "zihniyet, algı, felsefe , kamasutra etc." topuna da çok girmemek lazım tosun, zira biliyosun en baba bilgelik, bir gün öleceğimizin farkına varmak (bkz. oehh), bu kodumunun "sınırlı" algı dünyasında (limited'ül fena halde el kapasiti vel idrak-ı insani ve de aczi, yellenilesi / kusulası seviyede eziğiz yani insan intelicınsi olarak, o derece).

Big bang'a kadar gitmeden, mevzuyla tebelleş olalım, bek agen falan yani.

Hacı şimdi bu hatun kısmısının (gömleksiz yaka-ince bıyık-genizden telaffuz abilerimiz için tercümesi - nisa taifesinin) entelektüel dünyasından ve de yapı (in törkiş, sıtırakçır) itibarından mütevellit, pek hoş, pek gereksiz tepkileri felan mevcuttur ki, burada girişmeyi gereksiz addederim (koz ay niid dım mieen, yu anısteeğn!), ki zati madafaka pek bi güzel özetlemiş (aynı fikirdeyim demedim sevgili bağyanlar, fena halde politikılli korektim ve de pragmatik falan yani, yersek). Aha da üşenmeyin a dostlar, http://madafakabasmaz.blogspot.com/2009/05/kadnlar-neden-gerizekal-yuzyln.html ha okisanuz ne gaybedersunuz da! (ha pu da pizim puralara tercume amcoğlu)

Diyorum ki, bana geyik yapma lan. Kaçınızın şirazesini gördük, tanıdık, inceledik.

Güçlü ol, canımı yi (aa indirimde avakado var balım, yin mi).

Lakin, behemehal, binaenaleyh, filhakika, beni adam edebilecek hatun şu iğrenç fıkradaki hatundur vesselam (a.s.),

lavuğun tekine soruyolar taam mı, la senun garuyla nasu boyle mutlu mesut geçiniysuuz, pisirik misun anua goduum falan hesaaabı, lavuk da ezik ezik anlatıyor, görelim hanım soylamış, haçan da nasıl soylamış daaa, aydur:

şincu a dostlar ben bu avradu aldum sene yetmiş dokuz, daha bi sene var kolektif / nizami tecavüze netekim, köyde düğün müğün pok pisür derken fantazi bu ya, atladuk atlara (gece vakti?!), gerdeğin yolinu tuttuk hacım. ben onde, taze gelun arkada (bkz. ataerkil toplum, daha taşaklı ifade için bkz. pederşahi cemiyet) gidiyruk benim dallama atun ayağı tokezler hatun pir! der, noliy la demeden neyse siktiret derum malum akıl başka yerde da. derken derken benum gerizekalı at bi daa tokezler hatun der iki! ne olduğunu anlamadan at bi daa tokezler ve hatun uç! dediği gibi laz ziya karakterlu pederinun duğun hediyesu revolveri çıkarii ata altı tane patlatii da pisikopat. manzaranin dehşetine binaen dayanamadum napiysun la manyak karu diye çıkıştım, hatun baa bakıp ne dese beğenisuz, pir! ben da o gün bu gün hatunun pir deduğuni iki etmedum da. (PUAHAHAAHHAHAAAA)
bitti.

Evet dostlar. Geyiğinize sokayım, geyik bi tarafa, hatun dediğin kişi, bi gecelik, bi senelik, daha güzeli cepte olana kadar vs. değilse, ömürlükse, o işin mevzusu 25 yıllık geyik jargonumuzu aşan incelikler içerir, benim meşrebimce (Türk, doğru, çalışkan, ve de gelişmişlik sıralamasında Etiyopya'yı geride bırakabilme hedefine kilitlenmiş...).

Yaa işte hacım, kısmen tanıdın beni, gericinin tekiyim gördüğün gibi, ergenlik öncesi mutlu çocukluğumu geri istiyorum hüleeeaaaayn derken geriyorum her daim titreyesice gönül telinizi.

Velhasılı geyik, ben, aynı adamla on yüz bin milyon baloncuk kere sevişmiş olmaktan olsa gerek, başka dimağların tad(lar)ını köpek gibi merak eden -isteyen- evli namuslu türk bağyanlar gördüm, tanıdım (incelemedim). Türk erkeee mevzuuna girersek de, aldatmayan adam tanıdım mı, düşünsem sabaha kadar RAM kaplar şimdi o yağlı iğrenç beynimde ve de sabaha kadar scanning yazar, sabah kaç result döner, bilinmez.

İşte o ciddi, mesaj kaygılı, sosyolojik son babalar, ve işte o beklenen son; evlilik dediğin, tüm bu saçmalıkların dışında, gösterişin, yapmacığın, buldumcuğun, yalan dolanın ötesinde olmalı. Hatun dediğin hatun, adamı adam etmeli (ironi yapmıyom lan, ciddiyim), valla bak.

Bi tane koydu mu delikanlı gibi, kendime getirmeli beni.

Okuyup bu yazıyı, başlıktaki cümleyi kurabilmeli kendiliğinden. Sonra "Eyvallah bacı!" cevabını aldığında surat etmek falan bi yana, ağız burun girişebilmeli, muay-thai tokadını yedi mi, Osmanlı şamarını kapatabilmeli. Palabıyıklı çocuklar doğurabilmeli bakkala yollamak için.

...

Cuma, Haziran 12

Uslanacaklar Amcası, Uslanacaklar...

...

http://www.taraf.com.tr/makale/5995.htm

Ben yine tek kelime etmeden, toz oluyorum.

...
Bonus Okuma : http://www.seviyesizsiyaset.com/2009/06/bir-gazete-veya-taraf-guzellemesi/

Bilmeni İstedim...

...

Bilmeni isterim ki, o pek ümitvar iş mülakatından babayı aldım.

Bilmeni isterim ki, evet, üç yıldır çalışıyorum, ama üç parça düzgün ev eşyam yok (evimin, arabamın olmadığını zaten biliyorsun).

Kenarda "bin lira"m bile yok.

Anı yaşadım hep, bohem yaşadım.

Utanmasam Recep İvedik gibi "serzenişli" falan diyeceğim.

Bak beni tanımak istiyorsan, o hayvanın okumuşuyum diyebilirim.

Onun kadar delikanlı, onun kadar gururlu, onun kadar dost canlısı.

Kimseler gibi "mükemmel" değilim biliyor musun, beni anlamak için biraz çalışmak gerekiyor.

Belki birşeyleri değiştirmeye niyetlendim, evet, mesela komşunun oğlu var, 9 aylık mı ne, bayılıyorum o çocuğa, bir de ondan çok az büyük bir kızı, sapsarı bişey, sanki Avrupa'dan ithal... (Kız büyük olmasına rağmen bebeği "abimmm" diye seviyor.)

Böyle gidersem bunlara sahip olamayacağım.

Nerde olduğumu kimse bilmiyor, o şehir, bu şehir derken, benim hayatımda, "Nerelisin?" sorusu, anlamsızlaşıyor.

Düğün şaklabanlıklarından nefret ettiğimi de, yine burada kendime itiraf etmiştim.

Kendimi de hiçbir zaman layık görmedim bu tür sorumluluklara.

"Böyle iyi" idim ya, yalan. Kim kampus salaşlığını 30'una kadar yaşamak ister ki, akıl yaşın çoktan 30'u geçmişse (fikirlerine saygı duyduğum bir abim, 40 demişti) hem de...

Uçlarda yaşamak da, sakıncalı adetlerimden, namaz kılarken ağlayan benle, sabaha kadar içen ben arasında, yalnızca birkaç gün olabiliyor!

Bilmeni isterim ben huzur istiyorum.

Bir gün sana bağırma ihtimalim falan varsa, ölmeyi tercih ederim.

Maldan mülkten anlamıyorum, anlamak da istemiyorum.

Çalışmayı severim, o ayrı.

Bilmeni isterim lakin, o -pek ümitvar- iş mülakatından babayı aldım.

...

Bilmeni isterim -ki tanıyorsun- zor bi adamım.

"İyi insan" falan diyorsun ama, bence tartışılır.

Silinmeye, unutulmaya layık dalgalanmalarla dolu, geçmişim.

Aysel'e denildiği gibi, kötüyüm, karanlığım, biraz çirkinim.

...

Bilmeni isterim mutsuzluk falan değil bu, şükredecek çok şeyim var.

Belki neye şükredip neye edilmeyeceğini karıştırdığımdan.

Bilmeni isterim seni tanıdığımdan beri, "seninle ben" ihtimalinin ne kadar mutlu bir hayat ihtimali olduğunu düşünüyorum.

Bilmeni isterim daha önce de dediğim gibi, -sen olmayacağını söylerken- senin uğrunda ölmeyi düşünüyor(d)um, senin uğrunda yaşamayı.

...

Sadece bilmeni istedim, tüm hesaplardan, kitaplardan uzak, seni ben çok seviyorum.

...

Perşembe, Haziran 11

Allah Belanı Versin Çekim Yasası!

...

Çekim yasası gereği, Ankara'da bana akıllarınca kumpas kuran insan müsveddelerinin kafalarına sıktırmadım.

Kötü hiçbir şey düşünmemem gerekiyordu, ne ekersem onu biçerdim, benim de mutlaka suçum olmalıydı, bana "Sana bunu yapanlar için bişey diyo musun?" diyen üst düzey yöneticime "Analarını belleyin müdürüm!" yerine, "Herkesin günahı kendine yeter," diyecek kadar İsa idim.

İftira / ihanet / entrika pisliğinin içinde haklı ve mağdur olarak bile durmayacak kadar temiz; kendi suçluluk payımı düşünerek, arkama bakmadan çekip gidebilecek kadar asildim. (Tabi işverenlere bunları değil, Perakendeci'nin bana sunduğu mağaza müdürlüğü geleceğinin beni açmadığını söyleyecektim uygun dille, ki bu da doğruydu.)

Bu perakende deviyse, ben, ne de olsa, bir ay içinde, Ankara'da, FMCG'de, daha iyi bir işi, bulabilirdim.

Bişey & Bişey adıyla maruf ünlü Amerikan FMCG deviylen uzun soluklu bir sevişmemiz oldu. (Kaç posta sayamadım.) Sanırım okuduğum üniversite "marka" olmadığı, yada ben yeterince "concon" olmadığım için elendim. (Geçen sene de Toyota Motor Europe'tan elenmiştim, alışkındım.)

Düşünüyordum, istiyordum, inanıyordum ama bir türlü "al" aşamasına geçmek nasip olmuyordu. (Lanet para umrumda değildi, bir vesileyle parlak bir kariyer tüneline girip, çılgınca ilerleyip, mesleğinde uluslararası bi adam olup, çocukluğumla şimdiki zaman arasındaki düşüşü fazlasıyla telafi edip, şu dayanılmaz başarı açlığımı telafi etmek, eski günlere dönmek için!)

Her ay, bu ay iş buluyorum diye düşündüm.

Ankara'da fazla tutunamadım, kısmen yenilgiyi kabul edip, Düzce'ye döndüm.

Yine de, birşeylerin peşini bırakmadım, hep bir hedefin, bir şirket ve pozisyon adında ifadesini bulan umudu var oldu.

Ne de olsa "bu ay şu işe gireceğimden", ne işsizlik parası almayı aklıma getirdim aylardır, ne de girmemeye yeminli olduğum KPSS'ye başvurmaya niyet ettim.

İşsizliği kabul etmedim, ben işsizim demedim hiç.

Ve işte son posta, İstanbul'da bir sigaracının MT sınavı, bir FMCG devinin (ilk baştakinin en büyük rakibi) iş mülakatı.

Sigaracıyı çok ciddiye almıyordum zaten, MT sınavını geçersiniz, birkaç aşama daha geçersiniz, sonra sizi okulunuz Boğaziçi olmadığından elerler, geçtik bu yollardan koçum.

Lakin o kariyer mottosu "Could it be U" olan güzide firmaya nasıl umutsuzca umut bağlamış olduğumu gizleyemiyordum kendimden.

Perakendeci'deki işimden ilk çıktığımda, bu güzide firmanın Mağazalar Koordinatörü Antalya pozisyonuna başvurup başvurmamakta tereddüt ederken (sağolsun her durumda akıllı "bir bilen" dostum Mehmet "Çaycı da olacak olsan gir lan!" diye özetlenebilecek bir bakış açısıyla beni ikna etmişti), şimdi -4 ay sonra- Mağazalar Koordinatörü Bursa pozisyonu için yalvaracak düzeydeydim (Antalya pozisyonunu içerden bir adayla doldurmuşlar, ama beni de özellikle not almışlardı yeni pozisyonlar için).

Önce çantada keklik gözüyle baktım, ben ne mülakatlar geçmiştim, o Perakendeci'ye torpilsiz / dışardan girişim zaten bir efsane değil miydi, lakin mülakat yaklaştıkça "nervous" olmaya başladım.

Yine de "olumlu düşünüyordum." (bkz. olumlu düşünmenin gücü, peh!) Zaten geçenlerde bir Bursa gezisi şansının ortaya çıkmış olması, daha önce de gezdiğim bu şehrin yaşanabilecek şehirler listemde ilk sıralarda yer alması da bir işaret değil miydi?

Mülakat 1 saat sürdü, iki profesyonel yönetici canıma okudu. Onlarla resmen cebelleştim.

Sonuçta ortaya -toparlamaya çok uğraşsam da- bu pozisyona kerhen yardırdığım, aslında çok da istemediğim çıkmış gibi oldu. Kendimi yalnızca satış yöneticisi olarak yeterli bulmuyor, stratejik pazarlama ve ürün/marka yöneticiliği de istiyormuşum gibi (ben de neysem!)...

Yine de "olacağına" inanıyordum. O işin kralını yapardım. Her türlü. Hem de yetti ulan bu işsizlikti. Firma da çalışılacak en baba firma zaten, Türkiye'nin çalışan memnuniyeti en tavan firması. Artı Perakendeci'dekinden daha fazla maaş ve de Focus, cabası.

Bugün beni aradıkları zaman umut ve sevincim tavan yaptı, eh olumsuz olsa mail atarlar!

- U'den arıyorum İnsan Kaynakları X ben, Serkan bey nasılsınız?
- Tşk. ederim X bey siz nasılsınız?
- Mülakat sonucu ile ilgili olarak aradım.
- Buyrun.
- Mülakatınız sonuçlandı.
- Buyrun?
- Ali bey başka bir adayla devam etmeyi tercih etti.
- ...
- Sormak istediğiniz birşey var mı?
- Hoşçakalın.
- (Taşşak geçer gibi) İyi çalışmalar.
- ??? Çat!

Karardı herşey.

Olumsuz düşünmeyi yasaklamıştım kendimce.

Bitti ulan işte, bitti!

Ulan çekim yasası, Allah'ın belası!

O kadar da "hayırlısıyla inşallah" demiştik.

Kaldın mı ulan sap gibi!

Olmayacağını hiç düşünmemiştim. Yine bir B planım yoktu.

Şimdi rahatlıkla haykırabilir miyim izin verirsen çekim yasası, bi çekil git, bi siktir git çay koy da!

BEN BİTTİM. BENDEN Bİ BOK OLMAZ. GİDECEK YERİM, YAPACAK İŞİM YOK. KAÇAK İŞÇİ YAZILACAĞIM BİR ALMANYA'M YOK.

Oh be!

...
Bonus Okuma: http://www.economist.com/sciencetechnology/displayStory.cfm?story_id=13815141

Çarşamba, Haziran 10

Gürol...

...

İstanbul'dan, iş görüşmesinden geldim.

Kardeşimin, yanında Abdülhey Çoban gibi (gran tuvalet mi derler) dolaşmamı istemediğini "casual gel lan!" şeklinde bildirmesinden mütevellit, takım elbisemi valize tıkıştırmış, bir adet 44 numara adidas gudyiğır sitirit 2 ayakkabı edinmiş, kanvası tişörtü çekip -her zamanki gibi- güle oynaya gitmiştim Beşiktaş'a.

Taksim'de, Üsküdar'da falan (ne alakaysa?!) gezerken ayakkabı vurdu, "phenomenal" taraklı ayağımı mahvetti, Göztepe'ye arkadaşların yanına acılar içinde geçtim.

Bir sigara firmasının MT sınavına girdim Hilton'da, bir başka FMCG devinin mülakatına girdim Ümraniye'de (görüşmelerde ayağımda "orcinal deri bu abi" iskarpin, üzerimde törkiş menifakçır takım elbise vardı).

Düzce'ye dört yerinden yaralı bir ayakla döndüm.

Hemen adidas mağazasının yolunu tuttum.

(Bu markaya garip bir düşkünlüğüm vardır.)

Yoğundu.

Çalışkan ve özverili tezgahtar koştururken bir saniyelik göz temasına bir "Hoşgeldiniz beyefendi" sığdırdı.

Gülümseyerek bekledim.

İki tezgahtar resmen işle boğuşuyordu, eski bir mağaza yöneticisi olarak, çalışmalarını sıkılarak yada acımayla değil, keyif ve takdirle izledim.

Birkaç dakika sonra tekrar yanımdan geçerken, kasada birşeylerle uğraşarak, "İsminiz nedir" diye sordu.

Söyledim.

Birden sizden sene geçmesiyle şaşırttı beni, bir yandan da çalışmaya devam ediyordu.

"Tanıdın mı Serkan?"

Birkaç saniye baktım, anımsadım,

"Mahalleden mi?" dedim.

Gülümsedi, "... mahalleden..." dedi.

"Yoksun abi görünmüyosun hiç" dedi, müşterinin işiyle uğraşırken.

Ona 99 depreminden sonra liseyi Konya'da bitirdiğimi, İzmir'de üniversite okuduğumu, yine İzmir'de askerlik yaptığımı, Samsun'da bir yıl, Ankara'da iki yıl çalıştıktan sonra istifa edip Düzce'ye döndüğümü, tekrar iş aradığımı, İstanbul'da görüşmeden geldiğimi, bu arada babamın emekli olduğunu, 24 yıldan sonra ailemin de bu bir iki hafta içinde Düzce'yi terk edip "memleket"e yerleşmek üzere olduğunu şöyle özetledim : "Ankara'daydım..."

"Ankara'da mı okudun?" dedi.

"Yok abi, İzmir'de okudum, Ankara'da çalışıyordum. Senin bura epey yoğun?" dedim.

O müşteriyle cebelleşirken en iyi ihtimal onu 10-12 yıldır hiç görmediğimi düşündüm. 25 yıllık bir hayat için uzun süre!

Gürol yan mahallenin çocuğuydu. Ağır Van Damme hayranıydı. Mahallenin iki efendisi ben ve Büyük Emrah'tan Emrah'a her seferinde meydan okur, dayak yer, yine -gözlerinde yaşlar- Van Damme gardı alır, hadi! hadi! diye bağırırdı. Delikanlı çocuktu.

Yüzü hiç değişmemişti, ismini hatırlamaya çalıştım.

Yakın arkadaşlarımın çoğu benim gibi Düzce'den ayrılmıştı, okul, iş vs. "Askerlik dışında Düzce'den ayrılmamış herhalde" diye düşündüm. Yakın bir arkadaşım değildi, aynı mahallenin (o zamanlar Düzce 16 mahalleden oluşuyordu ve "mahalle", "mahalle maçı", "mahalle kavgası", "komşu", "komşunun oğlu" vs. kavramlar vardı) çocuklarıydık sadece.

45 tam 1/3 numara ayakkabıyı buldu, normalde giyilmiş ayakkabı iade almazlardı, benim ayakkabıyı temizleyeceğini, bunu evde denememi, bu da büyük falan gelirse bi ayar çekeceğini söyledi. Ben de ona izin günü (Cuma) dışında bir kez daha geleceğimi, kızkardeşime ayakkabı alacağımı söyledim. Sabah 9 akşam 9 (oha! diyeceksiniz ama mağazacılar bilir, maalesef böyledir) çalışıyordu, ne zaman gelsem onu bulabilirdim.

Mağazadan kocaman bir gülümsemeyle ayrıldım ve evimin yolunu tuttum. "Sosyal" takılan insanlar gibi ilkokul - ortaokul - lise - üniversite - mahalle - asker - iş vs. hayatından geçen tüm insanların çetelesini tutup çevresinin genişliğiyle övünmeyen, ama pek çok insanın hayatından bir şekilde geçmiş bir insan olarak...

"Kendine iyi bak Gürol, kolay gelsin sana..."

...

Salı, Haziran 9

Çelişkiler Yumağı... Yada "İnsan"...

...

Dolmuş Fenerbahçe'den geçerken "lüksün beni boğduğunu" düşündüm, lüks semtlerden iğreniyorum.

Kalite düşkünlüğüm vardır hayatın her alanında, ve İstanbul Avrupa şehri olmalı.

Liberal düşünceye yakın bilirim kendimi.

Çocukken "işçiyi anlamak" için yazın ayakkabı atölyesinde çalıştım, "köylüyü anlamak" için yazları köyde kaldım.

Sermaye düşmanlığını kıskançlıktan, lümpenlikten, yağmacılıktan ayırmam, hazzetmem, ama, esnaf / tüccar tipi mal yığmaya yada köyden gelme şehirli hesabı maaştan gıdım gıdım biriktirme düşüncesine de ifrit olurum.

Paradan nefret ediyorum.

Para için çalışıyoruz.

Kariyer hedeflerim var, hırslı derler, aslında "karşı konulmaz bir başarı duygusu"ndan ibaret.

Kariyerin, title'ın canı cehenneme, her zaman ulvi / manevi şeylerin peşinde oldum, en azından hayal ettim.

Büyük şirketlere kızdım hep.

Hep büyük şirketlerde çalışmak istedim (çalıştım da).

Otomobil tutkum var, hayatımda hiç arabam olmadı.

Otomobil alacak parayı kitaplara yatırdım, ev eşyam bile yok.

Ailemsiz yapamam.

16 yaşımdan beri ailemden bağımsız, ayrı şehirlerde yaşadım.

Hep fakir oldum.

Hiç fakirlik çekmedim (çok şükür).

Burjuva öküzlüklerinden, sonradan görmelikten, conconluktan tiksinirim.

Köy kökenli küçük burjuvayım.

Halkı aşağılayan anlayışlara, söylemlere savaş açarım.

Halka çok kızarım bazen.

Çalışmayan adam, adam değildir, derim.

Tembel, ehlikeyif bir adamım.

Zehir gibi zeki, derlerdi.

Salağın tekiyim.

Hafızamı överler.

Dün akşam ne yedim, hatırlamıyorum.

İradem kuvvetlidir.

Hedonistim.

En asi bendim askerde, en anti-militarist bendim.

Taburun en iyi askeriydim, doğuştan asker gibi.

Bireyciyim.

Halkçıyım.

Hürriyet Gazetesi'nden tiksiniyorum.

10 yıldır her Pazar Hürriyet alırım.

"Devlet"ten hazzetmem.

Yine de, kafamıza kazınmış o "işgal senaryosu"nda, kafadan terörist / mücahit / vatan kurtaran aslan yazılacağımı da, adım gibi biliyorum.

Savaş karşıtıyım.

Şiddetin en küçüğüne, kabalığa bile tahammülüm olmuyor bazen.

Amator boks, kung-fu yaptım.

En nefret ettiğim şey, ikiyüzlülük.

Bazen inançsız buluyorum kendimi, bazen müslümanı geç, islamcı, nizam-ı alem ayaklarında.

Tipime baksanız Kurtlar Vadisi'nde oynatırsınız.

Ağlarım bazen, gözümden yaş gelir.

Vücut ve yapı, heavy weight.

Her kış hasta olurum, kolumdan kan alsalar, fenalaşırım.

Mitralyözle ateş edesim geliyor bazen zalimlere.

Silahlardan nefret ediyorum, yaşamdan yanayım, hümanistim.

Bir Osmanlı / İslam eseri gördüm mü ağlayasım geliyor (ne var ki İstanbul'da en sevdiğim yer, kozmopolit / Frenk Galata), lakin üçüncü çağ, küreselleşme, iletişim, bilgisayar vs. hep geleceği düşünürüm.

Kilise atmosferine hayranım (/ tarihi camilere bayılıyorum).

Siyasetten tiksiniyorum, siyasetin içinde bulurken hep kendimi.

Fevkalade politizeyim.

Hiçbir seçimde oy kullanmadım.

İnsanları seviyorum.

İnsanlardan nefret ediyorum.

Gururla tevazu arasında gidip gelirim.

En küçük terslikte kudurabilirim.

Camide ayakkabımı çaldılar, çorapla eve dönerken gülüyordum.

Sevdiğim kızlardan hep nefret ettim (öyle davrandım), hep çok sevdim onları (öyle söyledim).

En sert müziği severim.

En hafif müziği severim.

Fedakar ve dost canlısıyım.

Çok dost bıraktım arkamda.

Kaçıp gitmeli insanlardan deyip dururum.

İki dakika yalnız kalsam, biriyle konuşma ihtiyacı hissederim.

Utangacım.

Arsız denecek kadar girişkenim.

Kadınlara uyuz oluyorum.

Hayatımda en vazgeçilmez üç insan, annem, kızkardeşim, sevdiğim kadın.

Kıroluktan zerre hazzetmem.

Kıronun tekiyim.

Fena halde dünya vatandaşıyım (mantalite itibarı ile).

Muhafazakarın önde gideniyim, Türkiye'den başka yerde yaşayamam.

Devletinin de, vatanının da ...

Vatanperverim.

Gülmekten kopuyoruz hep, severler beni, üç büyük şehirde yatacak yerim var (sağolsunlar).

Asosyalim.

Telefonum çalsa, kim bu yaaa diye açarım, oflaya puflaya.

Üst üste beş kişiyi aradığım olur bazen.

Bazen kendimi ifade etmekte zorlanırım.

Bazen susturamazlar.

Şehir dokusunu, bir yerde doğup büyümüş olma, memleket, aidiyet hissini severim.

Takriben 3 yılda bir şehir değiştiriyorum, bir vesileyle. Skorum 8.

Hayat ne güzel.

Dünya ne fena.

Eskiden daha boktandı (tarihin muhteşem güzelliklerine bayılırım).

Küfürbazın, terbiyesizin, ahlaksızın tekiyim.

Hep efendiydim.

Korkarlar yürüyüşümden, bakışlarımdan.

Çocukluğum kavga, dövüş, erkeklik muhabbetiyle geçti.

Hayatımda bir kere ciddi kavga ettim, çok ağır dayak yedim.

Çok mutlu bir çocukluğum oldu.

Çok mutsuz bir çocuktum.

...

Kendimi anlamaya çalışmayı bırakalı, 25 yıl olmalı.

25 yaşındayım.

Shere Khan diye blog'um var.

...

Bu Devlet, Bu Toplumun Çok Gerisinde...

...

E yazmış adam.

Okumuşsunuzdur da, yine de tarihe not düşmüş, "notumuzu almış" olalım.

Buyrun,

http://www.taraf.com.tr/makale/5958.htm

Altına da imzamı atıyorum hacı.

...

20. yy Askeriyenin ve Bürokrasinin Yüzyılıydı, 21. yy Halkların ve Bireyin Yüzyılı Olacak. Ve Yıl 2009'dayız.

...

Daha da tek kelime etmem başkan.

(bkz. kanka bi cümleler kuruyorum görcen var ya)
...

Sigara Muhabbeti :)

...

Keyifli bir muhabbet için buyrun burdan yakın :)

http://nehirida.blogspot.com/2009/06/sigara-brakma-guncesi.html

Ebru hanım'ın içten, sıcak üslubuyla...

Sevgi ve sağlıcakla kalınız (hayat ne güzel dimi, yine yaz geldi lan.) ...

...

Pazartesi, Haziran 8

Ne Totaliterizmi Ulan!

...

Buyrun, Mustafa Akyol'dan okuyun;
(mustafaakyol.org)

...

Kuzey Kore'yi Tanıyalım


Yeryüzünün en tuhaf rejimlerinden birine sahip olan Kuzey Kore, şu aralar yeniden gündemde. Ülkeyi yöneten komünist dikta, geçenlerde “Hiroşima kadar büyük bir nükleer deneme” gerçekleştirdi. Nüfusun büyük bölümü açlık sınırında yaşam mücadelesi vermesine rağmen…

Peki nasıl bir rejim bu Kuzey Kore? Nasıl işliyor? Halkının nezdinde nasıl meşruiyet buluyor?

Bu soruların cevabını merak ettiğimden geçenlerde biri Koreli bir diğeri Amerikalı iki uzmanın (Kongdan Oh ve Ralph C. Hassig) yazdığı “North Korea Through the Looking Glass” (Aynada Kuzey Kore) adlı kitabı okudum. Öğrendiğim enteresan şeyler var, biraz anlatayım.


Putlaştırılmış lider

Yazarların da vurguladığı gibi Kuzey Kore rejiminin temelinde “putlaştırılmış lider” olgusu yatıyor. Bu lider, Japonlarla savaşarak ülkeyi işgalden kurtaran bir asker olan Kim İl Sung. Aslında adamın gerçek ismi Kim Song-Ju, ama diktatör olduktan sonra bu yüceltici ismi kazanıyor. Kendisine ayrıca “ulu ve iyiliksever önder, öğretmen, baba” anlamlarına gelen “Oboi Suryong” da deniyor.

Kim İl Sung’un heykelleri ve tabloları ülkenin dört bir tarafında. Tablolarda çoğunlukla boyu dağları aşan, başı bulutlara varan dev bir figür olarak resmediliyor. Bunlara karşı saygısızlık yapanlar, örneğin tozlanmalarına izin verenler, disiplin cezasına çarptırılıyor. Gazete veya dergilerdeki resimlerinin katlanması veya kıvrılması bile iyi karşılanmıyor.

Kim İl Sung’un sözleri ise, her işin özü, her meselenin başı sayılıyor. Oh ve Hassig’in vurguladığı gibi, “Kuzey Kore basınındaki makalelerin neredeyse hepsi, ‘Kim İl Sung’un dediği gibi’ diye başlıyor. Konu ister dış politika isterse domuz tarımı olsun…” (s. 18) Rejim bazen ihtiyaç duyduğunda Kim İl Sung’un aslında söylemediği sözleri de ona atfedebiliyor; tüm meşruiyetin kaynağı o olduğu için.

Ülkenin resmi ideolojisi, Kim İl Sung’un ana hatlarını oluşturduğu “Kim İl Sungçuluk”. Bunun en önemli ilkesi de “juche.” Juche’nin iki temel sloganı var: “Tam bağımsızlık” ve “kendi kendine yeterlilik.” Anayasa’nin 3. maddesi, “Juche, halkın bağımsızlığını sağlayan devrimsel bir ilkedir” diye yazıyor. Rejim öyle bir propaganda yürütüyor ki, kitleler “juchesiz bir insanın değersiz, juchesiz bir ülkenin sömürge” olduğuna inanıyorlar. Bu sayede toplumun dış dünyadan tümüyle izole edilmesi ve resmi ideolojiye tutunması sağlanıyor.


‘Bilimsel ve Tam Bağımsız’

Resmi metinlerde juche’nin “tümüyle bilimsel bir ilke olduğu” da özellikle vurgulanıyor. Dahası bu ideolojinin “hümanist” bir temeli de var. Kuzey Kore haber ajansı, juche’nin ilkelerini açıklarken “insan her şeyin efendisidir ve her şeye karar verir” diyor. İdeolojinin amacının da “insanların her türlü sömürü ve baskıdan kurtarıldığı, bağımsız ve yaratıcı bir hayat sürdükleri bir toplum yaratmak” olduğu müjdeleniyor.

Ama burada kritik bir detay var: İnsanların kendi kararlarını veren birer “efendi” olabilmeleri için öncelikle juche’yi iyice anlayıp özümsemeleri gerekiyor. Bu da öyle kolay bir şey değil. Çünkü juche, “yongsaeng pulmyol ui chili”, yani anlaşılması epey zor olan bir “ebedi hakikat”!

İşte bu yüzden toplumun ülkeyi yöneten dikta rejiminin “yol göstericiliğine” ihtiyacı var. Bu yol göstericiliğin kesintiye uğramaması için de ülkenin “emperyalistlerden ve onların ajanlarından” korunması gerekiyor. Bu da yine “tam bağımsızlık” ile mümkün!

Oh ve Hassig, püf noktayı şöyle özetliyorlar:

“Kuzey Kore metinlerinde hürriyet kavramı ile kastedilen şey, bireysel özgürlük değil ulusal bağımsızlıktır. Bu da ancak tüm halkın partinin yol göstericiliği altında kenetlenmesi ile sağlanabilir.” (s. 21)

...

Devamı da gelecekmiş, sitesinde okursunuz.

Şimdi, yerinizi rütbenizi bilin, aklınıza gelenleri kendinize saklayın.

Mustafa Akyol'un "Nasıl? Tanıdık geliyor mu?" cümlesini de sansürledim zaten, sizin iyiliğiniz için.

Maazallah, çarpılırsınız.

...

Kapatacaklarmış...

...

http://www.taraf.com.tr/makale/5934.htm

99'dakine yaşım tutmadı, o zamandan bu yana da bir sürü genel/yerel seçim gördüm.

Seçeneklerin hiçbirine içim ısınmadığından, hiçbir seçimde oy kullanmadım. (Partizanlıktan, parti / lider çapında siyasetten de nefret ederim.)

Başsavcı Yalçınkaya, AKP'ye (yeniden) kapatma davası açmaya hazırlanıyormuş, bu sefer ulusalcı bir jargon, gazete küpürleri ve google aramalarıyla bodoslama değil, Venedik Komisyonu Raporu'ndan falan malzeme bularak işe girişecekmiş.

ABD'de de, uzun zamandır askeri vesayetin, şeriat tehlikesinin falan propagandası yapılıyormuş.

He koçlarıma, he aslanlarıma.

Tüm lümpenliklerine, tüm Refahçılıklarına rağmen, ben de ilk seçimde oyumu AKP'ye vermezsem işte.

Keşke bugün seçim olsa da, tüm anarşistliğim, evrenselciliğim, halkçılığım, bireyciliğim, hümanistliğim, demokratlığım, ilericiliğimle gidip -muhafazakar- "AKP"ye oy versem. (bkz. burası Türkiye)

"Bunlar"ın faşizminden iyidir!

...
Bonus Okuma: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11841362.asp?yazarid=22

"O Devir Geçti..."

...

Agresif adamdan itidal tavsiyeleri...

Türkiye'nin 20. yy tarihinden kalma biri, 20. yy.da kalmış zihniyetiyle size taarruz ederse, o tapındığı (/kullandığı) "çağdaşlık" kavramına gönderme yaparak, 21. yy.da yaşadığımızı, en azından kendinizin bunun farkında olduğunuzu ima ederek, şu üç kelime ile karşılık verin : "O Devir Geçti..."

Diyelim başörtülüsünüz, Doğan medyası etkisindeki bir emekli amca, veya bir "Kemalist" teyze, size üç saniye önce at boku koklamış bir yüz ifadesiyle, böceğe bakar gibi (bkz. Armağan Çağlayan'ın beğenmediği şarkıcı adayına bakışı) (bkz. Ahmet Necdet Sezer'in Recep Tayyip Erdoğan'a bakışı) bakmakta. 21. yy. ın meslekli, kibar, dünyalı insanı (yani gerçek "çağdaş") gibi tepki verin, gülümseyin. Size dışlayıcı, provokatif, hakaretamiz, küçümseyici bir cümle kuracaktır, üç sihirli kelimeyi kullanın, "O Devir Geçti..."

Diyelim bir vatandaş size Kürtleri imha etmekten, Ermenileri doğramak gerektiğinden, Rumları sabun yapmaktan falan bahsediyor, şok geçirmeyin (böyle adamlar gerçekten var), "O Devir Geçti..." deyiverin, üç kuruşluk aklı varsa, şok olan o olacaktır.

Diyelim bir militarist ergen, size ülkenin yanıp yıkılmakta, etrafımızın düşmanlarla çevrili olduğundan falan bahsediyor, "terör örgütü bitene kadar savaş" vs. martavalı okuyor, orduya, ordunun bütçesine, siyasetteki, ekonomideki illegal mevkisine toz kondurmuyor, büyük çıkarlar uğrunda gencecik çocuklarımızı kaybettiğimiz kirli savaştan garip bir "kanperestlik"le söz ediyor, ölüm fetişini, güce taparlığını, şiddet orgazmını açık ediyor, dehşete kapılmayın, ya askerlik yapmamıştır ya bir çıkarı vardır (yada patolojik vakadır), "O Devir Geçti..." deyiverin.

Bir diğeri, "1919 koşulları" hayallerinde, "darbe" bekliyor olsun, 1960 rezilliklerini özlüyor olsun, anti-AKP'cilik uğruna postal yalıyor olsun, Ergenekon kepazeliklerine ısrarla göz yumuyor yada garip bir şekilde sempati duyuyor olsun, ya 12 Eylül'ü yaşamamıştır, ya çıkarı vardır, yada eşektir, "O Devir Geçti..." demenizden başka nefes harcamanızı hak etmemektedir.

Ama siz de, Kürt'seniz, evrenselci, hümanist, sol olmaya çalışın, Kürt milliyetçiliği yaptığınızda, yalnızca sizi ezen Türk milliyetçiliğine öykünmüş oluyorsunuz. Tepki ideolojisini aşın.

Dindarsanız, birinden bahsederken "Yahudi Yazar", "Ermeni Gazeteci" falan gibi ifadeler kullanıp küçük faşistlikler yaparak mütehakkimlerinize özenmeyin. Kendi inancınızı empoze etmeyin.

Korkak olmayın.

Kendine demokrat da olmayın.

Diğer mağdurlara karşı, hepinizi ezenin kucağına oturmayın.

Hakikaten de 21. yy. insanı olun ("gibi" olmayın veya "mış gibi" yapmayın).

Türkiye'de hangi koşullar geçerli olursa olsun, siz 21. yy. "çağdaş" dünyasının evrensel hukuk, insan hakları ve demokrasi atmosferinde yaşıyormuş gibi davranın, hezeyanlarına aldırış etmeyin, hatta "ilk defa duymuş gibi" hayret edin, ciddiye alırsanız da cool bir ses tonuyla, geçmiş kepazelikleri de kabul eden bir vakarla, "O Devir Geçti" deyin.

Çekim yasası gereği belki hakikaten bir demokratik hukuk devletine evriliriz, hem çağın veya "büyük birader"in dayatmasıyla değil, kendi rızamızla.

"Onlar"ın akıllı olanları da, sizin onların kalıplarınıza mecbur olmadığınızı anlayacak, demokrasiyi hazmedecekler, özgürlükçü bir anlayışla beraber yaşamayı öğrenecekler (yani inşallah).

Olmayanları için, tahakküm dönemlerine, hep özlem duydukları o "altın çağ"larına ve psikolojik travma mirasıyla geçen 20. yy.a atfen, shere khan'dan geliyor:

"O Devir Geçti..."

...

Pazar, Haziran 7

Şu Türban Meselesi...

...

Türban meselesinde bugün gelinen noktanın tarihsel arkaplanında yatan tüm dezenformasyonun, bölücülüğün, siyasetin ve zehirli dışlayıcılığın yarattığı beyin travmasının sosyolojik yansımaları hakkında ...

Bu tür olaylar çok sık duyulmaya başladı, adliyedeki çarşaf olayına sanırım link vermiştim, şimdi tek kelime etmeden, yeni bir olaya link veriyor, ve toz oluyorum. Sağolsun seviyesiz söz bırakmamış. Agresif kafayla da sakin yazamıyorum zaten. Tiksinmekten yoruldum zira.

http://www.seviyesizsiyaset.com/2009/06/beyaz-turksiyah-turk/

Yüzleşme...

...

Hezeyanlarımı okudum.

Blogdaki yazılarımı şöyle bir gözden geçirdim.

Evet, kendi günlüğümü tutmak, notlar almak, kendim yazıp kendim okumak için açmıştım sayfayı.

Her zaman da bunun salaşlığıyla, rahatlığıyla yazdım.

Ancak, çok değerli bazı insanların blogu takip ettiklerini anlıyorum.

Bunu da çok önemsiyorum ("appreciate"i tam karşılayan kelimemiz nedir?).

Hiçbir zaman bir yazar olduğum iddiasında olmadım, güzel yazı okutmayı, bilgi vermeyi falan taahhüt etmek bir yana, haddime bile görmedim.

Bakın direkt "hezeyan" diyorum yazılarım için.

Hepsi doğaçlamadır, çalakalemdir, karalamadır (kara çalma anlamında almayınız).

Lakin, bazen fevkalade itici olduğumu gördüm ve bu yazıları okuyan insan yerine koydum kendimi bir süre (gözlerimi kapadım).

Bu insan benim sitemi izlediği bloglara ekliyor, arada bakıyor, zaman harcıyor filan.

Bakıyor ki bazı yazılarda, anın heyecanı ile, direkt kişiye hakaret, hatta küfür edilmiş.

Ben "sik kafalı" lafını yazmaktan, söylemekten gocunan, çekinen bir adam değilim, eğer ben "sik kafalılık" ediyorsam da, cesur birinin bunu böyle ifade etmesinde sakınca görmem.

İncilerim dökülmez.

Ama itici buldum, küçük buldum, yakışıksız buldum (ifademi değil yaklaşımımı).

Kişileri yorumlama, çok kızdıysan ironi yap, "kelime"leri kullan, düz hakaret neyine gerek, olaylara, fikirlere yönelik kendi önerilerini sun, adam gibi eleştir, edebinle...

Hem senin "doğru"yu, "yanlış"ı göstermek gibi bir misyonun veya hakkın var mı?

Ki bu "doğru" da, ancak senin doğrundur.

Bundan böyle, kimsenin kişilik haklarını, böyle direkt şahsa küfür, hakaret gibi küçüklüklerle, çiğnemeyeceğim.

Kendime demokrat olmayacağım.

Bir Bekir Coşkun'a, Yılmaz Özdil'e, Mine G. Kırıkkanat'a, Ece Temelkuran'a kızıyorsam, "faşist", "dışlayıcı", "aşağılayıcı", "hakaretamiz" yazılarından dolayı onlara kızma hakkını kendimde görüyorsam, bu hakkımı kimsenin namının mahremine gıyabında tecavüz ederek kullanmayacağım, onların durumuna düşmeyeceğim.

Böyle bir zorunluluğum olduğundan değil, insanlarla uğraşmanın "fikir sancısı"ndaki insanı aşağılara çektiğini ve bu durumdaki "yazar"ın vaziyetinin izzet değil bilakis zillet olduğunu düşündüğümden.

Bloga göz atan insanlara da geçmiş yazılarda verdiğim rahatsızlıktan dolayı apologize falan yani, borç bilirim başkan, o derece.

(bkz. ilkeli hanzo)
....